OKUMADIĞINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER ~ DUBRAVKA UGRESİÇ

 ” Kişisel olarak ben ne bir göçmen ne mülteci ne de sığınacak yer arayan biriyim. Bir noktada, ülkesi artık kendisine ait olmadığından daha fazla orada yaşamamaya karar vermiş biriyim. “

 Dubravka Ugrešić, aslen Doğu Avrupalı bir yazar. Yugoslavya’da doğup bir anda Hırvat olmuş bir insan. 1991’de çıkan iç savaşta savaş ve milliyetçi karşıtı olması nedeniyle birden vatan haini ilan edilip yaşamı zorlaştırılmış. 1993 yılında duruma daha fazla katlanamayıp Hollanda’ya taşınmış, tek başına. Kitabında da bu durumun onu nasıl etkilediğini okuyucusuna anlatıyor. Resmi olmasa da ülkesinden sürgün edildiğini söylüyor ve sürgünü iyi ve kötü yanlarıyla değerlendiriyor.

 Sürgünde yalnız kadın bir yazar olmanın ona getirdiklerini ve götürdüklerini anlatıyor. Sürgünün aslında bambaşka bir yaşama ulaşma ve alışılmış normlardan uzaklaştırarak bir özgürleşme alanı tanıdığından bahsediyor. Sürgün, insanın tamamen kendisiyle kalmasına vesile oluyor. Günümüzde ise bir insan için cehennem tam olarak budur: Tamamen kendinle başbaşa kalmak.

 ” Kitabevleri de vitrinleri ışıklandırılmış süpermarketlere benziyor artık. Ürünleri kaliteliymiş gibi görünüyor ama lezzetleri hayal kırıklığına uğratıyor. “

 Edebiyat günümüz koşullarıyla sadece soyut ve kültürel bir değer değil, edebiyat artık bir piyasa haline dönüşmüş durumda. Ve piyasanın amacı da para kazanmaktır. Bu amaçla edebiyat adı altında metinler üretilmeye başlandı artık. Bu metinler de çoksatarlar örnek alınarak yazıldığı için de piyasada tektipleşme başladı. Artık yeni çıkan kitaplar birbirlerinin neredeyse aynısı, aynı şeyin laciverti, sarısı, beyazı, moru vs.

 Müzik piyasası gibi. Serdar Ortaç’ın dediği gibi 8 nota olduğu için değil, o tarz müzikler çok sattığı/dinlendiği için hep aynı tarz müzik çıkıyor piyasaya. Şimdilerde üçüncü yenici akımı denilen bir şey çıktı. En başında sadece kendi zevkleri için müzik yapan bu sanatçıların tarzı şimdilerde kopyalanmaya başlandı bile. Bu açıdan edebiyat da müzikle aynı kaderi paylaşıyor.

 ” Yazar olmuş biri olarak bir gün futbolcu olabileceğimi düşünmüyorum; ama her futbolcu kolaylıkla benim alanıma, edebiyata adım atabilir. ” 

 Piyasa dediğimiz şey para kazandırdığı sürece kapılarını herkese açar. O yüzden bir yayınevi internet fenomeninin kitabını basıp Gorki’nin kitabını basmayabilir. Çünkü o internet fenomeni ona daha fazla para kazandıracaktır. Bu da yazarın kitapta yüksek kültür olarak bahsettiği şeyi aşındırır.

 Günümüzde kitaplarda önemli olan gerçekliği anlatmasıdır. Yani sıradan bir insan nasıl olur da dünyanın en büyük şirketini kurar vs gibi kitaplar. Peki ama bu kitaplar gerçekliğin ne kadarını yansıtıyor? Ayrıca insanları kitap yazmaya iten bir başka şey de vaat ettiği sonsuzluktur.

 Günümüz piyasası, edebiyat piyasası özelinden yola çıkılarak eleştirilmiş. Televizyon Öldüren eğlence ile paralel bir seyirde olduğunu söyleyebilirim. Zaten kitabın referans alındığı küçük bir bölüm de var. (Televizyon Öldüren Eğlence yorumu için tıklayınız.) Bunun dışında pek çok şeyden bahsediyor. İnsanın kendisinden memnun olmadığını ve sürekli kendisiyle oynadığından, kültürün öngörülemez dönüşümünden, Doğu Avrupalı bir yazar olmaktan ve gittiği ülkede kendi ülkesini herkesten çok savunmak zorunda olmasından. Dünyanın nereye gittiğini daha iyi anlamak için okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

BİR KEDİ, BİR ADAM, İKİ KADIN ~ JUNİÇİRO TANİZAKİ

 ” Başka manasız isteklerde bulunmayacağım, her şeyden geçtim, yenildim, aşağılandım ama yine de katlandım. Bu kadar büyük fedakarlığın karşılığında ufak bir kediyi istemek çok mu? ” 

 Lili, Avrupalı ve sahibi Şozo tarafından çok şımartılmış bir kedicik. Şozo dünyadaki her şeyi bir yana kedisi Lili’yi de öteki yana koyuyor. Şozo ilk eşi Şinako’dan ayrılıp anne tarafından kuzeni olan Fukuko’yla evlenmiş. Şinako, Şozo’dan kediyi istemiş ancak eski kocası, yeni karısı Fukuko’nun kediden ayrılmak istemediğini bahane etmiş. Şinako da çözümü Fukuko’ya mektup yazmakta bulmuş.

 Şinako, aslında evlendiklerinde kediden pek haz etmeyen bir kadın. Şozo’nun kendisinden çok kedisiyle ilgilenmesinden rahatsızlık duyuyor ve bu konuda pek çok tartışma yaşıyorlar. Yeni karısı Fukuko, kuzenini sık sık misafirliğe çağırıp karısının bu konuda saçma davrandığına dair telkinler veriyor. Şozo’nun annesi Orin ve şimdiki yeni karısı, aynı zamanda kuzeni, Fukuko bir olup Şozo’yu Şinako’dan ayırıyor.

 Orin’in bunu yapmaktaki amacı zengin olan Fukuko’nun parasından faydalanmak. Fukuko ise biraz hoppa bir kız olarak adı çıktığı için evlenebileceği tek erkeğin kuzeni Şozo olduğunun bilincinde.

 Şozo, annesinin tesiri altında yaşayan, hala büyüyememiş ve kuralları sadece Lili için çiğneyebilecek 30 yaşına gelmiş bir adam olarak görünüyor. (Bu konuyla ilgili çok fena ters köşe oldum, o yüzden herkesin bunu okuyarak öğrenmesini istiyorum, spoiler yok! 😅)

 Şinako’nun mektubunda kedinin evin içinde Şozo için karısından daha önemli bir varlık olduğuna dair yaptığı vurgular Fukuko’nun da aklını çeliyor. Mektubu okuduktan sonra kedinin kendinden önemli geldiğini fark ediyor ve Lili’nin Şinako’ya gönderilmesini istiyor. Hatta Fukuko ya Lili ya da ben, diyerek Şozo’yu terk etmekle bile tehdit ediyor.

 ” Önceliği, ne olursa olsun karşısındakini üzmekten kaçınmak, köşeye sıkıştırılana kadar tepkisiz kalmaktı. ” 

 Lili, Şozo için sadece bir kedi değil; bu dünyada gerçek kimliğini ortaya koyabildiği, onunlayken kendi olabildiği tek varlık. O yüzden Lili, hayatındaki her şeyden değerli. Ben Şozo’nun Lili’yle iken kendini yalnız hissetmediğini düşünüyorum. Hayatındaki diğer insanların aksine Lili onu kontrol etmeye çalışmıyor, beraber oyun oynuyorlar. Birbirlerini sadece seviyor ve bu sevgiyi de çekinmeden gösterebiliyorlar. Yani Lili, Şozo’nun hayatındaki boşlukları dolduruyor ve bu onu her şeyden önemli hale getiriyor. Oysa insanlar etrafındayken Şozo kendi isteklerini ortaya koyamıyor. Çünkü onların istekleri, Şozo’nunkilerden daha kıymetli oluyor.

 Okuduğum ilk Tanizaki kitabıydı ve kitaba bayıldım! Özellikle beni ters köşe ettiği yerde ben neden bunu düşünemedim ki, dedim. Yazarın maddi zorluklar nedeniyle üniversitedeki edebiyat eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldığını öğrenmek beni üzdü açıkçası. Ama sevdiği şeyin peşinden gitmesi, ipin ucunu bırakmaması sayesinde ülkesinde oldukça önemli ödüller kazanması beni daha da çok sevindirdi. Bu kitaptan sonra Japon edebiyatından okumaya devam edeceğim bir yazar daha oldu.

İnsanları anlamak, farklı bir bakış açısına sahip olmak adına benim için çok kıymetli bir kitaptı.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤  

SERSERİM BENİM ~ ELİZABETH BOYLE

 Serserim Benim, Elizabeth Boyle’un The Bachelor Chronicles serisinin ikinci kitabı ve beni ilk kitaptan kat ve kat daha çok eğlendirdi!😁 Seri şöyle:

1)Evcilik Oyunu (Yorum için tıklayınız.)

2)Serserim Benim

3)Mektubumu Aldın mı?

4)Siyah Elbisenin itirafları

5)Kırmızı Elbisenin Hatıraları

6)How I Met My Countess

7)Mad About The Duke

8)Lord Langley Is Back In Town

8.5)Mad About The Major

 Bir önceki kitapta yan karakterlerden biri olarak okuduğumuz Bayan Miranda Mabberly, Emmaline’in eltisinin erkek kardeşiyle evlenerek kontes olmak üzeredir. Kayınvalidesi Leydi Oxley bu durumdan hiç memnun değildir, ama kızımızın babası zengin olduğu ve tek çocuk olduğu için evlenmelerine izin vermiştir. Ancak bu her yerde kızı aşağılaması için bir engel teşkil etmemektedir. Kont da zaten kızla parası için evlendiği için bu durum umurunda değildir. Miranda’nın Leydi Oxley’ye katıldığı tek bir şey varsa eğer o da bu evlilikten duyduğu memnuniyetsizliktir. Sonra Lord Sedgewick’in hovarda arkadaşı Lord Jack Tremont’un operada ‘yanlışlıkla’ kızımızı öpmesiyle bu evlilik tarihe karışıyor. Yani ilk kitabın sonunda patlayan skandalla başlıyor kitabımız.

 O günden sonra babası kızını şehirden sürüp taşraya gönderiyor ve okuyucunun karşısına 9 yıl sonra Kibar Bayanları Eğitme Kurumu’nda bir öğretmen olarak çıkıyor Miranda. Ancak adı artık Miranda değil, Bayan Jane Porter. Ve okullarında bir öğrenci olan Leydi Arabella bir seyis ile öpüşürken yakalandığı için kuzini tarafından okuldan alınacaktır. Bu genç hanımın kuzini ise Lord Jack Tremont’tan başkası değildir!😁

 9 yıl sonra ilk defa karşılaştıklarında Jack, kızı tanıyamaz; ancak ondan etkilenir. Ama öyle romantizm başlamıyor hemen, hatta üstüne aralarında küçük bir atışma geçiyor. Bu karşılaşmadan 3 ay sonra ise Miranda, babasından kalan mirasıyla huzurlu bir yaşam sürmek için okuldan ayrılır. Ve yeni satın aldığı eve doğru Kent’e gidecekken üç öğrencisi de  (Bayan Felicity ve Thalia Langley, ve kuzinleri Leydi Philippa Knolle)  Kent’e yaz tatili için gideceklerini belirterek öğretmenlerinden kendilerine eşlik etmesini istiyorlar.

 Bayan Porter ve öğrencileri fırtınalı bir gecede öğrencilerin görmek için ölüp bittiği bir kaleye sığınıyor ve tesadüfen evin sahibi Jack Tremont çıkıveriyor! İşte ben buna kader derim!😂 Ve fırtına kraliyete ait olan, daire çapı 9 metreyi bulan bir meşeyi yıkıp avlunun tek çıkış kapısını kapatıyor.

 Aksiyon dolu, eğlenceli ve kesinlikle zekice yazılmış. Sevmediğim bir tane bile karakter olmadı. Kaderin tesadüflerden değil de insanların planlarından etkilendiğini göstermesi çok hoşuma gitti. Plan yapan insanlar varken kimin aptal tesadüflere ihtiyacı vardır ki? 😁 Elizabeth Boyle okudukça bana kendini daha çok sevdiriyor, darısı diğer kitaplarının başına.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

TELEVİZYON ÖLDÜREN EĞLENCE ~ NEİL POSTMAN

 ” Diyeceğim o ki biz, bugün için, ölesiye eğlenme noktasına gelmiş olan bir topluluğuz. “

 Çağımızın en önemli bilgi edinme aracı olan ve teknolojiyle arası iyi olmayanların bile severek kullandığı her evde bulunan bir siyah ekrandır televizyon. Yalnız yaşayanlar izlemese bile arkada ses olsun diye açar, neyi açtığı önemli bile değildir. Misafir ağırlanırken bile açıktır televizyon, herkesin gözü ara ara oraya kayar çünkü. Bir aile akşam sessizce tv izleyerek birlikte vakit geçirdiklerini sanabilir. Oysa televizyon ortaya koyduğu tavır ile insanların hayatlarını ele geçirmiş, içine işlemiştir.

 Eğlence ve görsel kültür de böylece iyiden iyiye yazılı kültürü iteleyerek uçurumun ucuna kadar getirmiştir. Neil Postman edindiğimiz bilgilerin kültürümüze medya araçlarıyla işlediğini savunuyor. Çünkü onlar olmasaydı eğer, bilgiler yayılamayacaktı. Yani ona göre kültürümüz medya araçlarıyla şekilleniyor.

 Televizyonda kel ve şişman erkekler/kadınlar görmek çok zordur. (Yeni yeni bir iki dizi yapıldı, Mike&Molly gibi.) Herkes televizyonlarda gördüğü o ideal kiloya, ideal gelire ve reklamlardaki mutluluğa sahip olmak istiyor. Oysa reklamlar ürün satışı adı altında, bu ürünü alırsan sahilde gülümseyerek havalı havalı yürüyen bu kadın kadar mutlu olacaksın anlayışını satıyor. Ürünün ne olduğu önemli değil, reklamdaki kadının mutlu olduğu kadar mutlu olmak istiyor insanlar. Bu yüzden ihtiyacından fazla alışveriş yapıyor, bu yüzden eşyalar bu kadar önemli hale geldi.

 ” Televizyon kitapları yasaklamaz, sadece onların yerine geçer. ” 

 Televizyon ile şekillenen bir kültür ortaya çıktığından beri basılı söz değer kaybetti. Oysa yazı daha güvenilir ve dikkate değer bulunur, söz ise uçar gider. Amerikan kültürü baz alınarak yazılan bir kitap olduğundan Amerika’nın tipografi tarihi de anlatılıyor kitapta. Başlarda tipografinin verdiği mesaj önemliyken 1890’larda slogan tekniği yerini psikoloji ve estetiğe bırakıyor.

 Medyada asıl devrimi başlatan ve iletişimi hızlandıran telgrafın da tarihi anlatılarak etkileri inceleniyor. Ve böylece benim bu kitabı okuduktan sonra ara sıra aklıma gelip beni bu dünya düzeninden rahatsız ettiren soruyu soruyor Neil Postman: Bir sabah haberi kaç kere o günün planını değiştirmenize neden oldu? Ve burada hava durumundan bahsetmiyor. Evet, elbette haberler önemli; dünya hakkında ülkemiz hakkında bilgi sahibi oluyoruz ama gerçekten bu bilgi benim için ne kadar önemli?

 Telgraf sonrası yapılan haberlerin aslında insanın günlük hayatını ne kadar az etkilediğinden bahsediyor Postman. Tıpkı günümüzdeki medya araçları gibi telgrafın da amacı bilgiyi iletmek; açıklamak ya da analiz etmek değil. Spikerlerin cinayet haberiyle teknoloji fuarı haberini aynı yüz ifadesiyle sunduğunu hiç fark etmiş miydiniz? Ürkütücü öyle değil mi?

” Bir psikiyatristin söylediği gibi, hepimiz kumdan şatolar yaparız. Sorun bu şatoların içinde yaşamaya kalktığımız zaman ortaya çıkar. ” 

 Televizyon insanlara neyi, ne kadar düşünmesi gerektiğini bile söyler hale gelmiştir artık. Tv izlerken insan kendi içine dönüp bakamaz, tv insanı kontrol eder. Neil Postman televizyonda dinin bile bir eğlence olarak sunulduğunu iddia ediyor. Eğitim sistemini de alt üst ederek insanları eğlence odaklı olmaya daha da açık hale getiriyor televizyon.

 Hayatımızı nasıl yaşayacağımıza, neyi ne için ve nasıl kullanacağımıza da televizyon karar veriyor. Ve bu onu bütün medya araçları içinde bir üst konuma yerleştiriyor.

 Peki bundan sonra ne olacak? Yazı öldü, kolektif yapı da onunla birlikte çöktü. Artık insanlar daha bireysel, daha bencil ve daha anonim olmak istiyor. Peki şimdi ne olacak?

 Televizyon Öldüren Eğlence, çok kıymetli bir kitap. Öyle noktalara değiniyor ki insan bazı şeyleri daha önce hiç düşünmediğini, fark etmediğini anlıyor. Oysa Neil Postman Mars’tan yazmıyor bu kitabı, günlük hayatımızın içinden yazıyor. Ve Amerikan kültürünü anlatmasına rağmen şuan da bizim televizyonlarımızın da aynı durumda olması bence küreselleşen kültür kavramının ne kadar önemli, gerçek ve bir bakıma engellenemez olduğunu gösteriyor. Aslında bu kitabın temelinde bir kıyas da yapıyor George Orwell’in 1984’ü ile Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı.

 (1984 yorumu için tıklayınız.)

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

O MUYDU? ~ STEFAN ZWEİG

 “ Şahsen katilin o olduğundan neredeyse eminim; ama elimde çürütülmesi imkansız o son kanıt yok. “

 Cümlesiyle başlayan öykü sizi şüphe duygusuna kapılmış bir kadınla karşı karşıya bırakıyor.Bu kadın aynı zamanda öykümüzün de anlatıcısı olan Betsy. Betsy ve kocası el değmemiş, sakin ve huzurlu bir yerde yaşlılıklarını geçirmek üzere eski bir kanalın yakınlarında kalan bir eve yerleşiyorlar.

 Betsy’nin bu evle ilgili tek şikayeti ise hiç komşularının olmaması. Ve bir gün vadiye aynı zamanda adı da verilen Bay ve Bayan Limpley taşınıyor. Böylece kanalın kıyısında iki ev oluyor. 

“ Fakat sürekli mutlu olup bu mutluluğu yüksek sesli, gürültülü bir biçimde yaşaması, onu katlanılması zor hale getiriyordu. “

 Ellen Limpley sessiz, sakin ve biraz yorgun bir kadın. Çünkü kocası John Charleston Limpley, karısının aksine oldukça heyecanlı, her şeyden mutlu olabilen birisi. Eğer bir şey John Charleston Limpley’ye aitse o şey dünyadaki en iyisidir. Ve bu nedenle de Bay Limpley, onun olan her şeyi çok büyük bir aşkla sever. Karısını da dünyadaki en güzel, en iyi kadın olarak gören Bay Limpley onun üzerine titremektedir.

 Anlatıcımız Betsy ise kadının bu kadar ilgiden bunaldığına karar vererek Bay Limpley’nin ilgisini dağıtmak amacıyla onlara bir köpek armağan ediyor. Tahmin ettiği gibi de oluyor, Bay Limpley bu sefer köpeğinin üzerine titremeye başlıyor ve karısı da onun bu durumunu gülümseyerek izliyor. Ancak adını Ponto koyduğu köpek, Bay Limpley’ye karısı kadar nazik davranmıyor. 9 yıllık evliliklerinde çocukları olmayan Limpley çifti, Bayan Limpley’nin hamileliğiyle ailelerini daha da genişletiliyor. Ancak aile üyelerinin hepsi, birbirinden memnun değil.

 Zweig’in kaleminden çıkan heyecanlı ve gizemli bir öykü O Muydu. Bu sefer sadece insan doğasını-psikolojisini değil; hayvan doğasını ve psikolojisini de ele alıyor. Açıkçası bazen bunu köpek yapmaz, dediğim yerler olsa bile yapacak olan köpeklerin var olduğunu da biliyordum.

 Bu öyküde görünen suçlunun gerçek suçlu olduğuna da inanmıyorum. Böyle bir suçun gerçekleşmesine olanak sağlayan koşullar birileri tarafından oluşturuldu. Bana kalırsa bu koşulları oluşturan kişi suçludur. 

 Hiçbir kitabın sonunu burada yazıp insanların okuma hevesini kırmadım ve bunun için cümleler de haliyle uzuyor. Yine de söylemeden son bir küçük eleştiri de bulunacağım. Betsy, köpeklerinin ölümünden sonra kocası çok üzüldüğü için kendilerine değil de Limpley’lere bir köpek armağan ediyor. Ve kocası kitabın sonuna gelindiğinde bana hiç de bir köpeğin ölümüne çok üzülen biri gibi gelmedi.

 Bunların dışında Stefan Zweig’in kalemine söylenecek bir söz yok. Kuvvetli, gerçekçi ve insan doğasını – psikolojisini gerçekten kavramış bir yazar. Bunu okuruna anlatmakta da oldukça başarılı. Bu öyküsünde genel olarak şüphe ve korku duygusunu ele aldığını söyleyebilirim. Bu kitap Zweig’in çok beğendiğim öykülerinin arasına katıldı.

  Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.🖤  

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın