MÜKEMMEL KOCA ~ LİSA GARDNER

 En sevdiğim cinayet yazarı Lisa Gardner’ın dilimize çevirilmiş ve baskısı bittince yenilenmemiş bir diğer kitabı Mükemmel Koca. Peki ben bu kitabı nereden buldum da okudum?😎 12 Şubat 2019 tarihinde (yani 7 ay önce) nadirkitap.com sitesinde 20 TL’ye kitabın sıfırını bulup almıştım. Ondan önce de kitabı araştırıyordum zaten ancak 30, 40 hatta 75 TL’ye kitabı satıyorlardı. (Nadirkitap sitesindeki satıcılar okuyucunun durumundan faydalanmayı seviyor.) 20 TL gibi bir fiyata sıfırını bulduğum an aldım o yüzden.😁


FBI PROFILER SERİSİ

1) Mükemmel Koca

2) The Third Victom

3) The Next Accident

4) The Killing Hour

5) Gone

6) Kusursuz Tuzak

7) Right Behind You

 FBI Profiler serisinin başkarakteri Pierce Quincy, yeni boşanmış orta yaşlı bir adam. Ancak kendisini bu kitapta pek göremeyeceğiz. Daha çok Tess ve J.T. ile vakit geçiriyoruz. Gerçi diğer kitaplarda Quincy’nin rolü ne kadar büyüyor bilemiyorum çevirisi olmadığı için, Kusursuz Tuzak hariç.😠

” “Kocan bu kadar mı kötüydü?”

   “Hayır,” dedi kadın düz bir sesle. “Daha da kötüydü.” “

 Theresa, bağnaz bir ailede şiddet görerek büyüyen ve onu koruyacak bir gölge arayan bir lise öğrencisiyken tanışıyor polis memuru Jim Beckett ile. Lisede ponpon kız grubunda olan Theresa örnek bir evlat olarak tam bir masumiyet timsali. Jim Beckett, bütün genç kızların hayranlığını kazanan güçlü ve yakışıklı bir polis. Ve görür görmez kendisine eş olarak Theresa’yı seçiyor.

 Evleniyorlar ve bir de kızları oluyor Beckett çiftinin. Ancak Jim’in ne kadar korkutucu bir adam olduğunu evlendikten sonra fark edebiliyor Theresa. Hiç fiziksel şiddet görmese de psikolojik şiddete bol bol başvuruyor yakışıklı ve güçlü kocası.

 Theresa gittikçe pasifleşiyor ve Jim pasifleştirdiği karısının polisle işbirliğine girmesiyle 10 kadın cinayetinden mesul bulunarak tutuklanıyor. Tabi tutuklanmadan hemen önce Theresa’yı öldürmek için ciddi planlar yapıp neredeyse de başarılı oluyor. Neredeyse.

 “Polislerin iyi insanlar olmak zorunda olduğunu söyleyen bir kural yoktu, tıpkı saygın ordu albaylarının ailelerine hobi olarak işkence yapmayacağının garantisi olmadığı gibi.”

 Jordan Terrance Dillon ise donanmadan yıllar önce ayrılıp paralı asker olarak çalışan güçlü kuvvetli, deneyimli diğer başkarakterimiz. J.T. ile yıllık içki alemini yaparken tanışıyoruz. Karısı Rachel ve oğlu Teddy’nin ölümünün ardından her yıl eylül ayında 5 gün unutamadığı şeylerin acısını çekmek için kendini alkole veriyor. Yılın kalan 360 gününde ise sadece bira kullanıyor. Kısacası kendisi bir alkolik.

 Eski bir albay olan hasta bir babası ve FBI için çalışan bir kız kardeşi var. Babasıyla görüşmüyor, hatta ondan nefret bile ediyor diyebilirim. Ancak kız kardeşi Marion’u seviyor. Marion ise abisi J.T.’den rahatsız oluyor. Babalarının J.T.’yi daha çok sevmesine katlanamıyor, J.T. yıllar önce Marion için babasına sırtını dönmüş olsa bile.

“Benim gibi bir adamın izini sürdüğüne göre, peşinde en azından Medellin uyuşturucu kartelinin olması gerekirdi.”

 Jim Beckett yüksek güvenlikli bir hapishaneden kaçtıktan 3 hafta sonra tanışıyor J.T. ile Theresa.  İnsanların hayatta kalmak için iki doğal içgüdüsü vardır: Savaş ya da kaç. Theresa o güne kadar kaçtıktan sonra artık savaşmaya karar veriyor ve onu eğitmesi için J.T. Dillon’u bir aylığına kiralıyor. Çünkü eski kocasının hala polislerden bilgi alabildiğini düşünüyor.

 Sahte bir isimle (Te-şey-Angela) tanıtıyor kendini J.T.’ye. Marion, J.T.’nin yardımcısından eve birinin geldiğini öğrenir öğrenmez ekiple damlıyor eve. Ancak J.T. kadını henüz kovup kovmayacağına karar vermemiş olsa bile teslim etmiyor. Marion’u bir FBI ajanı olarak değil ama kardeşi olarak eve alıyor. Böyle başlıyor maceramız.

 Birbirine yardım eden iki insanın hikayesiyle anlatılan bir suç romanı Mükemmel Koca. Diğer kitaplarından daha fazla romantizme yer vermiş bu kitabında Lisa Gardner, ki bu beni hiç bozmadı. Aksine tehlikeli olayları birlikte atlatan insanların birbiriyle yakınlaşmasının kitabın gerçekçiliğini arttırdığını düşündüm. Onun dışında çevirmen hatası olduğunu düşündüğüm bir iki yer var; kitabın en hararetli kısımlarında Jim Beckett yerine J.T. ya da Tess yerine Marion yazılması gibi. Ama Martı Yayınları işte… Başka söze gerek bırakmıyor. Bunun dışında kitap her Lisa Gardner kitabı gibi oldukça etkileyiciydi ve zekiceydi.


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

NEFRET OYUNU ~ SALLY THORNE

 Uzun zamandır okuğum en komik ve en tatlı kitap oldu Nefret Oyunu. Tek kelimeyle bayıldım!😍 Lucy Hutton ve Joshua Templeman çifti kalbimi başarıyla kazandı. Keşke dedim, daha uzun dedim, olsaydı dedim ama yazarı bunu hak görmüş efendim, bize laf düşmez…E o zaman yorumuma başlayayım.

“Aşk da nefret de aynı oyunun aynadan yansımaları gibiydi ve kazanmak zorundaydınız. Neden peki? Kalbiniz ve egonuz için.”

 Bexley & Gamin, ekonomik durumları kötüye gidince birleşmeye karar veren iki yayınevi. Şirketin Bexley kısmından gelenler matematiksel tarafı, Gamin kısmından gelenler ise duygusal tarafı temsil ediyor. Lucy Hutton, şirketin Gamin kısmından gelen eş CEO Helene Pascal’ın yönetici asistanı. Joshua Templeman ise Bay Bexley’nin yönetici asistanı. Lucy ile Joshua baş başa karşılıklı masalarda oturarak çalışıyor. Ofislerinin her yeri mermer ve ayna dolu olduğu için birbirlerinin yüzünü görmeden bir saniye bile geçiremiyorlar diyebilirim.

 Joshua ile Lucy’nin problemi ise karşılaştıkları ilk gün Lucy ona gülümsediğinde Joshua’nın küçümseyici bakışlarıyla karşılaşması. O günden itibaren Lucy ve Joshua bir nefret oyununun içine sürükleniyor.

“Eğer bayılırsam ne yapardı? Büyük olasılıkla yere yuvarlanmama müsaade eder ve ardından beni ayağının ucuyla dürtüklerdi.” 

 Herkes tarafından sevilen Lucy, Joshua tarafından sevilmediği daha doğrusu hor görüldüğü için ondan nefret ediyor. Hatta Lucy’nin bilgisayarının şifresi bile bununla ilgili: JOSHUADANSONSUZADEKNFRTEDYRM@. Joshua’dan nefret eden ise sadece Lucy değil, neredeyse bütün şirket. Her şeyin üstüne bir de terfi yarışı araya girince rekabet kızı

 Joshua fiziksel olarak etkileyici, uzun boylu, güçlü, katı ve soğuk bir karakter. Ayrıca ‘hoş’ insanlara karşı da özellikle duyduğu bir tiksinme var. Lucy ise 1,53 boyuyla, kimseyi kıramaması ve esprili diliyle tam bir sevimlilik ve ‘hoşluk’ abidesi. Peki bu çift nasıl bir araya geldi? Ayrıca olaylar kesinlikle bir araya gelmeleriyle bitmiyor. Hatta yeni bile başlıyor diyebilirim.😊

” “Düğünün nerede olduğunu bile bilmiyorsun.”

   “Eğer Kuzey Kore’de değilse geleceğim.” “

 Lucy hastalandığında, gerçekten kötü hastalanıyor, Joshua ilgileniyor onunla. Bütün ailesi doktor olan Joshua, abisi Patrick’ten gecenin bir yarısı gelip Lucy’ye bakmasını istiyor. Patrick geldiğinde düğününe Lucy ile gelmesini söylüyor Joshua’ya. Her neyse böylece Lucy, ona borçlanıyor. Tabi bir de üstüne yaptığı birkaç kabalık eklenince Lucy kendini iyice borçlu hissediyor.

 Peki Joshua sütten çıkmış ak kaşık mı? Asla!

 Muhteşem eğlenceli, bayılarak okuduğum, keşke bir sürü kitabı olan bir serinin başlangıç kitabı olsaydı dediğim ve bir günde okuduğum 377 sayfalık bir romantik komedi kitabıydı Nefret Oyunu. Tabiki böyle iyi bir kitabın hemen filmini çekmeye karar verdiler. Bunun iyi bir karar olup olmayacağını göreceğiz ama ben her zaman kitapları filmlere tercih ederim. Başrollerinde Robbie Amell ve Lucy Hale’in olacağı kesinleşti. Sally Thorne filmin 2020’nin ilk aylarında vizyona gireceğini söyledi. Bakalım, hevesle bekliyorum açıkçası.


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

SADIK BEY ~ PINAR KÜR

“Sevdiği tek bir kişi bile kalmamış mıydı?”

 Kapitalizmin çarkına istemeyerek de olsa ceketini kaptırmış orta yaşlı bir adam Sadık Bey. Çocukluk arkadaşı Ertuğrul’un büyük hissedar olduğu şirkette kendisinin de küçük bir hissesi var. Aynı zamanda şirketin muhasebe müdürü, ancak onun üstünde bir finans bölümü var.

18 yaşında hamileyken, 19 yaşındaki bir serseriyle evlenen kızı Nurcan ve annesinin dedesinden para almak için kullandığı torunu Caner’le çok çok nadir görüşüyor. Nurcan ona aynı zamanda eski sekreteri de olan eski karısı Nuriye’yi hatırlatıyor. Onun gibi olduğunu gördükçe öfkeleniyor Sadık Bey kızı Nurcan’a.

“Zamanı geldiğinde zamanın çoktan geçmiş olacağını nerden bilecekti? Gençlik işte…”

 İşten erken çıkıp her zaman gittiği meyhaneye gidiyor Sadık Bey. O girerken gizemli bir genç çıkıyor meyhaneden, hatta onun kalktığı masaya oturuyor Sadık Bey, yalnız başına. Hayatta yapayalnız  kalmış, sevgi kelimesinin anlamını-hissini uzun süre önce unutmuş bir adam.

 Meyhaneden çıkarken yağmur bastırınca hızla gidiyor otoparktaki arabasına ve arabaya bindiğinde aniden yolcu kapısı açılıyor. Meyhanedeki gizemli gençten başka birisi değil bu. Taksim’e kadar bırakmasını istiyor kendisini Sadık Bey’den. Bu gizemli adam onu bir şeylere karşı uyarmak istiyor ama Sadık Bey onu hiç anlamıyor.

 Sonra Semiramis’i hatırlıyor Sadık Bey. Ertuğrul ile dostluklarını zehirli bir sarmaşık gibi saran kadını. İkisinin de aşık olduğu ve şimdi ikisine de ait olmayan kadın Semiramis: Ertuğrul’a hayır diyen tek kadın, Sadık Bey’in ise sevdiği tek kadın. Sanat ve Semiramis bir zamanlar en büyük aşkıyken nasıl oldu da muhasebe bölümünde bir koltuk edinivermişti Sadık Bey?

 Hayatını ve Ertuğrul’un hayatına olan müdahalelerini düşünmeye başladığında fark ediyor Sadık Bey dostluklarının zehirli sarmaşığa bu kadar dolanmış olduğunu. Ve bir anda her şeyi bütün gerçekliğiyle görüyor, en başta da sistemin çarkına ceketini nasıl kaptırdığını.

 Benim için muhteşem ya da kötü bir kitap değildi Sadık Bey. Ortalama bir eser olduğunu düşünüyorum. Ancak verdiği mesajlar açısından (modernitenin sıkıştırdığı insanlar, çıkar çatışmaları, güven meselesi vs) önemli yanları vardı.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

BOĞULMAMAK İÇİN ~ GEORGE ORWELL

 Boğulmamak İçin, yazarın 1984 (Yorum için tıklayınız.)  ve Hayvan Çiftliği’ne dair esinlenmelerini de okuyucuya tattıran, insanın ufkunu gerçek anlamda genişleten muhteşem bir kitap.

“Ellesmere Sokağı gibi bir sokak nedir ki? Yan yana hücrelerin dizildiği bir hapishane. Haftada beş-on pound kazanan, kuyruğunu patrona kaptırmış, karısı bir kabus gibi üstüne çöken ve çocukları sülük gibi kanını emen zavallıların ürperip titrediği bir sıra yarı müstakil işkence odaları.”

 George Bowling, 45 yaşında ve on beş yıldır evli, modern dünyayla başa çıkmak için sistemin çarkına kapılıp gitmiş bir adam. Ve artık bu durumdan fena halde canı sıkılmaya başlamış. Ayrıca günden güne yaşlandığı gerçeği de onu rahatsız eden bir başka gerçek.

 Felaket tellallığı yapan karısı Hilda, çocukları 11 yaşındaki Lorna ve 7 yaşındaki Billy ile Ellesmere Sokağı’nda hayatlarını süren sıradan bir aile Bowlingler. Finansal durumu iyi olmayan, gettoyu andıran bir yer Ellesmere Sokağı.

“Kızılkanat, akbalık, incibalığı, bıyıklıbalık, tilapia, kayabalığı, turna, kefal, sazan, kadifebalığı. Tok isimler. Bu isimleri koyan insanlar makineli tüfek sesi duymamışlar, işten kovulmanın korkusuyla yaşamamış, aspirin yiyerek vakit geçirmemişler, sinemaya gitmemiş ve toplama kamplarından nasıl uzak dururuz diye düşünmemişler.”

 Hitler tehdidinin hissedildiği ama normal hayatlarına devam edebildikleri günleri anlatıyor bize Orwell. George, zamanın şıklığı ve modernliğinden son derece bunaldığı için çocukken merak duyduğu balık tutma anılarını anlatıyor bize. Çünkü balık tutmak onun için çocukluğunu, modernitenin dünyayı bu kadar sarmalamadığı, çok daha mutlu olduğu günleri hatırlatıyor.

 Kitabın ikinci bölümünde George Bowling’in çocukluğunu, ailesini ve okul yıllarını okuyoruz. Askerlik günlerini ve felaket tellalı karısı Hilda’yla nasıl evlendiğini de ikinci bölümde öğreniyoruz. Askere gittikten sonra hayatı büyük bir dönemeçten geçiyor. Savaştan öncesi hep yazdı, diyerek aktarıyor bunu da okuyucuya. Sanayi devrimi ve savaş toplumu dönüştürüyor ve Bowling bundan hiç ama hiç hoşlanmıyor.

“S… et faşizmi! Bana sorarsan herkes birbirini yeterince ezdi zaten.”

 Ve sonra aklına bir fikir geliyor. Eğer çocukluğunun geçtiği Aşağı Binfield’e giderse belki de bütün bu bezmişlik hissinden kurtulabilirdi. Ve bunu karısına ya da çocuklarına söylemiyor. Yanlış anlaşılmasın, onları terk ettiği falan yok. Sadece hayatından bir haftalık bir tatil çalıyor George Bowling.

 Peki ya gelecekte olan savaş, geçmişteki savaş ve sanayi devrimi Aşağı Binfield’in eskisi gibi kalmasına izin vermiş midir?

“Cebimde on iki papel, üstümde yeni bir takım var. Ben küçük George Bowling; kendime ait bir otomobille Aşağı Binfield’e döneceğime kim inanırdı?”

 Katıldığı savaştan sonra dinginliğini kaybeden Bowling aslında kitap boyunca onu bulmak için uğraşıyor, planlar yapıyor. Savaşın ona kaybettirdiği şeyi geri istiyor ve gelmekte olan savaşın düşüncesi, savaşın kendisi değil ama beraberinde getirdikleri onu rahatsız ediyor. Bowling gizli polisi, yapılacak olan propagandaları, yemek sıralarını düşünüyor; onun asıl derdi bunlar, savaş değil.

 Eğitimli kesimi de kitabında eleştirmeyi ihmal etmemiş Orwell. Onları kafasını kuma gömen deve kuşları gibi gördüğünü söyleyebilirim. Zamanın değiştiğini asıl anlamayanın onlar olduğunu bile söylüyor diyebilirim. Kitap hakkında söylenecek kesinlikle çok çok çok daha fazla şey var. Ancak kitabı okumayanlar için daha fazla detay vermek istemiyorum. Herkesin oturup okuması gerektiğini düşündüğüm kitaplardan biri oldu Boğulmamak İçin.

“Proleterler bedensel olarak acı çekerler ama çalışmadıklarında özgürdürler.”

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

CENNETİN ATEŞİ ~ GAELEN FOLEY

  Gaelen Foley’nin dilimize çevirilen dört kitabını da an itibarıyla okumuş bulunuyorum. Cennetin Ateşi, yazarın The Knight Family (Knight Ailesi) olarak çıkardığı 7 kitaplık serinin ilk kitabı. Tabiki devamı dilimize çevirilmemiş, yarım bırakılmış bir seri. Şaşırdık mı? Asla. 

Not: Ayrıca Epsilon Yayınevi’ne mail atıp Cehennem Kulübü ve The Knight Family serisinin devamının yayınlanıp yayınlanmayacağını sordum ve şuan için böyle bir planları olmadığı cevabını aldım.

 The Knight Family Serisi:

1) Cennetin Ateşi

2) Lord of Fire

3) Lord of Ice

4) Lady of Desire

5) Devil Takes a Bride

6) One Night of Sin

7) His Wicked Kiss

“Çok geç.

 Onu sevmek ve ona sahip olabilmek için çok geç.”

 Kitap bir mezarlıkta Lucy O’Malley’nin yaşlı kocası Coldfell Kontu James Breckinridge ile Hawkscliffe Dükü Robert Knight’ın karşılaşmasıyla başlıyor. Genç kadın iyi bir geleceğe sahip olmak için evlenmiş yaşlı adamla, oysa Robert ile daha derin ve oldukça masum bir bağ varmış aralarında. Bir şekilde birbirlerini seviyorlarmış. Ve kadının gizemli ölümüyle Robert gizli bir yas sürecine giriyor. Gerçi Coldfell Kontu onun hislerini biliyor ve Robert’ı bu ölümden sorumlu kişiyi bulması için ‘motive’ ediyor. Şüphelendiği kişi olarak da yaşlılığı nedeniyle uğraşamadığını belirterek, aynı zamanda da varisi olan Dolph Breckinridge’in adını veriyor.

 Diğer başkarakterimiz olan Belinda Hamilton ise birkaç ay önce Bayan Hall’un akademisinde genç kızları sosyete için hazırlarken bir anda işinden olup portakal satmaya başlıyor. Aynı zamanda da evsiz kalmış çocuklara yardım etmeye çalışıyor. Babası borçları yüzünden hapse düşmüş bir bilim insanı. Ve başına gelen tüm bu felaketlerden tek bir kişi sorumlu: Dolph Breckinridge.

 Hayatının son sekiz ayını Dolph Breckinridge’in saplantısı haline gelerek geçirmiş olan Belinda, bu genç adamdan nefret etmektedir. Kendisini birkaç işten ettiği yetmiyormuş gibi babasının alacaklılarını ikna edip yaşlı adamı köşeye sıkıştırıp hapse göndermiştir. Belinda’nın babasının borçlarını ödemesi için kendisine koşacağını düşünmüş ve yanılmıştır. Kız gündüzleri portakal satıp geceleri dikiş dikerek ödemelerini yapmaya başlamıştır.

 Ancak bir ay, sadece bir ay, aylık ödemeyi denkleştiremez. Çünkü evsiz iki çocuğa ayakkabı almıştır. Hapishane müdürüyle birkaç günlük gecikme için konuşur ve net bir cevap alamayıp evine döner. O gece adresini öğrenen hapishane müdürü tarafından tecavüze uğrar. Olaydan sonra ise bütün hayalleri yıkılmıştır Belinda’nın. En başta da 16 yaşından beri evlenme hayalini kurduğu Kaptan Mick Braden ile ilgili olanlar.

 Başka bir kadının akıl vermesiyle kendisine bir koruyucu bulmak ve başına gelen bütün musibetleri olan Dolph Breckinridge’den intikam almak için seçkin bir fahişe olmaya karar veriyor. Dolph’dan intikam almak isteyen Hawkscliffe Dükü’nden daha iyi bir koruyucu bulabilir mi? Elbette hayır.

 Robert ahlak timsali bir adam ve fahişelerden iğrenen birisi oysa. Ancak Dolph’un ağzından bu kadına olan aşkını duyunca onu koruması altına alıyor ve ikilinin tek amacı Dolph’dan intikam almak oluyor. Bu yüzden ilişkilerinde cinselliğin olmayacağına dair bir antlaşma bile imzalıyorlar.

 Kitabı sevmediğimi kolaylıkla söyleyebilirim, benim için beş üzerinden iki aldı. Belinda Hamilton, yani başkarakterimiz elbette Londra’daki en güzel kadın. (Bu klişe iyice sıkıcı olmaya başladı.) Robert Knight ise en gözde bekar elbette. Sanki başka seçenekleri mi var? Başkarakter olmak bunu gerektirir(!) Bunun dışında Robert’ın utangaç bir kişiliğiyle kızı herkesin içinde öpmesi karakteriyle uyuşmuyor. Ayrıca beş dakika önce aşağıladığı fahişelerle ilgili fikrini Belinda’yı görünce değiştiriyor. Hayat boyu inandığınız hiçbir şey beş dakikada değişmez. Belinda ise ‘onurlu’ bir fahişe olmaya çalışıyor. Tek amacı aslında para sorunu olmadan hayatına devam edebilmek; bunun için hiç tanınmadığı bir yere de gidip çalışabilirdi diye düşünüyorum. Çoğu noktada fahişeliği olumlu bir şeymiş gibi gösteren bir dili olduğunu düşünüyorum. Bir de kızın bir fahişe değil de evin hanımı gibi geldiğinin ikinci günü hizmetkarların, daha doğrusu evin kontrolünü ele geçirmesi hoş değildi. Belinda’nın hiç de yazarın gösterdiği kadar iyi kalpli bir melek olduğunu düşünmüyorum, fettan bir yanı kesinlikle vardı. Şahsen Belinda karakterini hiç sevmedim.😑


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

SÜRGÜN GEZEGENİ ~ URSULA K. LE GUİN

 Sürgün Gezegeni, Hainli ya da Ekumen Döngüsü’nün ikinci kitabı. Hemen seriyi hatırlayalım:

1) Rocannon’un Dünyası (Yorum için tıklayınız.)

2) Sürgün Gezegeni

3) Hayaller Şehri – Yanılsamalar Kenti

4) Karanlığın Sol Eli (Yorum için tıklayınız.)

5) Mülksüzler

6) Dünyaya Orman Denir (Yorum için tıklayınız.)

7) Bağışlanmanın Dört Yolu

8) Anlatış

 “Hala insanların erkek mi kadın mı olduğunun “önemsemem”, hele de onlar her birimiz ve hepimizin çocukları olduğunda.”

 İlhak edilmiş, ‘ilerletilmek’ amacıyla eğitilmeye çalışılan bir başka gezegendeyiz. Irkçılığı daha net görebildiğimiz bir kitap Sürgün Gezegeni. Örneğin Karahalkı’ndan olan birisi kendine göre insan ama yabansoylu (yani uzaylı sayılan diğer gezegenden gelenler) birisine göre izcanlı ve yabansoylular da kendilerini insan olarak görüyor. (Kitabın en karmaşık kısmı burasıydı, baştan anlatıp geçeyim dedim.😁)

 Rolery bir izcanlı genç kız. Yabansoyluların, gelişmiş teknolojilerinden ötürü, büyücü olduğuna inanıyor. Ve hayatında daha önce hiç görmediği bu ırk onun için sadece kulaktan duyduğu şeylerden ibaret. Ancak bir gün yaşadıkları yere kadar bir Yabansoylu gelmesiyle merakına yenik düşüyor ve onların bölgesine giriyor.

“Tanışmalarını, birliktelik kurmalarını sağlayan, onları özgürleştiren şey, aralarındaki o fark, o yabancılıktı sanki.”

 Yabansoylularının köprüsünün üstündeyken tehlikeli bir anda bir Yabansoylu onunla zihindilinde konuşuyor. Zihindili, Ursula okurlarının bildiğinden emin olduğum akıldan akıla konuşma şeklidir, telepati gibi bir şey yani. Bu, kızı şoke ediyor. Ve onunla konuşan adam öyle sıradan biri de değildir, Jakob Agat Alterra.

  Agat bir şef sayılabilirdi. Halkının sözüne kıymet verdiği birisiydi. Ve Agat halkı tehlikede olduğu

 için Rolery’nin halkından yardım istemeye, daha doğrusu güçlerini birleştirmeyi teklif etmeye gidiyor. Çünkü biliyor ki Karahalkı’da en az onlar kadar tehlikede.

 Agat ve Rolery iki yabancı. Ancak bir iki karşılaşma sonra birbirlerine karşı bir şeyler hissetmeye başlıyor ve ormanda iki ırkın halkından da uzakta bir kulübede birlikte oluyorlar. Bu durumun ortaya çıkması bütün dengeleri alt-üst ediyor.

“Otorite kişinin kendisinden mi kaynaklanır, yoksa etrafındakilerden mi?”

 Gaallardı yaklaşan tehlike. Sürgün hayatı yaşadıkları bu gezegende nüfusları günden günden azalan Yabansoylular, bir savaşta tek başlarına sağ çıkamayacaklarını düşünüyordu. Bu nedenle aynı tehditle karşı karşıya olan Karahalkı’nın şefi Wold’a, Agat’ı göndermişlerdi ama sonra her şey mahvolmuştu.

 Rolery ve Agat’ın birlikte olmasını her iki ırkta istemiyordu. Bu yüzden gelmekte olan yağmacıların, Gaalların tehdidini bir kenara bıraktı Karahalkı. Oysa bu sefer Gaalların amacı yağmalamak değil, yerleşmekti.

 Sürgün Gezegeni, içinde barındırdığı aşk hikayesiyle benim için özel bir yere sahip oldu. Agat ve Rolery çiftine ba-yıl-dım! Olayların gerçekçiliği de oldukça önemliydi. Savaşın sebep olduğu şeylere dair betimlemeler oldukça etkileyiciydi. Zeki bir kadının elinden çıkmış etkileyici bir bilimkurgu kitabı Sürgün Gezegeni. Şiddetle tavsiye ederim.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

KARMAŞIK DUYGULAR ~ STEFAN ZWEİG

  Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan Karmaşık Duygular, toplamda 7 adet novella ve öykülerden oluşuyor. 256 sayfa ile şuana kadar okuduğum en kalın Stefan Zweig eseri. Zweig eserleri içlerinde birden fazla öykü ya da novella barındırabiliyor. Bu nedenle Zweig okuyucularına tavsiyem tek bir yayınevi üzerinden gitmeleri veya aldıkları kitapların içerikleri ile alacaklarını dikkatle kıyaslamalarıdır. Aksi takdirde birbiriyle çakışan çok fazla kitabınız olabilir.

 Bu ufak bilgilendirmeden sonra yorumuma başlayabilirim.

Ormanın Üzerindeki Yıldız

 Kitaptaki en kısa metin Ormanın Üzerindeki Yıldız. Sadece ve sadece 11 sayfa. Ne anlatabilir ki 11 sayfada?

 Riviera Oteli’nde garson olarak çalışan François’in, Kontes Ostrowska’ya olan platonik aşkını. François kendi kendine yaşadığı bu saplantılı aşka karşın hiçbir şekilde kadınla iletişime geçmiyor. Yine de ondan da vazgeçemiyor…

Erika Ewald’in Aşkı

“İçinde yaşadığı dünyayı, binlerce gizli işkence aletiyle dolu ve ışığın girmesini engelleyen körleştirici aynaların gizlendiği büyük ve karanlık bir hapishane gibi görünüyordu.”

 Erika, güzelliğiyle dillere destan olmadığı gibi sıradan ve silik de bir kız. Aynı zamanda bir müzisyen ve yine kendisi gibi bir müzisyene düşüveriyor gönlü. Bu ikili arasındaki her şey çok güzel bir şekilde ilerliyordu ki, bir garsonun Erika’yı adamın karısı sanmasıyla büyü bozuluverdi.

 Bu yanlış anlaşılmayla Erika gerçekliğe dönüyor. Çocukluğunda duyduğu bir şey yüzünden adamla birlikte olmak istemiyor, şehvet duygusundan korkuyor. Erika duygusal anlamda oldukça hassasken adam, kadınların yoğun ilgisiyle yaşamaya oldukça alışkın.

 Bu öyküyle bir kızın şehvet duygusunu keşfedişini ince ince anlatmış Zweig. Bu durum karşısında kızın korkularını, cesaretini, sevgisini oldukça iyi algılayabiliyorsunuz. Yazar bunu iliklerinize kadar hissetmenizi sağlıyor.

Unutulmuş Düşler

 Bir adam hayatta dolu olan tesadüflerden birine yakalanıyor ve gençlik aşkını buluyor. Öğle vakti kadının evinde gerçekleştirdikleri sohbetlerini anlatıyor Unutulmuş Düşler. Amerika’ya gittiğinde lüks ve ihtişam için bir kontla evlenen eski sevgilisiyle hoş bir sohbet gerçekleştiriyor.

Alacakaranlık Hikayesi

“Fakat sen, şimdi sessizlik istemediğini söylüyorsun, yoksa saatin, zamanı yüzlerce küçük parçaya ayırışını ve soluk alışımızın sessizlikte bir hastanınki gibi yükseldiğini duymak içini daraltacak.”

 Hikayemiz üçüncü şahsın ağzından anlatılıyor. Yani Zweig’in başkasından duyduğunu anlatırmış gibi yaptığı hikayelerinden biri Alacakaranlık Hikayesi. Bob, karanlıkta yüzünü görmediği bir kadının dokunuşundan etkilenir ve bu kadının kim olduğunu bulmaya çalışıp tahmin ettiği kıza aşık olur. Peki doğru tahminde bulunabilmiş midir? Yanlış tahminse kıza mı aşıktır dokunuşa mı?

Zıt İkizler

“Karısının ak alnına ancak bir kraliyet tacını layık görüyordu.”

 Herilunt’un maddi durumu iyidir ama aşık olduğu kız fakirdir. Onunla evlendiğinde bütün dünyayı ayaklarının altına sermek ister ve hırsla kral olmak için harekete geçer. Kral bunu öğrendiğinde Herilunt öldürülür ve o sırada çok sevdiği karısı da hamiledir. İkiz kızları olur kadının: Helena ve Sophia.

 Kızlar da tıpkı babaları gibi hırslı, becerikli ve zekidir. Sürekli birbirleriyle yarış halindeler. Onların gözü de tıpkı babaları gibi kraliyettedir. Zengin ve güçlü olmak isteyen ikizler bunun için ellerinden geleni yaparlar.

 Ve Helena bir gün zengin aşığıyla evden kaçar. Bir süre sonra da başka bir zengin aşığıyla da geri döner kasabaya. Hemde zamanında babasının annesi için almış olduğu saraya yerleşir. Helena zengin bir fahişe olurken Sophia ise hala annesinin fakir evindedir. Kız kardeşini kıskandığı için de ondan daha iyi bir duruma gelmek için planlar yapmaktadır.

 Sophia, Helena’yı geçmek için zayıf noktasından vurmaya karar veriyor. Böylece Helena’nın kaybettiği ahlaklı yönünü yüceltmek için bir rahibe olmaya çalışıyor. Böylece ünü Helena’dan da çok yayılıyor. Ünlü fahişenin rahibe ikizi Sophia. Peki Helena öylece oturup kardeşinin yükselişini izleyecek midir?

Bir Yüreğin Çöküşü

“Bir yüreği derinden sarsmak için, kader her zaman sıkı bir hazırlığa ve şiddetli bir darbe indirmeye gereksinim duymaz; onun dizginsiz biçim verme arzusunu asıl kışkırtan, sudan bir sebeple yıkım yaratmaktır.”

 Yaşlı yüksek danışman Salomonsohn tatil için doktorunun tavsiye ettiği kaplıcaya değil, karısı ve kızının gitmek istediği  İtalya’ya gidiyor. Bu yaşlı adam, gece herkesin uyuduğunu sandığı bir saatte midesi rahatsızlandığı için uyanıyor ve koridorda küçük bir yürüyüş yapar. Ve o sırada kızı Erna’nın uyumadığını, geceyi bir yabancıyla geçirdiğini fark ediyor.

 Sağlık sorunlarıyla uğraşan Salomonsohn her zaman kızı ve karısının isteklerini yapmış, bolluk içinde yaşatmaya çalışmış bir adam. Aslında hayatını onlar için harcamış yani. Oysa anne-kız, adama saygı duymak yerine köleleri gibi davranıyor. Ve Salomonsohn kızının ona yaşattığı bu hayal kırıklığıyla onların gerçek yüzünü görür.

Karmaşık Duygular

“Yakınlığından yakıcı bir acı duyuyordum, uaklaştığında buz kesiyordum, tutukluğu beni her zaman hayal kırıklığına uğratıyordu, yatışmamı sağlayacak hiçbir şey göremiyor, beklenmedik her şeyden tedirgin oluyordum.”

 Ve geldik kitaba adını da veren son hikayemize: Karmaşık Duygular.

 Yüksek Danışman R.V.D.’nin kişisel notları, dipnotuyla başlıyor. Karakterimizin adı Roland. Altmışıncı yaş günü ve kariyerindeki otuzuncu yılı şerefine kendisine, kendi biyografisinin birinci baskısı hediye ediliyor. Roland’a göre kitaptaki tek eksik özü. Bu yüzden de okuyucuya özünü anlatmaya karar veriyor.

 Bir üniversiteye ilk defa Berlin’de adım atıyor. Ancak sadece bir kere derse giriyor Roland ve kızların peşine düşüyor. Öğrencilik değil, serserilik yapıyor yani. Bir gün babasının ani ziyaretiyle bir kızla yakalanıyor Roland. Duyduğu utanç ve babasının tavırları Roland’ı yola getirmeye yetiyor ve gelecek dönem için okulunu değiştirip bir taşra üniversitesine başlıyor.

 İşte burada onu ömür boyu etkileyecek bir hocayla tanışıyor Roland. Hoca hemen kendi evinin yanındaki odayı kiralaması için ona yardımcı oluyor ve sürekli olarak görüşmeye, zihinlerini beraber yormaya başlıyorlar. Aralarında doyumsuz bir zihinsel tutku var yani.

 Ancak zamanla Roland, hocasının karısıyla neredeyse hiç konuşmadığını, okuldaki normal derslerine de tutkuyla gitmediğini fark ediyor. Hocası sadece ve sadece öğrencilerle etkileşim içinde olduğu zamanlarda tutkulu bir hocaya dönüşüyor.

 Roland’ın karakterini de bu tutkulu durumu temellendiriyor. Ancak hocası Roland’a aklına estiği gibi davrandığı için aralarında tutarlı bir ilişki yok. Samimiyetleri var evet, ancak o gün Roland kendini aşağılanmış mı yoksa sevilmiş mi hissedecek bilmiyor. Öğrencisi ve öğretmeni arasındaki bu tutarsız bağı anlatıyor Karmaşık Duygular’da Zweig. Ve sonuna kadar anlamlandıramasak bile Zweig yine oldukça başarılı bir analiz yaptığını ispatlıyor okuyucuya.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

ROCANNON’UN DÜNYASI ~ URSULA K. LE GUİN

 En sevdiğim bilimkurgu yazarının ilk romanıyla karşınızdayım efendim!💃 Ursula Kroeber Le Guin 1966 yılında Rocannon’un Dünyası ile adım atıyor bizlerin dünyasına. Ve açıkçası kafamı en çok karıştıran kitabı da bu, oldu. Ursula kendi kafasında bir dünya değil, evren yarattığı için bazı noktalar karmaşık gelebiliyor ama bu durum onun efsane bir yazar olduğu gerçeğini değiştirmiyor elbette.

 Seri sayılmayan ama seri değil de diyemeyeceğimiz bir serinin ilk kitabı Rocanon’un Dünyası: Hainli Döngüsü ya da Ekumen Döngüsü. Birbirlerinden tamamıyla kopmayan ama çok çok cılız bağlantıları olan kitaplar. Bu nedenle okuma sırası da önemli değilmiş(🙏). Bende zaten serinin dördüncü ve altıncı kitabını okumuş ve hatta burada da yorumlamışım.😅 Bu serideki kitapların yayınevleri bile aynı değil, o kadar kopuk bir seriden bahsediyoruz. Bu serinin bir de kısa hikayeleri varmış ama onları hiç yazmıyorum şuan, merak eden başka siteye baksın valla, şimdilik.😅 Neyse yeterice uzattım, seri şöyle efendim:

1) Rocannon’un Dünyası

2) Sürgün Gezegeni

3) Hayaller Şehri – Yanılsamalar Kenti

4) Karanlığın Sol Eli (Yorum için tıklayınız.)

5) Mülksüzler

6) Dünyaya Orman Denir (Yorum için tıklayınız.)

7) Bağışlanmanın Dört Yolu

8) Anlatış

“Bütün Dünyalar Birliği nihai düşmanıyla karşılaşmaya işte böyle hazırlanıyordu. Yüz dünya eğitilip silahlandırılmıştı, bin tanesi daha çelik, tekerlek, traktör ve reaktör kullanımı alanlarında eğitiliyordu.”

 Semley ve Durhal çifti ile başlıyor hikayemiz. Üç ırkın birlikte yaşadığı gezegenleri Yıldızlordları tarafından ilhak edilmiş durumda. Bu üç ırkın en güçlüsüne ait olan Semley güçsüzlüğünü biraz da olsa kırabilmek için kocasını ve kızını geride bırakıp atalarının kayıp Deniz Gözü Kolyesi’nin peşine düşüyor. Safir bir taşı olan bu kolye efsanevi ve çok kıymetli bir eşya. Eğer bu kolyeyi ele geçirirse daha güçlü olacağına-hissedeceğine inanıyor Leydi Semley.

 Oysa Semley’nin kolyeyi almasının bedeli, ona bir gün gibi gelen hayatının 16 yılı. Semley kolyeyi Rocannon’un elinden alıyor.

“Çünkü Leydi Semley ile tanıştıktan sonra halkıma gidip dedim ki, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bu dünyada ne yapıyoruz?”

 Rocannon, gelişmiş zekalı yaşam biçimleri etnoloğu olan bir Yıldızlordu. Leydi Semley ile tanıştıktan sonra işgal durumunu durduran kişi Rocannon. İşgal birliklerinin ardından sadece 15 Yıldızlordu kalıyor geride: Rocannon ve meslektaşları.

 Sonra bir gün 14 meslektaşı da öldürülüyor ve bir tesadüf sayesinde gezegendeki tek Yıldızlordu olarak kalıyor.

“Halkımın zihnimde bulunduğu yerde şimdi ateş ve sessizlik var. Bunu niye yaptılar Efendim?”

 Katledilen sadece Yıldızlordları değil. Düşmanları gezegendeki diğer ırklarında peşinde. Zihinkonuş yani bir nevi telepati yöntemiyle anlaşan Fian’ın halkı da katlediliyor ve tıpkı Rocannon gibi o da yapayalnız kalıyor.  İkisi de o gezegende kendilerine ait dili kullanamaz hale geliyor.

 Rocannon da bilinmeyen düşmanla mücadele etmeye karar verdiğinde Fian’a kendisine eşlik etmesi için bir teklifte bulunuyor. Bu ekibe Mogien de katılıyor ve maceraları başlıyor. Amaç bilinmeyen düşmanı ne olursa olsun durdurmak.

 Ursula K. Le Guin zaten en sevdiğim bilimkurgu yazarıdır. Bu kitabı bana başlarda biraz karışık gelse de, Semley’nin cinsiyetini anlamakta epeyi zorlandım kalıplaşmış cinsiyet rollerinden olsa gerek, taşlar yerine oturduğunda oldukça sürükleyici bir hale geliyor. Dramatik yanı da olan bir bilimkurgu kitabıydı. Kitap bana kendini sevdirdi ama en sevdiğim de olmadı açıkçası. Okunur, güzel bir bilimkurgu.

“Kendi canını bile koruyamazken bir gezegeni kurtarmak için yola çıkmıştı.”

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

AŞKI SENDE BULDUM ~ CATHY MAXWELL

 Constance Cameron, Genç Hanımlar Akademisi’nde bir öğrenci. Ancak kendini oraya ait hissetmiyor. Çünkü Constance Cameron, ailesinin sürgüne gönderilmesinden ötürü Amerika’da yetişmiş özgür ruhlu bir kadın. Ve tek amacı da Amerika’ya geri dönmektir.

 Gordon Lachlan ise asi bir İskoç’tur. Amacı İngiltere’nin işgal etmeye çalıştığı ülkesini korumak olan genç adam Constance ile de bu nedenle tanışır.

 Kızın ablalarından birisinin evli olduğu Colster Dükü, aslında bir İskoç olup İngiltere’deki ünvanı kabul ederek halkını yarı yolda bırakmış bir adamdır. Ve İskoçya’dan giderken halk için manevi değeri çok yüksek olan bir kılıcı da yanında götürmüştür.

 Gordon da insanları davasına çekebilmek ve onlara güç ve moral kaynağı sunabilmek için bu kılıcı almaya karar verir. Constance Cameron da planlarına bu aşamada dahil olur zaten. Kızı kaçır, kılıcı al, kızı geri ver. Plan teoride bu kadar basittir işte. Peki pratikte?

“Yetişmesi gereken bir gemi vardı. Kaçırılmak için hiç vakti yoktu.”

 Lachlan babasının ölümüyle birlikte, Londra’da hukuk okumuş bir centilmenden bir savaşçıya dönüşüyor. İskoçya’yı savunmak için Londra’daki rahat hayatını geride bırakıyor.

 Constance ise iyi bir evlilik yapması gerektiği dayatmasından ve kadının konumunun katılığından duyduğu rahatsızlıkla Amerika’ya, özgürlüklerin ülkesine geri dönmek istiyor. Ve bu konuda oldukça inatçı da. Güçlü bir duruş sergiliyor, bu yönüyle feminizme selam çakıyor diyebilirim.

 Her iki karakter de uzlaşmak için oldukça inatçı. Ancak başlarına kötü şeyler geldikten sonra akılları başlarına geliyor. Ve hayattan gerçekten ne istediklerini anlıyorlar.

 Ortalama bir kitaptı; kötü değildi, iyi sayılabilir. Biraz sığ kaldığı yönleri olduğunu düşünüyorum. Örneğin kızın geçmişi hakkında çözüldüğü kısım, bence, çok saçmaydı. Bunun dışında bir esir olarak gittiği kampı dize getirmeye başarmasını da çok mantıklı bulmadım. Ama boştaysanız okunabilir. Aslında Cameron Sisters serisinin son kitabıymış Aşkı Sende Buldum. Ancak ilk iki kitabın (Constance’ın ablalarının hikayeleri) çevirisi yapılmadığı için okuyamadım. Belki ilk iki kitabı okusaydım daha çok hoşlanırdım. Kısaca bir kadının sorumluluğunu taşıyamayacağını düşünen bir adam ve özgür ruhlu bir kızın aşk hikayesini anlatmak istemiş yazar.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

DEĞİŞEN KAHRAMANIMIZ ~ Yİ MUN-YOL

 İ. Munyol ya da Yi Mun-yol, Kore Edebiyatı’nın önemli isimlerinden birisi.✌ (Kore Edebiyatı’ndan çok çevirimiz olmamasından kaynaklıyor olmalı ki, adamın adını bile nasıl yazacağımıza karar veremiyoruz.) Kore’nin en çok okunan yazarlarından olmasına rağmen sadece 2 kitabı dilimize çevirilmiş.

“Sanki ne olduğu belli olmayan sağlam ve yüksek bir duvar önümde yükselmişti.”

 Hayatının 30 yıl önceki dönemini hatırlayan Byongte Han’ın anılarını okuyoruz. Seul’de bir devlet memuru olan babası küçük bir kasabaya sürüldüğünde daha 12 yaşında Byonte. Geldiği yerde hayat Seul’dekinden çok farklı; kızlar ve erkeklerin sınıfları ayrı mesela, okul binası bakımsız ve eski, sınıf öğretmeni de yeterince özenli değil.

 Ona hayatının ilk mücadelesini yaşatacak kişi de o sınıfın başkanı Sokde Om işte. O küçük kasabada sınıfın kabadayısı ya da sınıf başkanının aynı şey olduğunu fark ediyor Byonte Han. Oysa Seul’de hiç öyle değildi ki. Sınıf arkadaşları Sokde Om’a adeta sınıf öğretmeni yetkileri veriyor. Bir de Sokde Om’un okul birincisi olması işini hiç kolaylaştırmıyor Byongte’nin.

“Büyüklerin ifadesini kullanacak olursak, aptal ve ödlek bir çoğunluk yüzünden savunduğum doğruların bu şekilde ayaklar altında ezilmesi içimdeki acıyı daha da artırmış, bu da yılmadan mücadeleme devam etmemde bana dayanma gücü vermişti.” 

 Sınıf öğretmenine, babasına, annesine gidiyor bir çözüm bulabilmek için Byongte Han. Ama bütün çabaları sonuçsuz kalıyor ve sınıf arkadaşları tarafından dışlanıyor. Buranın sistemini hiç sevmiyor ve benimsemek zor geliyor Byongte’ye. Seul’deki sistemi geri istiyor ama tek başına yürüttüğü mücadele bir süre sonra onu da yoruyor.

“Önümde iki seçenek vardı. Birincisi, Sokde’yi ihbar edip sınıfın yeni kahramanı olmak. İkincisi ise, bu durum karşısında sessiz kalarak Sokde’nin egemenliği altında rahat bir hayat sürmekti.”

 Öğretmenlerinin Sokde’ye bu kadar iyi davranmasının nedeni ise, Sokde’nin hükümdarlığında olan sınıfın örnek bir sınıf olması. Böylece öğretmenin işini azaltıyor ve daha rahat bir hayat sağlıyor öğretmene Sokde Om. Oysa ertesi yıl öğretmenlerinin değişmesiyle hükümdarlığının temelleri de sallanmaya başlıyor Sokde’nin.

 Çocuklar arasındaki mücadeleyi politika eleştirisi yapmak için bir metafor olarak kullanmış yazar. Örneğin Seul, demokrasiyi temsil ederken; Sokde Om, otoriter ve baskıcı rejimi temsil ediyor. Bir çırıpıda biten kitap insanın gerçekten ufkunu açıyor. Gerek psikolojik gerekse toplumsal analizleriyle okunması gereken çok kıymetli bir kitap olduğunu düşünüyorum.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın