UZAKTAN KUMANDALI KIZ ~ JAMES TIPTREE JR.

 Ursula K. Le Guin’in önsözüyle İthaki’den çıkmış bir bilimkurgu klasiği Uzaktan Kumandalı Kız.

 James Tiptree Jr ya da gerçek adıyla Alice Bradley Sheldon. Modern dönemde yaşamasına rağmen yazılarını yayımlamak için bir erkek adını tercih ediyor. Sanatla iç içe büyüyen yazar hayatının bir kısmında istihbaratçı olarak görev yapıyor. Oldukça ilginç bir yaşam öyküsüne sahip olan James ya da Alice, eşiyle yaptığı bir intihar antlaşması sonucu 19 Mayıs 1987’de önce eşini sonra da kendisini öldürür.

“Tanrıların sahip olduklarını ölümlüler de arzuluyor sonuçta. “

 Yazarın tabiriyle izlediğimiz kızın adı P. Burke. Burke, dış görünüşü yüzünden zor zamanlar geçirdiğinde intihara kalkışıyor. Ancak kaldırıldığı hastanede hayata geri döndürülüyor. Ve burada bir doktor tarafından iş teklifi alıyor. Koşulları açık ve net: Yıldızlarla tanışmak karşılığında yasal olarak ölü kabul edilecek. Zaten kendini öldürmeyi denemiş ve başarısız olmuş olan Burke, işi kabul ediyor.

 Özel bir hastanede, onun dünyasında zenginlerin sahip olabildiği gerçek çiçeklerin bile olduğu bir odaya alınıyor. İyileşme sürecinin ardından işin tam olarak ne olduğunu öğreniyor Burke. Reklamların tamamen yasaklandığı dünyada gizli reklam yapmak, hemde kimse fark etmeden.

 Bir bedeni naklen, uzaktan kontrol etmek. Bunun için Burke yeraltında bir kabine yerleştiriliyor ve kontrol edeceği beden, Delphi, ise ışıltılı bir hayata başlıyor. 18 yaşındaki Burke, 15 yaşında Delphi olarak ürünleri kullanıyor ve insanlara gösteriyor. Tat ve koku almak hariç bütün duyguları Burke de Delphi ile birlikte yaşıyor.Ve sonra biriyle tanışıyor Delphi olan Burke.

” Sorun şu ki, Paul’u seven aslında sekiz bin kilometre ötedeki P. Burke.”

 Burke, Delphi’yi o kadar seviyor ki kabinden hiç çıkmıyor ve rahatsızlanarak Delphi’nin de bayılmasına neden oluyor. Bu noktada hemşire Burke’e müdahale ederek onun yüzmeyi sevdiğini keşfediyor. Ve Burke için bir havuz ayarlıyor.

 Bu sırada Paul ve Delphi gittikçe birbirlerine bağlanıyor. Ve bu aşk yetkilileri rahatsız etmeye başladığında somut müdahaleler de başlıyor. La Casa De Papel’de Tokyo’nun da dediği gibi, sonuçta aşk her şeyin mahvolması için iyi bir nedendir.

 Çok severek okuduğum bir kitap oldu. Ursula K. Le Guin’in yakın bir arkadaşı olan yazarı kesinlikle onun kadar sevdim. Bilmiyorum, belki kadınların az olduğu bir alanda kadınları desteklemek için onlara daha ılımlı yaklaşıyor da olabilirim.😉

 Günün birinde reklamların yasaklanması gibi bir mucize olursa, ki hiç sanmıyorum, gerçekleşmesi olası şeyler içeriyor metin. P. Burke insanın içini sızlatan, kıyamam ya şeklinde okuduğum bir karakter oldu. Ve onun yaşadığı intihar olayı malesef ki bilimkurgunun değil gerçek dünyanın bir parçası.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

SİYAH ELBİSENİN İTİRAFLARI ~ ELİZABETH BOYLE

 Aksiyonu ve heyecanı bol bir tarihi aşk kitabıyla karşınızdayım.Zaten Thalia Langley’den de daha farklı bir şey bekleyemezdik, öyle değil mi? 😁 Serimiz:

1)Evcilik Oyunu (Yorum için tıklayınız.)

2)Serserim Benim (Yorum için tıklayınız.)

3)Mektubumu Aldın mı?

4)Siyah Elbisenin itirafları

5)Kırmızı Elbisenin Hatıraları

6)How I Met My Countess

7)Mad About The Duke

8)Lord Langley Is Back In Town

8.5)Mad About The Major

 Thalia Langley, ikizi Felicity’nin otoriter tavrının aksine daha rahat bir yaşamı benimsemiş. Bir erkeğe ihtiyacı olduğunu reddeden Tally, kuzeniyle birlikte oyun yazıyor. Tally, ikizinin inatçı doğasıyla başa çıkmaya çalışsa bile çoğu zaman onun isteklerine boyun eğmek durumunda kalıyor. Rahip Milo Ryder ile ilgilenmesi için ’emir’ aldığında da başka çaresi kalmıyor.

 Kendini bir rahip olarak tanıtan ajan Lord Larken, hapishaneden kaçırılan Dashwell’i bulmak için görevlendirilmiş. Dashwell, Philippa’nın yani canım Pippin’in biricik aşkı olduğu için kızlardan şüpheleniyorlar.

 Tally, Larken’i ilk gördüğünde, bir beş saniye kadar, hayallerindeki gizemli adamı bulduğunu düşünüyor. Onun bir rahip olduğunu anladığında ise dehşete düşüyor diyebiliriz. 😅

 Taşınırken kendi sandığını kaybeden Tally, yanlışlıkla başka birinin sandığını alıyor. Ancak içinde bulduğu muhteşem eşyalardan sonra sandığı geri göndermiyor. Bu eşyalara siyah elbise de dahil.☘ Oldukça hayalperest bir kişiliğe sahip olan Tally, siyah elbisesiyle rahibin sakladığı gizemli kişiliğini ortaya çıkartmak istiyor.

 İstihbarat şefinin görevlendirdiği Lord Larken ise pervasız kişiliği nedeniyle uzaklaştırılmış bir isimdir. Lord Larken babasının adını temizlemek için intihar görevleri olarak adlandırılabilecek imkansız görevleri almaktadır. Ancak bu vaat hiç yerine getirilmemiş ve Lord Larken sürekli aynı şekilde kandırılmış. Tally ile en büyük ortak noktası ise ikisinin de uyumsuz olması.

 Larken ile Tally’nin karşılaşmasıyla heyecanlı bir aşk hikayesi başlıyor. İki uyumsuzun birbirine nasıl uyum sağladığı anlatılıyor. Pippin ve Dashwell’in de arka planda anlatılan bir hikayesi var ve önümüzdeki kitap onların aşk hikayesini anlatıyormuş. (Sonunda! 👧)

Aksiyonu bol romantik bir aşk romanı. Kitapta heyecan hiç bitmiyor ve dili de oldukça eğlenceli. Yani bir insanı kitaba çekmek için gereken bütün ögelere sahip.😉

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

PALTO ~ NİKOLAY VASİLYEVİÇ GOGOL

 1842 yılında yazılmış bir kitabın 2019 yılındaki gerçekliği yansıtıyor olması yazar için hayranlık verici olsa da toplum için acı bir durum. 1842 yılından bu yana zihniyetin değişmediğini gösteren ve güncelliğini hiç yitirmeyecek bir kitap olabilir Palto.

 ” Yaşamındaki bu “aynı”lıklardan olsa gerek, sonra sonra insanlar onun üniforması içinde ve kafasındaki keliyle zaten bu iş için hazır bir şekilde dünyaya geldiğine inanmaya başladı. ” 

 Devlet dairelerinden birinde sıradan bir kalem memurudur Akakiy Akakiyeviç. 23 martta bir gece yarısı dünyaya geldiğinde önce takvimdeki isimlere bakmış annesi, beğenmeyince de babasının adını vermiş çocuğuna. O kadar sıradan bir adam Akakiy Akakiyeviç.

 Ama yaptığı işi, yazıları-mektupları temize çekme, mükemmel yapan bir adam. İşine de oldukça bağımlı; bağlı değil, bağımlı. Yatıp kalkıp bir şeyleri temize çekme aşkıyla yanıp tutuşuyor.

 Ancak bu iş aşkı, iş arkadaşlarının ona saygı duymasını sağlayamıyor. Akakiy Akakiyeviç, iş arkadaşları tarafından dalga geçilen, bir nevi onların zorbalıklarına katlanmak zorunda kalan zavallı bir adam. En çok da eskimiş incecik kalmış olan paltosunu dillerine doluyorlar. Sabahlık, diyorlar ona. Oysa yeni bir palto yaptırmak çok pahalı. Yine de buna mecbur kalan Akakiy Akakiyeviç aylarca tasarruf yaptıktan sonra yeni bir palto edinebiliyor. Ancak bu paltoyu yaptırmaya karar verdiği andan itibaren zihni sürekli paltoyla meşgul olmaya başlıyor.

 Ve yeni paltosu yapıldığında dış dünyaya kapattığı kapılarını, iş arkadaşlarının baskısıyla, açıyor. Bu andan itibaren başına ne geldiyse tecrübesizliğinden, diğer insanlarla iletişimsizliğinden kaynaklanıyor. Bir noktadan sonra basit bir palto aracılığıyla halkın polise güveninin olmadığını anlatıyor Gogol. Devletin halkla arasındaki sıkıntıyı güzelce betimliyor.

 Kısacık ama düşünce yükü olarak ağır bir eser. Dönemin sosyolojisinin oldukça güzel anlatıldığını, devlet dairelerinin birinde lafı ile bile, düşünüyorum. Birden fazla probleme değiniyor yazar ve okuyucusunun bir şeyleri fark etmesini istiyor. Öylesine yazılmış bir metin değil Palto, bir şeyler yanlış gidiyor demek için yazılmış.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

MEKTUBUMU ALDIN MI? ~ ELİZABETH BOYLE

 Mektubumu Aldın Mı, Elizabeth Boyle’un The Bachelor Chronicles serisinin üçüncü kitabı olarak karşımıza çıkıyor. Ve bu kitapta çöpçatanımızı evlendiriyoruz!!! 😁 Önce seri sıralaması:

1)Evcilik Oyunu (Yorum için tıklayınız.)

2)Serserim Benim (Yorum için tıklayınız.)

3)Mektubumu Aldın mı?

4)Siyah Elbisenin itirafları

5)Kırmızı Elbisenin Hatıraları

6)How I Met My Countess

7)Mad About The Duke

8)Lord Langley Is Back In Town

8.5)Mad About The Major

 Serinin en çok merak ettiğim kitabıydı Mektubumu Aldın Mı. Çünkü herkesin en sevdiği ve en çok eğlendiği kitap olduğuna dair yorumlar okumuştum. Şunu belirteyim; çok eğlendim, evet ama Serserim Benim kadar değil.

 Küçük bir çocukken olmak istediği düşes hayallerine hiç bu kadar yakın olmamıştı Felicity, ama bundan bihaber!😁 Felicity Langley, Serserim Benim kitabında Jack’in ona tavsiye ettiği Standon Markisi’ne yani gelecekte Hollindrake Dükü’ne bir mektup yazıyor ve bu mektupta düşes olmak istediğini evlenme teklifi ederek açıkça söylüyor.

 Ancak bu mektup sahibinin değil, Standon Markisi’nin dedesinin yani Hollindrake Dükü’nün eline geçiyor. Yaşlı adam bu küstah kızın torununu yola getirebilecek tek kadın olduğunu düşünerek Felicity ile 4 yıl boyunca mektuplaşıyor ve resmi olmasa da bir nişan sözü veriliyor.

  İlk mektuptan 4 yıl sonra Hollindrake Dükü vefat ettiğinde Standon Markisi 12 yıl boyunca uğramadığı şehre unvanını almak için geri dönüyor ve nişanlı olduğunu öğreniyor! Ve ilk yaptığı iş, üstünü bile değiştirmeden, bu nişanı iptal ettirmek için gecenin bir yarısı Felicity’nin kapısına dayanmak oluyor.

 ” Deli tutkular ve “ilk görüşte aşk” fikri tam da oraya aitti, bir kitabın sayfaları arasına. ”  

 Felicity kırmızı çoraplarıyla kapıyı açtığında gece gelen bu yakışlıklı ama pespaye adamın yeni uşakları olduğunu düşünüyor ve konuşmasına fırsat bile vermeden onu işe alıyor. Felicity’den etkilenen ve bir miktar da korkan (😂) dük, Mayfair Köşkü’nden bir uşak olarak ayrılıyor. Ertesi gün bu yanlış anlaşılmayı düzeltmek için geri dönüyor, ancak Felicity onu bir uşak olarak çalıştırmaya başladığında elinden pek bir şey gelmiyor. Aslında kendisi de bir süre sonra bu işi eğlenerek yapmaya başlıyor.

 Hollindrake Dükü’nün herkese ona seslendiği takma adıyla sesleniyor kızlar ona: Thatcher. Thatcher, işe zamanında gelmeyen, biraz asi olan bir uşak. Ancak Felicity onun ‘küstahlıklarını’ savaştaki geçmişi ve onu diğer asillerin yanında iyi gösterdiği için kalmasına izin veriyor.

 Felicity’nin bu kadar konum meraklısı olması insanı rahatsız etmiyor. Çünkü kendine göre haklı nedenleri var. Öncelikle diğer insanların artık onu çekiştirip durmasını, saygısızlık etmesini istemiyor ve eğer bir düşes olursa herkesin ona saygı duyacağı kesin. Ayrıca kız kardeşi ve kuzeni için de iyi bir hayat elde etmek istiyor ve bir düşes olmak bunun en kolay yolu. Felicity’nin (bu amaç için) en iyi özelliği ise aşka inanmaması. Aşk ona göre saçmalıktan başka bir şey değil.

 Ta ki Thatcher’ı görene kadar. Onu gördüğü ilk an içten içe Hollindrake olmasını diliyor. Thatcher ise büyükbabasının seçtiği kızın Felicity olamayacağından o kadar eminken bile onun yanından ayrılamıyor.

 Pippin ise hala arka planda Dashwell ile bir şeyler yaşıyor ama bunlar çok küçük parçalar. Onların hikayesini öğrenmek için Kırmızı Elbisenin Hatıraları’na kadar beklemem gerek. Ama şunu da itiraf etmeliyim ki çok büyük spoiler yedim ve bu yüzden çok üzüldüm.

 Çok eğlenceli, tatlı, hayatın gerçeklerinin de olduğu, kadınların konumunu da az biraz görebileceğimiz bir tarihi aşk romanıydı. Ben çok severek okudum. Elizabeth Boyle’un kalemine sağlık. Umarım kalan kitapları da bir an önce çevirilir.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

OKUMADIĞINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER ~ DUBRAVKA UGRESİÇ

 ” Kişisel olarak ben ne bir göçmen ne mülteci ne de sığınacak yer arayan biriyim. Bir noktada, ülkesi artık kendisine ait olmadığından daha fazla orada yaşamamaya karar vermiş biriyim. “

 Dubravka Ugrešić, aslen Doğu Avrupalı bir yazar. Yugoslavya’da doğup bir anda Hırvat olmuş bir insan. 1991’de çıkan iç savaşta savaş ve milliyetçi karşıtı olması nedeniyle birden vatan haini ilan edilip yaşamı zorlaştırılmış. 1993 yılında duruma daha fazla katlanamayıp Hollanda’ya taşınmış, tek başına. Kitabında da bu durumun onu nasıl etkilediğini okuyucusuna anlatıyor. Resmi olmasa da ülkesinden sürgün edildiğini söylüyor ve sürgünü iyi ve kötü yanlarıyla değerlendiriyor.

 Sürgünde yalnız kadın bir yazar olmanın ona getirdiklerini ve götürdüklerini anlatıyor. Sürgünün aslında bambaşka bir yaşama ulaşma ve alışılmış normlardan uzaklaştırarak bir özgürleşme alanı tanıdığından bahsediyor. Sürgün, insanın tamamen kendisiyle kalmasına vesile oluyor. Günümüzde ise bir insan için cehennem tam olarak budur: Tamamen kendinle başbaşa kalmak.

 ” Kitabevleri de vitrinleri ışıklandırılmış süpermarketlere benziyor artık. Ürünleri kaliteliymiş gibi görünüyor ama lezzetleri hayal kırıklığına uğratıyor. “

 Edebiyat günümüz koşullarıyla sadece soyut ve kültürel bir değer değil, edebiyat artık bir piyasa haline dönüşmüş durumda. Ve piyasanın amacı da para kazanmaktır. Bu amaçla edebiyat adı altında metinler üretilmeye başlandı artık. Bu metinler de çoksatarlar örnek alınarak yazıldığı için de piyasada tektipleşme başladı. Artık yeni çıkan kitaplar birbirlerinin neredeyse aynısı, aynı şeyin laciverti, sarısı, beyazı, moru vs.

 Müzik piyasası gibi. Serdar Ortaç’ın dediği gibi 8 nota olduğu için değil, o tarz müzikler çok sattığı/dinlendiği için hep aynı tarz müzik çıkıyor piyasaya. Şimdilerde üçüncü yenici akımı denilen bir şey çıktı. En başında sadece kendi zevkleri için müzik yapan bu sanatçıların tarzı şimdilerde kopyalanmaya başlandı bile. Bu açıdan edebiyat da müzikle aynı kaderi paylaşıyor.

 ” Yazar olmuş biri olarak bir gün futbolcu olabileceğimi düşünmüyorum; ama her futbolcu kolaylıkla benim alanıma, edebiyata adım atabilir. ” 

 Piyasa dediğimiz şey para kazandırdığı sürece kapılarını herkese açar. O yüzden bir yayınevi internet fenomeninin kitabını basıp Gorki’nin kitabını basmayabilir. Çünkü o internet fenomeni ona daha fazla para kazandıracaktır. Bu da yazarın kitapta yüksek kültür olarak bahsettiği şeyi aşındırır.

 Günümüzde kitaplarda önemli olan gerçekliği anlatmasıdır. Yani sıradan bir insan nasıl olur da dünyanın en büyük şirketini kurar vs gibi kitaplar. Peki ama bu kitaplar gerçekliğin ne kadarını yansıtıyor? Ayrıca insanları kitap yazmaya iten bir başka şey de vaat ettiği sonsuzluktur.

 Günümüz piyasası, edebiyat piyasası özelinden yola çıkılarak eleştirilmiş. Televizyon Öldüren eğlence ile paralel bir seyirde olduğunu söyleyebilirim. Zaten kitabın referans alındığı küçük bir bölüm de var. (Televizyon Öldüren Eğlence yorumu için tıklayınız.) Bunun dışında pek çok şeyden bahsediyor. İnsanın kendisinden memnun olmadığını ve sürekli kendisiyle oynadığından, kültürün öngörülemez dönüşümünden, Doğu Avrupalı bir yazar olmaktan ve gittiği ülkede kendi ülkesini herkesten çok savunmak zorunda olmasından. Dünyanın nereye gittiğini daha iyi anlamak için okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

BİR KEDİ, BİR ADAM, İKİ KADIN ~ JUNİÇİRO TANİZAKİ

 ” Başka manasız isteklerde bulunmayacağım, her şeyden geçtim, yenildim, aşağılandım ama yine de katlandım. Bu kadar büyük fedakarlığın karşılığında ufak bir kediyi istemek çok mu? ” 

 Lili, Avrupalı ve sahibi Şozo tarafından çok şımartılmış bir kedicik. Şozo dünyadaki her şeyi bir yana kedisi Lili’yi de öteki yana koyuyor. Şozo ilk eşi Şinako’dan ayrılıp anne tarafından kuzeni olan Fukuko’yla evlenmiş. Şinako, Şozo’dan kediyi istemiş ancak eski kocası, yeni karısı Fukuko’nun kediden ayrılmak istemediğini bahane etmiş. Şinako da çözümü Fukuko’ya mektup yazmakta bulmuş.

 Şinako, aslında evlendiklerinde kediden pek haz etmeyen bir kadın. Şozo’nun kendisinden çok kedisiyle ilgilenmesinden rahatsızlık duyuyor ve bu konuda pek çok tartışma yaşıyorlar. Yeni karısı Fukuko, kuzenini sık sık misafirliğe çağırıp karısının bu konuda saçma davrandığına dair telkinler veriyor. Şozo’nun annesi Orin ve şimdiki yeni karısı, aynı zamanda kuzeni, Fukuko bir olup Şozo’yu Şinako’dan ayırıyor.

 Orin’in bunu yapmaktaki amacı zengin olan Fukuko’nun parasından faydalanmak. Fukuko ise biraz hoppa bir kız olarak adı çıktığı için evlenebileceği tek erkeğin kuzeni Şozo olduğunun bilincinde.

 Şozo, annesinin tesiri altında yaşayan, hala büyüyememiş ve kuralları sadece Lili için çiğneyebilecek 30 yaşına gelmiş bir adam olarak görünüyor. (Bu konuyla ilgili çok fena ters köşe oldum, o yüzden herkesin bunu okuyarak öğrenmesini istiyorum, spoiler yok! 😅)

 Şinako’nun mektubunda kedinin evin içinde Şozo için karısından daha önemli bir varlık olduğuna dair yaptığı vurgular Fukuko’nun da aklını çeliyor. Mektubu okuduktan sonra kedinin kendinden önemli geldiğini fark ediyor ve Lili’nin Şinako’ya gönderilmesini istiyor. Hatta Fukuko ya Lili ya da ben, diyerek Şozo’yu terk etmekle bile tehdit ediyor.

 ” Önceliği, ne olursa olsun karşısındakini üzmekten kaçınmak, köşeye sıkıştırılana kadar tepkisiz kalmaktı. ” 

 Lili, Şozo için sadece bir kedi değil; bu dünyada gerçek kimliğini ortaya koyabildiği, onunlayken kendi olabildiği tek varlık. O yüzden Lili, hayatındaki her şeyden değerli. Ben Şozo’nun Lili’yle iken kendini yalnız hissetmediğini düşünüyorum. Hayatındaki diğer insanların aksine Lili onu kontrol etmeye çalışmıyor, beraber oyun oynuyorlar. Birbirlerini sadece seviyor ve bu sevgiyi de çekinmeden gösterebiliyorlar. Yani Lili, Şozo’nun hayatındaki boşlukları dolduruyor ve bu onu her şeyden önemli hale getiriyor. Oysa insanlar etrafındayken Şozo kendi isteklerini ortaya koyamıyor. Çünkü onların istekleri, Şozo’nunkilerden daha kıymetli oluyor.

 Okuduğum ilk Tanizaki kitabıydı ve kitaba bayıldım! Özellikle beni ters köşe ettiği yerde ben neden bunu düşünemedim ki, dedim. Yazarın maddi zorluklar nedeniyle üniversitedeki edebiyat eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldığını öğrenmek beni üzdü açıkçası. Ama sevdiği şeyin peşinden gitmesi, ipin ucunu bırakmaması sayesinde ülkesinde oldukça önemli ödüller kazanması beni daha da çok sevindirdi. Bu kitaptan sonra Japon edebiyatından okumaya devam edeceğim bir yazar daha oldu.

İnsanları anlamak, farklı bir bakış açısına sahip olmak adına benim için çok kıymetli bir kitaptı.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤  

SERSERİM BENİM ~ ELİZABETH BOYLE

 Serserim Benim, Elizabeth Boyle’un The Bachelor Chronicles serisinin ikinci kitabı ve beni ilk kitaptan kat ve kat daha çok eğlendirdi!😁 Seri şöyle:

1)Evcilik Oyunu (Yorum için tıklayınız.)

2)Serserim Benim

3)Mektubumu Aldın mı?

4)Siyah Elbisenin itirafları

5)Kırmızı Elbisenin Hatıraları

6)How I Met My Countess

7)Mad About The Duke

8)Lord Langley Is Back In Town

8.5)Mad About The Major

 Bir önceki kitapta yan karakterlerden biri olarak okuduğumuz Bayan Miranda Mabberly, Emmaline’in eltisinin erkek kardeşiyle evlenerek kontes olmak üzeredir. Kayınvalidesi Leydi Oxley bu durumdan hiç memnun değildir, ama kızımızın babası zengin olduğu ve tek çocuk olduğu için evlenmelerine izin vermiştir. Ancak bu her yerde kızı aşağılaması için bir engel teşkil etmemektedir. Kont da zaten kızla parası için evlendiği için bu durum umurunda değildir. Miranda’nın Leydi Oxley’ye katıldığı tek bir şey varsa eğer o da bu evlilikten duyduğu memnuniyetsizliktir. Sonra Lord Sedgewick’in hovarda arkadaşı Lord Jack Tremont’un operada ‘yanlışlıkla’ kızımızı öpmesiyle bu evlilik tarihe karışıyor. Yani ilk kitabın sonunda patlayan skandalla başlıyor kitabımız.

 O günden sonra babası kızını şehirden sürüp taşraya gönderiyor ve okuyucunun karşısına 9 yıl sonra Kibar Bayanları Eğitme Kurumu’nda bir öğretmen olarak çıkıyor Miranda. Ancak adı artık Miranda değil, Bayan Jane Porter. Ve okullarında bir öğrenci olan Leydi Arabella bir seyis ile öpüşürken yakalandığı için kuzini tarafından okuldan alınacaktır. Bu genç hanımın kuzini ise Lord Jack Tremont’tan başkası değildir!😁

 9 yıl sonra ilk defa karşılaştıklarında Jack, kızı tanıyamaz; ancak ondan etkilenir. Ama öyle romantizm başlamıyor hemen, hatta üstüne aralarında küçük bir atışma geçiyor. Bu karşılaşmadan 3 ay sonra ise Miranda, babasından kalan mirasıyla huzurlu bir yaşam sürmek için okuldan ayrılır. Ve yeni satın aldığı eve doğru Kent’e gidecekken üç öğrencisi de  (Bayan Felicity ve Thalia Langley, ve kuzinleri Leydi Philippa Knolle)  Kent’e yaz tatili için gideceklerini belirterek öğretmenlerinden kendilerine eşlik etmesini istiyorlar.

 Bayan Porter ve öğrencileri fırtınalı bir gecede öğrencilerin görmek için ölüp bittiği bir kaleye sığınıyor ve tesadüfen evin sahibi Jack Tremont çıkıveriyor! İşte ben buna kader derim!😂 Ve fırtına kraliyete ait olan, daire çapı 9 metreyi bulan bir meşeyi yıkıp avlunun tek çıkış kapısını kapatıyor.

 Aksiyon dolu, eğlenceli ve kesinlikle zekice yazılmış. Sevmediğim bir tane bile karakter olmadı. Kaderin tesadüflerden değil de insanların planlarından etkilendiğini göstermesi çok hoşuma gitti. Plan yapan insanlar varken kimin aptal tesadüflere ihtiyacı vardır ki? 😁 Elizabeth Boyle okudukça bana kendini daha çok sevdiriyor, darısı diğer kitaplarının başına.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

TELEVİZYON ÖLDÜREN EĞLENCE ~ NEİL POSTMAN

 ” Diyeceğim o ki biz, bugün için, ölesiye eğlenme noktasına gelmiş olan bir topluluğuz. “

 Çağımızın en önemli bilgi edinme aracı olan ve teknolojiyle arası iyi olmayanların bile severek kullandığı her evde bulunan bir siyah ekrandır televizyon. Yalnız yaşayanlar izlemese bile arkada ses olsun diye açar, neyi açtığı önemli bile değildir. Misafir ağırlanırken bile açıktır televizyon, herkesin gözü ara ara oraya kayar çünkü. Bir aile akşam sessizce tv izleyerek birlikte vakit geçirdiklerini sanabilir. Oysa televizyon ortaya koyduğu tavır ile insanların hayatlarını ele geçirmiş, içine işlemiştir.

 Eğlence ve görsel kültür de böylece iyiden iyiye yazılı kültürü iteleyerek uçurumun ucuna kadar getirmiştir. Neil Postman edindiğimiz bilgilerin kültürümüze medya araçlarıyla işlediğini savunuyor. Çünkü onlar olmasaydı eğer, bilgiler yayılamayacaktı. Yani ona göre kültürümüz medya araçlarıyla şekilleniyor.

 Televizyonda kel ve şişman erkekler/kadınlar görmek çok zordur. (Yeni yeni bir iki dizi yapıldı, Mike&Molly gibi.) Herkes televizyonlarda gördüğü o ideal kiloya, ideal gelire ve reklamlardaki mutluluğa sahip olmak istiyor. Oysa reklamlar ürün satışı adı altında, bu ürünü alırsan sahilde gülümseyerek havalı havalı yürüyen bu kadın kadar mutlu olacaksın anlayışını satıyor. Ürünün ne olduğu önemli değil, reklamdaki kadının mutlu olduğu kadar mutlu olmak istiyor insanlar. Bu yüzden ihtiyacından fazla alışveriş yapıyor, bu yüzden eşyalar bu kadar önemli hale geldi.

 ” Televizyon kitapları yasaklamaz, sadece onların yerine geçer. ” 

 Televizyon ile şekillenen bir kültür ortaya çıktığından beri basılı söz değer kaybetti. Oysa yazı daha güvenilir ve dikkate değer bulunur, söz ise uçar gider. Amerikan kültürü baz alınarak yazılan bir kitap olduğundan Amerika’nın tipografi tarihi de anlatılıyor kitapta. Başlarda tipografinin verdiği mesaj önemliyken 1890’larda slogan tekniği yerini psikoloji ve estetiğe bırakıyor.

 Medyada asıl devrimi başlatan ve iletişimi hızlandıran telgrafın da tarihi anlatılarak etkileri inceleniyor. Ve böylece benim bu kitabı okuduktan sonra ara sıra aklıma gelip beni bu dünya düzeninden rahatsız ettiren soruyu soruyor Neil Postman: Bir sabah haberi kaç kere o günün planını değiştirmenize neden oldu? Ve burada hava durumundan bahsetmiyor. Evet, elbette haberler önemli; dünya hakkında ülkemiz hakkında bilgi sahibi oluyoruz ama gerçekten bu bilgi benim için ne kadar önemli?

 Telgraf sonrası yapılan haberlerin aslında insanın günlük hayatını ne kadar az etkilediğinden bahsediyor Postman. Tıpkı günümüzdeki medya araçları gibi telgrafın da amacı bilgiyi iletmek; açıklamak ya da analiz etmek değil. Spikerlerin cinayet haberiyle teknoloji fuarı haberini aynı yüz ifadesiyle sunduğunu hiç fark etmiş miydiniz? Ürkütücü öyle değil mi?

” Bir psikiyatristin söylediği gibi, hepimiz kumdan şatolar yaparız. Sorun bu şatoların içinde yaşamaya kalktığımız zaman ortaya çıkar. ” 

 Televizyon insanlara neyi, ne kadar düşünmesi gerektiğini bile söyler hale gelmiştir artık. Tv izlerken insan kendi içine dönüp bakamaz, tv insanı kontrol eder. Neil Postman televizyonda dinin bile bir eğlence olarak sunulduğunu iddia ediyor. Eğitim sistemini de alt üst ederek insanları eğlence odaklı olmaya daha da açık hale getiriyor televizyon.

 Hayatımızı nasıl yaşayacağımıza, neyi ne için ve nasıl kullanacağımıza da televizyon karar veriyor. Ve bu onu bütün medya araçları içinde bir üst konuma yerleştiriyor.

 Peki bundan sonra ne olacak? Yazı öldü, kolektif yapı da onunla birlikte çöktü. Artık insanlar daha bireysel, daha bencil ve daha anonim olmak istiyor. Peki şimdi ne olacak?

 Televizyon Öldüren Eğlence, çok kıymetli bir kitap. Öyle noktalara değiniyor ki insan bazı şeyleri daha önce hiç düşünmediğini, fark etmediğini anlıyor. Oysa Neil Postman Mars’tan yazmıyor bu kitabı, günlük hayatımızın içinden yazıyor. Ve Amerikan kültürünü anlatmasına rağmen şuan da bizim televizyonlarımızın da aynı durumda olması bence küreselleşen kültür kavramının ne kadar önemli, gerçek ve bir bakıma engellenemez olduğunu gösteriyor. Aslında bu kitabın temelinde bir kıyas da yapıyor George Orwell’in 1984’ü ile Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı.

 (1984 yorumu için tıklayınız.)

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

O MUYDU? ~ STEFAN ZWEİG

 “ Şahsen katilin o olduğundan neredeyse eminim; ama elimde çürütülmesi imkansız o son kanıt yok. “

 Cümlesiyle başlayan öykü sizi şüphe duygusuna kapılmış bir kadınla karşı karşıya bırakıyor.Bu kadın aynı zamanda öykümüzün de anlatıcısı olan Betsy. Betsy ve kocası el değmemiş, sakin ve huzurlu bir yerde yaşlılıklarını geçirmek üzere eski bir kanalın yakınlarında kalan bir eve yerleşiyorlar.

 Betsy’nin bu evle ilgili tek şikayeti ise hiç komşularının olmaması. Ve bir gün vadiye aynı zamanda adı da verilen Bay ve Bayan Limpley taşınıyor. Böylece kanalın kıyısında iki ev oluyor. 

“ Fakat sürekli mutlu olup bu mutluluğu yüksek sesli, gürültülü bir biçimde yaşaması, onu katlanılması zor hale getiriyordu. “

 Ellen Limpley sessiz, sakin ve biraz yorgun bir kadın. Çünkü kocası John Charleston Limpley, karısının aksine oldukça heyecanlı, her şeyden mutlu olabilen birisi. Eğer bir şey John Charleston Limpley’ye aitse o şey dünyadaki en iyisidir. Ve bu nedenle de Bay Limpley, onun olan her şeyi çok büyük bir aşkla sever. Karısını da dünyadaki en güzel, en iyi kadın olarak gören Bay Limpley onun üzerine titremektedir.

 Anlatıcımız Betsy ise kadının bu kadar ilgiden bunaldığına karar vererek Bay Limpley’nin ilgisini dağıtmak amacıyla onlara bir köpek armağan ediyor. Tahmin ettiği gibi de oluyor, Bay Limpley bu sefer köpeğinin üzerine titremeye başlıyor ve karısı da onun bu durumunu gülümseyerek izliyor. Ancak adını Ponto koyduğu köpek, Bay Limpley’ye karısı kadar nazik davranmıyor. 9 yıllık evliliklerinde çocukları olmayan Limpley çifti, Bayan Limpley’nin hamileliğiyle ailelerini daha da genişletiliyor. Ancak aile üyelerinin hepsi, birbirinden memnun değil.

 Zweig’in kaleminden çıkan heyecanlı ve gizemli bir öykü O Muydu. Bu sefer sadece insan doğasını-psikolojisini değil; hayvan doğasını ve psikolojisini de ele alıyor. Açıkçası bazen bunu köpek yapmaz, dediğim yerler olsa bile yapacak olan köpeklerin var olduğunu da biliyordum.

 Bu öyküde görünen suçlunun gerçek suçlu olduğuna da inanmıyorum. Böyle bir suçun gerçekleşmesine olanak sağlayan koşullar birileri tarafından oluşturuldu. Bana kalırsa bu koşulları oluşturan kişi suçludur. 

 Hiçbir kitabın sonunu burada yazıp insanların okuma hevesini kırmadım ve bunun için cümleler de haliyle uzuyor. Yine de söylemeden son bir küçük eleştiri de bulunacağım. Betsy, köpeklerinin ölümünden sonra kocası çok üzüldüğü için kendilerine değil de Limpley’lere bir köpek armağan ediyor. Ve kocası kitabın sonuna gelindiğinde bana hiç de bir köpeğin ölümüne çok üzülen biri gibi gelmedi.

 Bunların dışında Stefan Zweig’in kalemine söylenecek bir söz yok. Kuvvetli, gerçekçi ve insan doğasını – psikolojisini gerçekten kavramış bir yazar. Bunu okuruna anlatmakta da oldukça başarılı. Bu öyküsünde genel olarak şüphe ve korku duygusunu ele aldığını söyleyebilirim. Bu kitap Zweig’in çok beğendiğim öykülerinin arasına katıldı.

  Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.🖤  

KÜLLERİNDEN DOĞAN ~ GAELEN FOLEY

 Cehennem Kulübü serisinin üçüncü kitabıyla karşınızdayım. Seriyi şöyle alta bırakıp (önceki iki kitabın yorumu için üzerlerine tıklayınız.) yorumuma geçeceğim:

1)Şeytan Diyor Ki

2)Davetsiz Misafir

3)Küllerinden Doğan

4)My Ruthless Prince

5)My Scandalous Viscount

6)My Notorious Gentlemen

7)The Secret Of A Scoundrel

 Romanımız 1804 İngiltere’sinde başlıyor. Falconridge Kontu Jordan Lennox’un ajan eğitimini yeni tamamladığı yıl 1804.  Jordan diğer ‘kulüp’ üyelerinin aksine sosyeteden izole bir hayat yaşamamayı tercih ediyor, bunun onu daha sağlıklı tuttuğuna inanıyor. Mara Bryce ile de 1804’te bir kır evi davetinde tanışıyor ve birbirlerine tutuluyorlar. Ancak Jordan, sorumluluklarının bilincinde olan bir genç olduğu için görev çağrısı geldiğinde Mara’yı arkasında bırakıyor.

 12 yıl sonra ilk defa bir müzayede de karşılaşıyor Jordan ve Mara. Jordan hala bekar, Mara ise kocasını kaybetmiş ve 2 yaşında küçük bir oğlu var. Neredeyse 30 yaşında olan Mara ve henüz evlilik diyarına adımını bile atmamış Jordan birbirlerini ilk gördüklerinde duydukları heyecana rağmen birbirlerine öfkeliler.

 Oysa Jordan’ın ‘kulüpten’ arkadaşları onun, Mara’ya olan hasretinin farkında hemde 12 yıldır. Onu daha iyi anlamalarını sağlayan şey ise önceki iki kitapta yaşadıkları aşk deneyimi. Ve Mara’nın çok işlerine yarayabilecekleri bir konumda olduğunun da farkında olan kulüp üyeleri, -biraz bahane ederek- Jordan’a Mara ile yakınlaşması için emir veriyor.

  Kitabın aksiyon kısmında olan karakterleri de unutmamak gerekiyor tabi. ‘de Rohan ile Kate’in elde ettiği parşömenler sayesinde uzun bir süredir Özgürlükçülerin elinde olan arkadaşları Drake’i geri alıyorlar ama o, hiçbir şey hatırlamıyor. Hatta onu sadece işkenceden çıkaran bir Özgürlükçüye, James Falkirk, geri dönmek istiyor. Ancak Max, onu evine, annesine götürdüğünde hayallerindeki kızı görüyor: Emily. Arka planda, küçük küçük de olsa onların ilişkilerini de öğreniyoruz.

 Dresden Bloodwell ise önceki kitaplardan daha çok karşımıza çıkıyor ve Londra daha tehlikeli bir yere dönüşüyor. Sadece Özgürlükçüler ve Tarikatın değil, Özgürlükçülerin kendi içindeki mücadele de öne çıkıyor.

 Kitaba genel olarak bakıldığında çok fazla yazım hatası vardı. Açıkçası bu durum beni kitaptan uzaklaştırdı. Oysa ben serideki en beğendiğim kitap kapağına sahip olduğu için çok hevesle başlamıştım. Ancak yanlış yazılan veya yazılmayı unutulan kelimeler olması beni çok itti.

 Her bir kitapta Cehennem Kulübüyle ilgili bilgilendirme yapılması beni sıktı. Evet, yazar da haklı birileri seri olduğunu bilmeden üçüncü kitaptan başladığında okudukları şeyi anlamaları için bu gerekli ama beni bunalttı. Bu nedenle muhtemelen dördüncü kitabı okumak için biraz bekleyeceğim. Oysa kitabın aksiyon kısmı oldukça heyecanlı bir yerde kalmıştı.😓

 Onun dışında bu kitabı diğerlerinden farklı kılan Jordan’ın zekasının daha ağırlıkta olmasıydı. Evet, başarılı bir dövüşçü, her ajan gibi, ancak zekasını diğerlerinden çok kullanıyor. Yine tabiki çoooook yakışıklı, insanın ağzının sularını akıtacak bir adam ve güzeller güzeli, naif, mükemmellik abidesi bir kadın vardı karşımızda.

 Cennetin Ateşi, her ne kadar Cehennem Kulübü serisine ait bir kitap sayılsa da olmadığını öğrenmiş bulunuyorum. Knight Family adı verilen 7 kitaplık serinin ilk kitabı olan The Duke, dilimize Cennetin Ateşi olarak çevirilmiş. Bu durumda Cehennem Kulübü serisi oldukça heyecanlı ve tadı damakta kalan bir yayınevi tarafından yarım bırakılan seriler arasına katılmış oldu. Böylece Cehennem Kulübü serisini dilimize çevirildiği oranda üzülerek bitirmiş oldum. Epsilon yayınevi Gaelen Foley çevirisini en son 2015’de yapmış. Açıkçası serinin diğer kitaplarının çevirileceğine dair inancım yok. Umarım yanılıyorumdur.😓

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın