IKIGAI & Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı ~ HÉCTOR GARCÍA & FRANCESC MIRALLES

” Tutkunuza dünyanın en önemli şeyiymiş gibi kapılmaya hazır mısınız? “

 İnsanlık yüzyıllardır ölümsüzlüğün sırrını arıyor. Bu arayışın bir parçası da ömür uzatmak. Nasıl daha uzun bir ömre sahip olabilirim? Bu sorunun cevabını bilmek isteyen milyarlarca insan var dünyada. Héctor García & Francesc Miralles, bu sorunun cevabını dünyaya uzun ömürlü insanlarıyla ün salmış bir ülkede, Japonya’da arıyor.

 Sabah uyandığınızda sizi yataktan çıkaran şey ikigai, bir hayat amacı edinmek. Hayattaki amacınız ne? Kimsesiz çocuklarla ilgilenmek, dünyayı dolaşmak, insanlara yardım etmek, bir kitap yazmak vs gibi bir amacınız varsa, tebrikler! Ömrünüzü uzatmak için ilk adımı attınız. Bir ikigai, yani hayat amacı sahibiyseniz hayatı öyle kolay geride bırakmayacaksınız demektir.

” Japoncada, İngilizcede olduğu gibi “işi temelli bırakmak” anlamına gelen bir emeklilik sözcüğü yoktur. “

 Japonlar, edindikleri ikigaileri için ömürlerinin son gününe kadar çalışıyorlar ve böyle tutunuyorlar hayata. Bizdeki gibi ben emekli oldum, yaşlandım artık şuradan şuraya yürüyemem, bunu beceremem demiyorlar ve önceden ne yapıyorlarsa yapmaya devam ediyorlar. Böyle süper asırlıklar olarak anılan bir grup çıkıyor ortaya: Dünyanın en yaşlı insanları.

 Héctor García & Francesc Miralles üşenmiyor, bu insanlarla röportaj yapıyor ve küçük bir kısmını kitapta kullanıyorlar. Anladığım kadarıyla bu röportajlarda belgesel yapılacak veya yapıldı.

 ” Beyin cep telefonunun sesiyle ya da e-postanın bildirim sesiyle bir yırtıcının tehdidini ilişkilendirir. ” 

 Telefonunuza bir bildirim geldiğinde en azından şöyle bir irkilmez misiniz? İşte bu, mağara insanlarının hayatlarını tehdit eden bir şey fark ettiklerinde verdikleri tepki. İnsanlar evrimleşerek bu tepkiyi 21. yüzyıla böyle getirmiş. Yani yeni teknoloji insanların daha sık strese maruz kalmasına neden olmuş bir nevi.

 Héctor García & Francesc Miralles, mağara insanı ve modern insanı pek çok açıdan kıyaslamış ve doğrusu her şeye rağmen modern insan, mağara insanından daha kaygılı, daha stresli bir hayat yaşıyor. Bu da aklıma şunu getirdi: Sanırım elimizdeki sağlık bilgilerini mağara insanlarına verseydik, ortalama ömürleri bizim dünyamızdaki en yaşlı insanınkiyle eşit olurdu.

” Hayat çözülmesi gereken bir sorun değildir. “

 Modern dünya, insanları kendi gerçeklerinden, doğasından uzaklaştırır. Tutkularını takip etmek yerine nasıl daha fazla para, güç vs kazanacağına odaklandığı mutsuz bir hayata mahkum eder. İşte bu insan ömrünü kısaltır, onu ikigaisinden uzaklaştırır.

 Victor Frankl’ın logoterapi yöntemi ile ikigaiyi kıyaslıyorlar ve logoterapinin ne yaptığını kısaca şöyle açıklıyorlar: Yaşamak için bir neden bulmanıza yardım eder. Victor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı kitabını okumasaydım eğer bu kıyası pek anlamlandıramayabilirdim. (Ayrıca muhteşem bir kitaptır.) Kendisi Auschwitz’de, orada keşfettiği, logoterapi yöntemi ile hayatta kalmayı başarmıştır.

 Kitapta sadece amaç edinmekten bahsedilmiyor tabii. Sonuçta uzun ömürlü olmanın birçok koşulu var. Shikuwasa, yeşil çay, beyaz çay gibi gıdalar hakkında bilgi veriyor. Tai chi, rajio taiso, yoga, çigong gibi doğu disiplinlerini gayet başarılı ve güzel bir şekilde tanıtıyor okuyucuya. Ben bu disiplinlerden birini okurken kollarımı ne kadar az havaya kaldırdığımı fark ettim. Oysa kitapta da söylendiği gibi, eskiden insanlar, en basit örneğiyle, ağaçtan bir şeyler toplamak için her gün kollarını havaya kaldırıyordu.

 Kitabın sevmediğim yönü ise çok az da olsa emir vermesi; yani onu yapın, bunu yapın demesi. Yazar, okuyucunun kararına karışamaz. Okuyucu, kitabı okur ve kararını kendisi verir. Bu, okuyucuya saygısızlık olarak gördüğüm bir tavır ve ciddi anlamda rahatsız edici buluyorum. Bu nedenle de kişisel gelişim kitapları okumayı sevmem. Bu kitabı okumamın tek nedeni, sıradan bir kişisel gelişim kitabıyla alakası olmadığını düşünmemdi. Ki, değildi de aslında. Japon kültürü ve daha birçok şey hakkında bir sürü yeni bilgi edindim. Bilgi çeşitliliği oldukça yüksek ve akıcı bir kitap.


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

KRAL ARTHUR, MERLİN ve YUVARLAK MASA ŞÖVALYELERİ ~ SİR THOMAS MALORY

Kral Arthur ve Merlin efsanesi hakkında birçok kitap yazılmış, film çekilmiştir. Arthur’un gerçekten yaşamış bir insan olup olmadığı hala belirsizliğini koruyor. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan bu kitap Bilgin Adalı’nın çevirisi ve uyarlamasıyla kısaltılmış bir versiyonu. Orijinali 876 sayfa olarak “Arthur’un Ölümü” adıyla Sel Yayıncılık’tan çıkmış. Meraklılarına duyurulur.🙇

 Tıpkı Arthur gibi, kitabın yazarı Sir Thomas Malory’nin kimliği hakkında da belirsizlikler var. Kendisinin bir mahkum olduğunu söyleyenler olduğu gibi adını saklayan bir soylu olduğunu söyleyenler de var. Bazıları da 20 yıl hapis yatan bir şövalye olduğunu ve kitabı da bu süreçte yazdığını söylemekte. Bizi ilgilendiren kısım 15. yüzyılda yazdığı kitabın 21. yüzyılda hala önemini koruyor olması.

” Merlin, Kral Arthur’un en akıllı, en yakın yardımcısı, en güçlü dostuydu. Kendisinden önce, babası Kral Uther’in de en yakın dostu ve yardımcısı olmuştu. “

 Arthur, Merlin’in büyüsüyle dünyaya gelmiş bir insan olarak tasvir ediliyor kitapta. Ve yine Merlin’in tavsiyesiyle sarayda büyümüyor, kralın güvendiği ailelerden birine veriliyor. Açıkçası neden verildiğini bir türlü anlamadım ama destan bu zaten her şeyi anlamayı, mantığa oturtmayı bekleme, diyerek okumaya devam ettim.😅

 Merlin, sadece bir büyücü değil, aynı zamanda Arthur’un akıl danıştığı birisi. Ona verdiği savaş taktikleri ve öğütlerle Arthur hep kazanıyor. Bu nedenle Arthur’un biraz etkisiz eleman olduğunu düşündüm. Yani etrafında lehine olan o kadar çok olağanüstü şey vardı ki sanki Arthur’un kötü bir şey yapması zaten olanaksız gibiydi.

” En büyük çam ağacından bile uzun boyluydu. Kolları, meşe ağaçlarının gövdesi kadar kalındı. Ağzı bir mağara kadar büyüktü. “

 Bir destan okuduğunuz zaman olağanüstü varlıkların, şeylerin olmaması imkansızdır. Paslı, eski zırh ve silahlarla düşmanlarını yenen şövalye, elinde tuttuğu süreci kişinin ölmemesini sağlayan kılıç kını, cüceler, devler ve tabiki büyücü Merlin gibi birçok destansı öge barındırıyor kitap.

 Arthur’un gücünü vurgulamıyordu bence bunlar, şansını vurguluyordu. Bu tip ögeler yüzünden onun kişi olarak etkisinin çok da olmadığını düşündüm.

” Yuvarlak Masa Şövalyeleri, yanlışları, haksızlıkları düzeltip yasaların gereğince uygulanması için ülkeye dağılırlardı. Sıkıntısı olan herkes, yardım için krala gelirdi. Arthur’un meclisi tüm ülkede, haksızlıkların hiçbir zaman bulunmadığı, gerçeğin, adaletin ve sevginin egemen olduğu bir yer olarak biliniyordu. “

 Yuvarlak Masa Şövalyeleri, sadece Kral Arthur ve Merlin’in hikayelerindeki yan karakterler olarak değil, kendi hikayeleriyle de anlatılıyor. Sir Gareth, Sir Lancelot, Sir Ivaine gibi birçok şövalyenin hikayesini de okuma şansı elde ediyoruz. Böylece okuyucu Kral Arthur’un ülkesini bir bütün ve refah içinde yaşatmak için tek başına savaşmadığını görüyor.

 Bu şövalyelerin hepsi de Arthur’a ölümüne bağlı. Ve bu şövalyeler her hikayenin sonunda tabiki kazanan oluyor.😏 Ve her biri kendi hikayesinin sonunda güzel bir kadın bulup onunla evleniyor. Yani yazar bir şekilde onları ödüllendiriyor.

 Kitapla ilgili son olarak söylemek istediğim şey şu: Uyarlayanın bütün çabalarına rağmen zaman hataları var. Ancak 15. yüzyılda yazılmış bir destan olarak düşününce önemsemiyorsunuz.😅

 En başta da belirttiğim gibi Kral Arthur ve Merlin birçok dizi-film ve kitaba konu olmuş karakterlerdir. Ben sadece 2008 yılında Merlin olarak yayınlanan diziyi izledim ve gerçekten çok sevmiştim. Komik bir dili vardı ve Arthur bir prens, kral olmasına rağmen mükemmel değildi ve Merlin büyücülük hayatına yeni başlıyordu. Birlikte güzel bir ikiliydiler. Çok severek izlediğim bir dizi olmuştu.

 Ardından yetişkinler için Kral Arthur efsanesi olarak Camelot dizisi yapıldı. Ancak ben onu biraz kasvetli buldum ve izlemedim. Eğlenceli olan Merlin ile bu efsaneyi hatırlamayı tercih ettim. Kral Arthur efsanesini merak etmemi sağlayan şey de zaten bu dizidir.


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

RAHEL TANRI’YLA HESAPLAŞIYOR ~ STEFAN ZWEİG

Kitabın içinde üç adet hikaye var: Rahel Tanrı’yla Hesaplaşıyor, Üçüncü Güvercinin Hikayesi ve Ölümsüz Kardeşin Gözleri. Ölümsüz Kardeşin Gözleri‘ni başka bir yayınevinden okuyup yorumladığım için burada aynı şeyleri tekrarlamayacağım. (Ölümsüz Kardeşin Gözleri hakkındaki yazıma ulaşmak için yazının üzerine tıklayınız.)

  Almanca aslından çeviren Gülperi Sert, önsöz ile önce okuyucuyu bilgilendiriyor. Zweig’in beş menkıbesinin üçü bu kitapta mevcut. (Geri kalan iki menkıbe ise Gömülü Şamdan ve Zıt İkizler.) Menkıbe menkıbe dedim durdum peki, nedir bu menkıbe? Türk Dil Kurumu’na baktığımızda menkıbenin tanımı şöyle yapılmış: Din büyüklerinin veya tarihe geçmiş ünlü kimselerin yaşamları ve olağanüstü davranışlarıyla ilgili hikaye. Stefan Zweig menkıbelerini yazarken Rahel ile Yakup’tan, Nuh’un tufanından ve son olarak da bir Hint destanından esinlenmiş.

Rahel Tanrı’yla Hesaplaşıyor

” Bizler biliyoruz ki Yüce Tanrım, ömrümüzün sonbaharı çok yakındadır ilkbaharının, yazı ise hiç uzun değildir; bu nedenle böyle bir sabırsızlık çalkalanır kanımızda, bu nedenle büyük bir açlıkla uzanır elimiz sevdiğimizi almaya ve fani şeylere bile hemen sevinmeye; zaman geçtikçe yaşlanırken, beklemeyi nasıl öğrenelim, bir gecede ölüp giderken nasıl sabredelim, zaman sönmeyen ateşiyle peşimizdeyken nasıl yanmayalım, ölüm arkamızdan koşarken nasıl acele etmeyelim? ” 

 Tanrı, Kudüs’te mabedinin ortasında kendisiyle dalga geçen insanlara daha fazla dayanamıyor ve sabrını yitirip öfkeleniyor. Kendisiyle dalga geçenlere de öfkesini göstermeye karar veriyor. O’nunla iletişime geçmeye çalışanlar olsa da Tanrı, onları görmezden geliyor.

 Taş üstünde taş bırakmayacağı anlaşıldığında ölüler mezarlarından kalkıp Tanrı’ya yalvarmaya başlıyor ve Rahel, Tanrı’nın dikkatini çekiyor.

 Kitabı okumadan önce Rahel ile Yakup’un hikayesini bilmiyordum ve okurken bir yandan Rahel’i anladım ama bir yandan da hiç anlamadım. Benim için oldukça değişik bir hikayeydi.

Üçüncü Güvercinin Hikayesi

” Bugüne kadar hiç kimse görmedi onu, barışı ararken yolunu kaybeden efsanevi güvercini, fakat o hala başlarımızın üzerinde uçuyor, korku içinde, kanatları yorgun. ” 

 Zweig önce Nuh’un Ağrı Dağı’nın tepesinde tufanın bitmesini bekleyişini anlatmış. Bunu anlamak için üç güvercin salmış Nuh: İlk güvercin akşama dönmüş, yedi gün sonra saldığı ikinci güvercin ona gagasıyla bir zeytin ağacının yaprağını getirmiş ve yedi gün sonra saldığı üçüncü güvercin ise hiç geri dönmemiş.

 Nuh artık tufanın bittiğine, dünyanın insanlar için yeniden açıldığına yormuş bunu. Oysa görevini unutan üçüncü güvercinin gelmemek için çok sağlam bir nedeni varmış: Barışı aramak. Stefan Zweig, hikayesi hiç anlatılmayan üçüncü güvercinin hikayesini anlatıyor.



 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

YAŞAMAK İÇİN ~ YEONMİ PARK

 Diktatörlükle yönetilen 25 milyonluk nüfusuyla her gece karanlıkta kalan, açlığın, sefaletin ve korkunun hüküm sürdüğü Kuzey Kore’den kaçan gencecik bir kızın otobiyografisi Yaşamak İçin.

 ” Kuzey Koreliler de Güney Koreliler de aynı etnik kökene sahiptir. Aynı dili konuşuruz- yalnızca Kuzey Kore dilinde “alışveriş merkezi”, “özgürlük”, hatta “sevgi” anlamına gelen sözcükler yoktur. Dile getirebileceğimiz tek gerçek “sevgi” Kimler’e duyduğumuz tapınmadır. ”

 Kim ailesinin liderliğinde yönetilen Kuzey Kore’de insanlar dünyaya geldikleri andan itibaren propogandaya maruz kalıyor. Dinledikleri çocuk şarkılarından tutun da tek kanalda izledikleri haberlere kadar her şeye propaganda karışmış durumda. Güney Kore pis, kötü bir yer olarak anlatılırken Kuzey Kore, dünyanın en güzel ülkesiymiş gibi anlatılıyor halka. Ve dünyanın hiçbir yeriyle iletişim kurma imkanı olmayan halkın buna inanmaktan başka şansı yok. Zaten Güney Kore’ye kaçmanın bedeli kesin idam olurken  bir diğer sınır komşusu olan Çin’e kaçtığınız takdirde idam yerine, insanlık dışı koşulların geçerli olduğu bir çalışma kampına gönderilebilirsiniz.

” Hakkınızda her şey kayda alınır, kayıtlar yerel yönetim bürolarında ve büyük ulusal teşkilatlarda saklanır ve bu bilgi nerede yaşayacağınızı, okuyacağınızı ve çalışacağınızı belirler. ”

  Devlet güvenliği bahanesi öne sürülerek internetin yasak olduğu Kuzey Kore’de halkın, liderlerinin söyledikleri dışında bir şeye inanma ihtimali sıfır. ‘Sevgili liderleri’ onlara düşünmemeyi öğretiyor, giyecekleri kıyafetlere kadar her şeyi birey yerine ‘sevgili liderleri’ seçiyor. Ve onlar da hayatta kalmak için mücadele verirken bunların farkına bile varmıyor. Beyinlerinden önce midelerini doldurmaları gerekiyor.

” Ablamla ben uyuyunca, annemle babam endişeden perişan vaziyette yatar, uyuyamaz, açlıktan ölmememiz için ne yapmaları gerektiğini düşünür dururlardı. ” 

 Açlık, Kuzey Kore halkının (başkent Pyongyang dışındaki halkın) en büyük problemi. Yeonmi açlıktan yediği otlardan, yusufçuk böceklerinden bahsediyor kitapta. Bir insanın 25 milyon insana bunları nasıl yaşattığına akıl ermiyor doğrusu. Yeonmi Park, Kuzey Kore’den kaçış nedeninin açlık olduğunu söylediğinde şaşırdım. Çünkü ben açlıktan önce özgürlüğün geleceğini düşünmüştüm. Ama unuttuğum bir şey vardı: Kuzey Kore halkı özgürlüğün ne olduğunu bilmiyor ki, dillerinde öyle bir kelime bile yokken nasıl özgürlüğü düşünebilirler ki?

 Liderlerinin mistik güçleri olduğuna bile inandırılmış insanlar var orada. Bütün kitapları basan hükümet her birini ince ince propaganda aracı olarak işlemiş. Tarih kitapları yalanlarla doluymuş. Bütün dünyanın bildiğinden farklı şeyler olduğunu iddia ediyorlarmış.

 Özgürlüğün, bireyselliğin olmadığı bir ülke, duyguları bile kontrol edilen bir halk var Kuzey Kore’de.

” Nehir kenarı karanlıktı ama Chaingbai, Çin ötemizde ışıl ışıldı. Dönüp hızla doğduğum yere baktım. Elektrikler kesikti her zamanki gibi, tüm görebildiğim, kapkara, cansız bir ufuktu. “

 Işıklarla kaplı Çin’de insan tacirlerinin eline düşüp, gözlerinin önünde annesine tecavüz edildiğinde anlıyor 13 yaşındaki Yeonmi Park, geldiği yerin kurtulduğu yerden daha bile kötü olabileceğini.

 Muhtemelen Kuzey Koreliler dış dünyayla iletişim halinde olmadığından ve içeride de açlıkla mücadele ettiklerinden başka şeyler düşünmeye vakit bulamadıklarından olsa gerek insanların dürüst olduğuna, iyi niyetli olduğuna dair saf bir inanca sahip olabilirler. Ya da belki de hayatta kalmak için son şansları olduğunu düşündüklerindendir her şeyin safça çıkarsız olabileceğini düşünmeleri.  

 31 Mart 2007 yılında kaçtığı Çin’de 13 yaşında annesiyle insan tacirlerinin eline düşüyor Yeonmi Park ve bir başka cehennem hayatı başlıyor onun için. Ama o, hiç vazgeçmiyor. Gençliğinden, belki de ergenliğinden gözü kara, düştüğü çukurdan çıkmak için tırnaklarıyla tırmanmaya çalışıyor.

 Çinliler, Kuzey Koreli sığınmacıların zor durumundan faydalanılıyor; kadınlar satılıyor, erkekler köle gibi çalıştırılıyor. Sığınmacıların başka çaresi olmadığından seslerini çıkarmadan kabulleniyorlar her şeyi. Seslerini çıkarırlarsa biliyorlar ki sonları ölüm.

” Hanowan Yerleştirme Merkezi’nde bize öğrettikleri ilk şey ulusal marştı. Hepimiz marşı söylemekte çok başarılıydık. Kuzey Koreliler marş söyleme ustasıdır. Geri kalan görevlerse çok daha zordu. ” 

 Hiçbir zaman düşünmüyorlar Güney Kore’ye kaçmayı aslında. Cezasının vatana ihanet suçu sayılmasından dolayı kesin ölüm olduğu bir şey yapmak istemiyorlar. Ancak kimliksiz yaşam artık Yeonmi’nin canına tak ettiğinden dolayı Güney Kore’ye gidip insani şartlarda yaşamak istiyor.

 Binbir zorlukla kaçtığı Güney Kore’de ilk gittiği yer bir hastane Yeonmi’nin. Sağlık kontrolünden geçtikten sonra Kuzey Korelileri sorguladıkları Milli İstihbarat Teşkilatına gidiyorlar.

 Ardından Kuzey Korelilere, Güney Koreli olmayı öğrettikleri Hanowan Yerleştirme Merkezi’ne gidiyorlar. Burada onlara düşünmeyi, özgürlüğü öğretiyorlar, kendi adlarına seçim yapmayı. Onları gerçek bireyler haline getirmek için uğraşıyorlar burada.

” Binlerce diğer Kuzey Koreli gibi ben de evimden kaçıp Güney Kore’ye yerleştim. Mühürlenmiş bir sınır ile yetmiş yıllık bir çatışma ve gerilim sanki bizi hiç ayırmamışçasına Güney Kore’nin vatandaşı sayıldım. “

 Güney Kore’de onu zor bir hayat bekliyor, alışkın olmadığı teknoloji, eğitim sistemi, insanlar. Güney Koreli insanların onu kendilerinden biri olarak görmesi uzun sürüyor. Ya da Yeonmi’nin kendini onlardan biri olarak gösterebilmesi. Bizim Almancılar gibi: Almanya’da Türk, Türkiye’de Almancı.

 Dünyada hakkında en az şey bilinen ülke olma özelliği taşıyan Kuzey Kore’de neler olduğunu öğrenmek için çok kıymetli bir kitap. Taşrayı, sıradan bir şehri, annesini görmek için gittiği çalışma kamplarını ve başkent Pyongyang’ı da görmüş biri olarak Kuzey Kore’yi en iyi gözlemleyen insanlardan birisi Yeonmi Park.

 Yazamadığım onlarca önemli şey var. İnce ince detaylarıyla her şeye değinmiş olması kitabı otobiyografi kitabından bambaşka bir boyuta getirmiş. Azimli ve güçlü bir kadınmış Yeonmi Park. Hayatta kalmak için her şeyi yapmış ve sonunda başarmış.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

LYON’DA DÜĞÜN ~ STEFAN ZWEİG

 Lyon’da Düğün içinde 3 öykü barındırıyor: Lyon’da Düğün, İki Yalnız İnsan ve Wondrak. Yazıma kitaba adını veren ilk öykü Lyon’da Düğün ile başlayacağım.

” Lyon özgürlüğe karşı savaş açmıştır. Lyon artık yoktur. “

 12 Kasım 1793 tarihinde geçiyor öykümüz. Fransız İhtilali başlayalı 4 yıl olmuş. Karşı devrimci ve iç düşman kabul edilenlerin Devrim Mahkemeleri tarafından infaz edildiği bir dönem. Percy’nin ordusuna mensup olan Robert da bu mahkemeler tarafından ölüm cezasına çarptırılıyor.

 Ölüm cezasını beklemesi için mahzenden bozma bir zindana atılıyor Robert. Nefes aldığı son akşamın ilerleyen saatlerinde yeni mahkumlar geliyor ama kimse kimseyle konuşmuyor. Sonra bir kız onu görüyor ve sevinçle kollarına koşuyor.

 Ölüm cezasının kaldırılması için kızın yetkileilere yalvardığı nişanlısı tam karşısında şimdi. O da ölüm cezasına çarptırılmış.

 İki Yalnız İnsan

” Adamın kendisi o kadar çok gizli acılar yaşamıştı ki kıza merhamet etmeden geçip gidemedi. ” 

 Ayağı sakat bir adam, fabrikada çalışıyor. Bir gün iş çıkışında fabrikada Çirkin Jula denilen kızı yolda ağlarken görüyor ve onu bırakıp gidemiyor. Her gün sakat olduğu için ayak uydurup arkadaş olamadığı insanların arasında olmak onun için ne kadar zorsa, kızın arkadaşı sandığı insanlar tarafından küçümsenmesinin de o kadar zor olduğunu anlıyor.

Wondrak

” Fakat doğa bizi yasalarındaki ahenge, uyuma öyle bir alıştırmıştır ki, onun görmeye alışık olduğumuz uyumundaki en ufak bir kayma bizi tiksindirir, korkutur; bu nedenle Yaradan’ın her hatası yanlış yaratılmış bu varlığa karşı -her ne kadar bir haksızlık ise de ne yazık ki çözümü yoktur- içimizde öfke uyandırır. “

 Ruzena Sedlak’ın burnu doğuştan sıradan insanların burnundan farklı. Sıradan insanlar ona bu yüzden Kurukafa adını takıyorlar. Onu rahatsız eden insanlardan uzakta, çok uzaklarda yaşamak için bir iş buluyor. Kont R.’nin herkesten uzakta olan ağaç evine bekçilik yapmaya başlıyor.

 8 yıl sonra üç sarhoş Ruzena’ya tecavüz ediyor ve kız hamile kalıyor. Hamile kaldığı an karar veriyor bebeği öldürmeye, sırf onun da kendisi gibi çirkin doğup ömür boyu insanların alaylarına katlanmak zorunda kalmasını istemediği için.

 Ancak bebek doğduğunda görüyor ki, normal bir bebeği olmuş. O zaman onu öldürmekten vazgeçiyor. Her şeye rağmen diğer insanlara yaklaştırmak istemiyor bebeğini. Ancak bir devlet memuru olan Wondrak gelip bebeğinin kaydını yaptırmasını için ikna ediyor kadını. Babası bilinmeyen bebek, 7 yaşına geldiğinde yine Wondrak’ın Ruzena’yı ikna çabalarının sonucu olarak okula başlıyor. Oysa Ruzena her şeyi olan, onu seven ve gözlerinin içine bakabildiği tek insan  olan oğlundan ayrılmak istemiyor.

 Sonra bir gün savaş çıkıyor ve oğlu Karel’i de askere çağırıyorlar.

 Lyon’da Düğün kitabının arka kapağında şöyle bir paragraf var: “Zweig bu öykülerde toplum dışına itilmiş karakterleri üzerinden insanlık durumunu analiz eder. Karaakterlerinin başından geçenler “yazgı” değil, insanlığın iflasının sonucudur.” Bu yorumu daha açık ve net yapamayacağım için direk yazma gereksinimi duydum.

 Toplum dışına itilmiş karakterlerin kötü insanlar olmasından toplum sorumludur mesajını veriyor son öyküsünde. İlk öyküsünde ise toplum dışına itilmişlerin oluşturduğu küçük bir topluluğu anlatmıştı Zweig. İkinci öyküsünde ise iki dışlanmış insanın birbirini anlayıp birbirine dayanak olabileceğini anlatmış. Yani toplumun dışladıklarının nasıl şeyler yaşadığını, nelere sürüklendiğini yazmış. Ve bunu çok zarif ve akıcı bir üslup kullanarak yapmış.


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

SON MEKTUP ~ ANDRÉ GORZ

 Gördüğünde karşısında hiç şansı olmadığını düşündüğü 58 yıllık yol arkadaşı Dorine Gorz’a ithafen yazmış Son Mektup’u André Gorz.

” Ocak aynın sonunda anneme, doğum günüm için “kendi evim”e, Lozan’a döneceğimi bildirdim. “Peki ama seni orda tutan ne?” diye sordu annem. “Odam, kitaplarım, dostlarım ve sevdiğim bir kadın” dedim. “

 Aktif, dışa dönük, yaşamayı seven hristiyan bir İngiliz kadını ile çekingen yahudi bir Avusturyalı adamın aşkının ürünü bu mektup. Yazılarında Michel Bosquet takma adını kullanan André Gorz’un gerçek adı ise Gerhard Hirsch. Sevdiği kadını, annesinin karşısındaki rahat tavırlarını, küçük asiliklerini izlerken daha da çok seviyor.

 Dorine’i çok sevse bile ilişkilerini resmiyete taşımayı anlamlandıramayor André Gorz. İlişkilerinin bunun mücadelesini verdiğini bile anlayamıyor. Sonra fark ediyor, Dorine olmadan nasıl yaşayacağını bilmediğini.

” Sen ve ben ayrılmaz ikili olarak ün yapmıştık, “Birbirlerine karşı saplantı derecesinde özenliler” yazacaktı daha sonra Jean Daniel. ”

 André ve Dorine, bu dünyada birbirlerine yer açtılar. İki kişinin nasıl bir olduğunu ve bu birliğin nasıl kendilerine yeni bir dünya yarattığını anlatıyor Son Mektup. Pişmanlıklarını, üzüntülerini, karısına hayran kaldığı zamanları, güzel geçen günlerini ve bir kadını nasıl sevdiğini anlatan bir mektup yazıyor André Gorz.

 Onu her zaman destekleyen karısı olmasa başarılı olabileceğine inanmayan ve karısının kıymetini bilen bir adam. Onun kaleminden Dorine’i okuduğunuzda hayran kalmamanız mümkün değil. Onun entelektüel bakış açısını bile geliştirmesine yardım ediyor Dorine.

 İncecik, kısacık bir kitap Son Mektup ama, André Gorz kelimelerini kalemiyle değil yüreğiyle yazdığından olsa gerek insanın içini ısıtıyor. Ve hiçbir sayfada yalan söylediğini de düşünmedim, belki de onlar modern zamanın sen gerçek aşıklarıydı.

” Her şeyi paylaştığımıza inanmak istemiştim; ama sen yaşadığın acıda tek başınaydın. ” 

 Sonra bir gün Dorine’in beyin ve omurilik zarında iltihaplar olduğu ortaya çıkıyor ve ardından da kanser tıklıyor kapısını sevdiği kadının. Sonra bütün hayatları değişiyor Gorz çiftinin.

” Geceleri bazen, boş bir yolda ve ıssız bir manzarada bir cenaze arabasının ardından yürüyen bir adamın karaltısını görüyorum. O adam benim. Cenaze arabasının taşıdığı ise sen. Senin yakılma törenine katılmak istemiyorum; elime, içinde küllerinin bulunduğu bir kavanoz vermelerini istemiyorum. ” 

 André’de Dorine’de sevdiği insanın olmadığı bir dünyada bir saniye fazladan nefes almak istemiyordu. Birbirlerine sahip olmadıkları bir dünyada var olmaları anlamsızdı onlar için.

 Son Mektup 21 Mart – 6 Haziran 2006 tarihinde yazılmıştı. Bu mektup yazıldıktan yaklaşık 1 yıl sonra, 24 Eylül 2007 tarihinde beraber veda ettiler hayata. 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤  

DAVETSİZ MİSAFİR ~ GAELEN FOLEY

Cehennem Kulübü serisinin ikinci kitabı olan Davetsiz Misafir ile karşınızdayım. (Birinci kitap yorumu için tıklayın.) Birinci kitaptaki baş karakterimiz Max’in eğitimli ajan arkadaşlarından olan Warrington Dükü Rohan Kilburn ve Kate Madsen’ın macerasını anlatmış yazar bize.

 Kate Madsen küçük bir kulübede yalnız yaşayan zeki, kitap okumayı seven, sakin ve az sayıda insanla hayatını süren 22 yaşında genç bir kız. Ta ki korsanlar tarafından kaçırılana kadar.

 Bu korsanlar ilk kitabın sonunda Rohan’ı kızdıran korsanlarla aynı olduğundan genç dükü sakinleştirmek için kızı ona hediye ediyorlar.

 Kız, güçlü olduğu tek bakışta anlaşılan yakışıklı ve  hiç şansının olmadığı karizmatik dükün karşısında buluyor kendini. Haklı olarak da bu adamı korkutucu buluyor. Oysa Rohan Kilburn bir tek kadınlara karşı kibar bir dük oluyor. Ve Kate’in kaçırıldığını öğrendiğinde onun için çalışan bu korsanlar kendilerini korkunç bir sonun beklediğini tahmin edebiliyor.

 Rohan’ın da inandığı Kilburn laneti, onun kadınlara gerçekten yaklaşmasına engel oluyor. Teşkilatın düşmanı olan Özgürlükçü büyücü Simyacı Valerian’ın Warrington düklerini sevdikleri kadınları öldürmesi için lanetliyor. Yerel efsanelere göre de bu kadınlar şimdiki düklerden intikam almak istiyor ve hayaletleri Kilburn Şatosu’nda dolaşıyor. Lakabı Canavar olan Rohan’ın buna inanması bana biraz saçma gelse de bu saçma lanet olayını görmezden gelebileceğime karar verdim.😁

 Tarihi aşk romanlarının olmazsa olmazlarından olan kızın adamdan kaçmaya çalışması durumu elbette ki yaşanıyor. Bu kaçış sırasında Rohan, kızın hayatını kurtarınca bütün denklem değişiyor.

 Ben çapkın dükü çok tatlı buldum.😊 Kadınlara karşı olan yumuşak tutumu hoşuma gitti. Ama kitabın sonuna doğru deli divane aşıklara dönmesi beni biraz itti. Ben o kadar çok dillendirmesindense göstermesini tercih ederdim.

 İlk kitaptaki gibi zekice bir kurgu vardı. Ancak daha duygulara yoğunlaşılmış bir kitaptı. Rohan Kilburn sevdiğim bir karakter olsa da Kate maalesef bana sevimsiz geldi. Aslında özgürlüğünü, hakkını savunması hoşuma gitti ancak Rohan’ı parmağında oynatır gibi gösterilmesi hoşuma gitmedi. Sonuçta Rohan güçlü ve özgürlüğünü seven bir adamdı, bir anda bir kadının peşinde kişiliğini yitirmesi beni rahatsız etti. Bunun dışında kitap beni ilk kitap kadar çekmese de yine de bir çok yönden iyiydi. Bu tür sevenlerin okuyabileceği bir kitap.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

11. PERON ~ GÖKHAN DUMAN

 ” 11 numaralı peron özenle hazırlandı. Burası Anadolu’dan gelen işçilerin Almanya’ya ayak basacakları ilk yer olacak. “

 30 Ekim 1961 tarihinde Türkiye ve Almanya arasında yapılan bir antlaşma ile Türkiye’den Almanya’ya akın akın işçi göçleri olmaya başlar. Almanya başta sadece iki yıllığına der, iki yıl sonra herkes geldiği yere geri dönecek. Anadolu bu haberi duyar duymaz hareketlenir. Başta sadece hafta iki gün Münih’e kalkan trenler bir süre sonra her gün kalkmaya başlar. Çok sürmüyor kadınların, erkekler gibi işçi olarak Almanya’ya gitmeleri.

 Takım elbise giymelerini ister bu tren yolculuğuna çıkarken. Oysa herkes onları bekleyen sonun bir işçi tulumu olduğunu bilir. Buna rağmen insanlar komşularından, akrabalarından ödünç alıp giyerler o takım elbiseleri. Onları uğurlamaya gelen Türk memurlar, öğütler verir Almanya’nın işçilerine. Artık kendilerini değil, Türkiye’yi temsil ettikleri söylenir.

” Göçmen işçiler Alman sanayisinin en alt tabakasındaki işlerin başına geçiriliyor. Halihazırda bu işleri yapan Alman işçiler hızını kendilerinin bile anlamadığı bir şekilde bir üst sınıfa itekleniyor. “

 Almanların konuk işçi olarak adlandırdığı işgücü ülkelerine ulaştığında onları 11. peronda bandoyla çiçekle karşılıyorlar. Bir tek Türkler değil 11. perona gelenler; İtalyanlar, Yunanlar, Portekizler de vardı. Bir tek Türkler’in iki yıllık antlaşması vardı ama. Bir de bir tek Türklerin ailelerini yanlarına alma hakkı yoktu. Çünkü dönemin çalışma bakanı Türkler ile çok farklı olduklarını ve iyi bir işbirliğinin olmayacağını düşünüyordu. Ama iki sene sonra ilk Türklerin dönme vakti geldiğinde her şey değişti.

 Göçmen işçilerin gelişiyle Alman işçiler daha üst pozisyonlara daha kolay tırmanır oluyor. Bir Türk erkek işçi aynı bantta çalıştığı Alman’dan daha az para alıyorken bir Türk kadın işçi aynı bantta çalıştığı Türk erkek işçiden de düşük para alıyor. Oysa Almanya’nın üretim bantlarını onlar çalıştırıyor.

” Göçmen işçilerin çalıştığı bir fabrikada hırsızlık olayları olmasın diye farklı dillerde uyarı tabelalar hazırlanıp fabrikanın duvarlarına asılıyor. İçlerinde Türkçe olmadığı Bonn’daki hariciyeler sokağında bile konuşulup duruyor. “

 Çalışma bakanının istemediği Türkler, patronların gözdesi oluyor. Çalışkan ve terbiyeli olmalarıyla göz dolduruyorlar. Hırsızlık da yok Türklerde. Çünkü bizde harama el uzatılmaz. Tembellik etmek, kötü şeyler yapmak bize yakışmaz. Biz böyle büyürüz. Onlar da böyle büyüdü ve Almanya’ya gitti. Giderken de kendilerini değil, koskoca bir ülkeyi temsil ettiklerini söylediler onlara. Artık hiç yakışık almazdı böyle şeyler. Ve bunlar sayesinde/yüzünden 2 yıllık sınırlama kalkıyor.

”  İşyerinde Alman arkadaşları tarafından boynuna ip bağlanarak kapıya asılan, ardından yerlerde sürüklenen Mümin Çakar; on bir yaşındaki Lothar ve on iki yaşındaki Thomas tarafından boğulan Kerim Güldüren, Ulm’da öldürülen Türk işçisi Seyfi Öztürk, Stuttgard civarında oğlunu ararken demir çubukla dövülen, kırk dört yaşındaki Sudi Battal Koparan’ın isimleri dolaşıp duruyor ekranlarda. “

 Alman halkında özellikle Türklere karşı bir yabancı düşmanlığı başlıyor yıllar sonra. İşsizlikten göçmen işçileri sorumlu tutuyorlar. Yetkililer artık göçmen işçileri göndermenin yollarını aramaya başlıyor. Oysa yıllar önce çiçeklerle karşılamışlardı onları. Almanya’yı ayağa kaldıran işçilerdi onlar. Almanya onların omuzlarında yükselmişti. Şimdi ne değişti?

 Almanlar evleri kundaklamaya başladığında Türk ailelerin korkuları da büyüdü. Bir bir geri dönüş başladı ‘Alamancı’ olarak anıldıkları memleketlerine.

 Gökhan Duman’ın yumuşacık üslubuyla göçmen işçilerin durumunu anlatıyor okuyucuya. Arka planda ilk gidenlerden olan İbrahim işçinin hikayesiyle birlikte tarihi gerçek tanıklarıyla anlatıyor. Ülkelerinin zenginleri olan ‘Alamancıların’, nasıl çalıştıkları ülkenin hor görülenleri olduğunu anlatıyor. Ve bunu sevdiklerine hiçbirinin sezdirmeyişini. Nasıl insanların evlatları olduğumuzu bir kere daha hatırlatıyor yazar bize bu kitapla. Sıradan bir tarih kitabı değil 11. peron. 11. peron, yaşanmışlıkların kitabı.


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

KIZIL ~ STEFAN ZWEİG

” Şimdi artık bir adam sayılırdı, anca gülen bakışlara katlanmayı bile bilmiyordu henüz, yaşamın gerektirdiği gibi güçlü ve acımasız olmayı bilmiyordu. “

 Bertold Berger 18 yaşına yeni girmiş, taşradan Viyana’ya tıp fakültesine gitmek için gelmiş çekingen bir insan evladı. Sonbahar’da geldiği Josefstadt’ta oda bakıyor ve kendine uygun bir yer buluyor. Yan odada oturan komuşusu bir avukat Berger’in. Adı Schramek.

 Berger kendini yeni tuttuğu odasında hüzünlü ve yapayalnız kalmış hissettiğinde komşusu Schramek’in yanına gidiyor. Onun, daha doğrusu birisinin arkadaşlığına ihtiyaç duyuyor. Yalnızlığa katlanamıyor Berger.

 O geceki konuşmayla Schramek, delikanlıyı kendine hayran bırakıyor. Ve Berger, güçlü kuvvetli arkadaşının yanında kendisini güçsüz kuvvetsiz bir çocuk gibi görmeye başlıyor. Zaten Schramek de onu öyle çağırıyor: Çocuk.

” Bastığım her taştan nefret ediyorum, odamdan, karşılaştığım insanlardan nefret ediyorum, şiddetli soğuğun nemiyle yüklü kirli havayı solurken işkence çekiyorum. ”

 Berger, geldiği bu yeni şehirde hor görüldüğünü hissediyor. Ne zaman odasından çıksa kendisini küçük gören insanlarla bir araya geliyor gibi hissediyor. Bu yüzden de tek arkadaşı olan Schramek’in yanına gidiyor sık sık.

 Berger, kendini bir kapıya kadar gelip içeri alınmıyormuş gibi hissediyor. Şehrin kültürüne, o kültür içinde büyüyen insanlara ayak uyduramıyor. Ve bu da canını acıtıyor. Kendi kuzenlerinin bile yanında rahatsız hissediyor Berger.  

 Sonra bir gün Schramek’ten uzak durmak zorunda kalıyor. Böylece koca şehirde, küçük odasında hayalleri yıkık dökük ve yapayalnız kalakalıyor.

 Üniversiteyi ailesinden uzakta okumuş olan herkes bilir o Berger’in düştüğü boşluğu. Yabancı bir şehir, yabancı insanlar, yalnız bir hayat. Kimse yoktur o şehirde kendinizden başka güvenebileceğiniz. Tabi en başta. Sonra okul arkadaşlarınız aileniz oluverir. Çünkü kimsenin ailesi orada değildir ve içinizden birine bir şey olsa önce sizin koşmanız gerekir. Çünkü orada birbirinizin ailesi olursunuz.Ancak Berger, bunları öğrenemiyor maalesef. Çünkü o, insanların arasına karışacak kadar cesur değil.

 Berger, bulduğu tek dala tutunmak istiyor: Schramek. Peki o dal sandığı kadar sağlam mı? Ya da sağlam olmadığını bile bile neden inatla bir tek o dalı tutmaya devam ediyor Berger?

 Zweig, yazık bir ergeni ele almış bu kitabında. Kısacık sayfalara aşkı, acıyı, hayal kırıklıklarını, hasreti, umudu, mutluluğu ve daha nice duyguları sığdırmış yine. Kızıl, aslında bir kendini arayış hikayesi diyebilirim.


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

ZAR ADAM ~ LUKE RHINEHART

 Şansa inanır mısınız? Peki onu bir Tanrı olarak kabul edebilir misiniz? Zarlar çoktan atıldı, seçenekler neler? 🎲

” Bütün güç zarlardaydı. Bu da bana yeterdi ama zarlar neye karar verecekti acaba? Her şeye karar verebilirlerdi.
Her şeye mi?
Her şeye. “

 Luke Rhinehart bir pskiyatr ve bir Zar Adam. İlk Zar Adam. Ve bu kitap da otobiyografisi. Ayrıca Zar Adam kitabı kendisiyle aynı adı taşıyan serinin de ilk kitabı. Seriyi şöyle bırakıyorum:

1) Zar Adam

2) Zar Adam’ın Peşinde

3) Piç Fantazi

4) Est

(Bu kitapların dışında Zar Kitabı başlıklı bir kitabı daha olduğunu da belirteyim.)

 Luke Rhinehart aslında George Cockcroft’un takma adı. Kitaplarını bu isim altında yazıyor. Ve Zar Adam kitabında kendi hayatının gerçeklerini anlattığını söylüyor.

 Peki ne bu Zar Adam’ın olayı? Hayatındaki her şeye zar atarak karar veren kişi Zar Adam’dır. Nasıl yani? Şöyle ki 1’den 6’ya kadar seçenekler verilir ya da daha basit olarak çift-tek gelme olasılığına seçenekler verilir. Örneğin çift gelirse bugün mutlu bir insan olacağım, tek gelirse bütün gün kedisi yeni ölmüş biri olacağım gibi. Zarlar atılır ve sonuca göre o gün kim olacağın belirlenir.

 Peki nedir bunun amacı?

” Azınlık dürtüleri kişiliğin zencileridir. Kişiliğin kuruluşundan beri özgürlüğün tadına varamadılar onlar, hep görünmez adam olarak kaldılar. ”

 Doktor Rhinehart, herkesin farklı farklı istekleri olduğunu ancak bunların kişiliğin baskın yönü tarafından baskılandığını düşünüyor. (Ve bu konuda tamamen de haklı olduğunu düşünüyorum.) Bu baskının ortadan kalkmasıyla modern insanın mutsuzluğununda ortadan kalkacağına inanıyor. Çünkü ona göre tek yönünü kullanabilen insanlar, farklılıklarla dolu olan modern zamana uyum sağlayamıyor ve bunun sonucunda da doğal olarak mutsuz oluyor. Bunun içinde insanların içindeki en küçük dürtülere bile ortaya çıkmaları için şans verilmesi gerektiğini düşünüyor. Yani temelde amacı kişilik denen şeyi parçalayarak insanları tahmin edilemez bireyler haline getirmek.

” Canım çok sıkıldığı zaman beni tutan bağlardan kurtulup rüzgarın önünde uçmak istiyordum ama bağlar daha çok sıkılıyor, göğsümdeki çapa içime daha çok gömülüyordu. Kendi ağırlığım kaçınılmaz ve ebedi idi. ”

 Luke Rhinehart, aslında sadece canı sıkılmış bir adamdı. Onu motive edecek bir güçlük, bir arzu, yaşama motivasyonu yoktu. Ancak bulduğu bu zar fikriyle hayatını karmakarışık ederek, onu sürprizlerle dolu hale getirdi. Çünkü zar hayatına girdikten sonra hiçbir kararını deneyimlerine ya da mantıklı nedenlere dayanarak vermiyor, her şeye zarların karar vermesine izin veriyordu. Böylece üzerindeki sorumluluklardan kaçmanın da bir yolunu bulmuştu aslında. Buna ben değil, zarlar karar verdi, diyerek suçu hemen zarların üstüne atabiliyordu. Sonuç olarak suçluluk duygusu artık Rhinehart’a yabancılaşıyordu.

” Zincirleri kırmak, alışkanlıklardan kurtulmak için neler yapmıyoruz ki? Ama eski benliklerimizi de kendimizle beraber sürükleriz ve onlar da bizi tüm deneyimlerimizde katı çerçeveleri içinde tutmak isterler. “

 Aslında kullandığı zar bazı şeyleri hem sembolleştiriyor hemde somutlaştırıyordu. Seçenekleri yüklediği rakamlar onun arzularını sembolleştirirken, zar atıldığında karşısına çıkan rahat o isteğini somutlaştırmasını sağlıyordu. Ve Luke Rhinehart, gerçekten de zar ne derse onu yapıyordu.

 Zar Adam’ın Göbeklitepe’den bağımsız olmadığını düşünüyorum. İnsanlar her şeyden önce bir tapınak kurup kendilerinden yüce ve kutsal bir varlığa inanma ihtiyacı duyduğu için var Göbeklitepe. Zarlar da Luke için Göbeklitepe’yle aynı şey haline geliyor. Luke da kendisinden yüce ve bilgili bir şeye inanma ihtiyacı içinde çırpınan bir adam bana kalırsa. Çünkü bir hiçliğin ortasında kalakalmış bir adam aslında o.

 Yeni bir din geliştiriyor Luke Rhinehart. Ancak bunu çok kendine özgü bir yöntemle yapıyor. Öyle ki insanlar onun şizofreni olmasından şüphelenmeye başlıyorlar.

 Bir ara meslektaşı Doktor Jake Ecstein’a terapiye gidiyor. Jake, bu terapilerde Luke’un babasıyla sorunları olduğu için böyle davrandığını düşündüğünü söylüyor. Ve ben açıkçası bu düşüncenin yabana atılmaması gerektiğini düşünüyorum, ama kitabın yazarı Luke olduğu ve bu konuyu deşmek istemediği için kitapta da önemsenmeden geçilmiş.

 Kitap 464 sayfadan oluşuyor ve oldukça dolu olduğu için 464 sayfa okuduğunuzun farkına varmakta hiç zorlanmıyorsunuz.😅 Oldukça dolu dolu ve sürükleyici bir anlatımı var. Ve aslında zeki ve canı sıkılmış bir adamın hayatını nasıl sıradışı hale getirdiğini okuyorsunuz. Okurken bir Zar Adam olmak için insanın aklını çeldirmiyor değil de.😁 Yani kışkırtıcı ve eğlenceli de bir kitap. Yazarın zekasını takdir etmemek mümkün değil. Son olarak yazarın kitabı için kendi söylediklerini de şuraya bırakıyorum:

” Ve sen bunları okuyan Okur, iyi dostum ve çılgın okurum, sen de aslında bir Zar Adamsın. Bu kitabı buraya kadar okuduğun için, burada portresini çizdiğim kişiliği, yani Zar Adamı ruhunda taşımaya mahkumsun aslında. Sen çoklu bir kişiliksin ve onlardan biri de benim işte. Ben senin içinde bir pire yarattım ve o seni ölene kadar kaşındıracak. Ah, Okuyucu, aslında benim doğuşuma asla izin vermemeliydin. ”



 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.🎲 

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın