GEÇMİŞE YOLCULUK ~ STEFAN ZWEİG

 ” Ah, dün ve bugün arasına giren o karanlık, sonsuz yıllar, iki kıyı, iki yürek arasındaki kurşuni deniz! ” 

 İlk kez 9 yıl önce karşılaşmıştı kadın ve adam. Daha ilk gördükleri anda birbirlerine tutulmuşlardı. Ancak bu yasak bir aşktı.

 Adam, zoraki geldiği bu zengin evinde kendini eşyalar tarafından bile ezilmiş hissedeceğine eminken aynı zamanda özel sekreteri olduğu profesörün karısı olan ev sahibesi, minnettarlığı ve samimiyetiyle bunu engelliyor.

” Sahip olduğu tek ceketi, geniş ve heybetli gardırobun içinde darağacındaki idamlık gibi gülünç bir halde sallanıp duruyordu şimdi. “

 Ludwig fakir bir delikanlı olarak bu zangin evlerinde çok çalışmış ancak bütün bu evlerde kendini rahatsız hissetmiş. İşine dört elle sarılmış ve her zaman güvenilir bir çalışan olmuş. Bu nedenle de profesör rahatsızlandığında özel sekreteri olması için Ludwig’i seçer. Ludwig bu teklifi zenginlikten nefret ettiği için reddetse bile sonunda o zengin evine girmek zorunda kalıyor. Nefret etiiği her şeyin tam ortasına dalmak gibi bir şeydi bu, onun için. Ta ki o kadınla karşılaşana dek.

 Kadın ilk gördüğü anda Ludwig’i kendine hayran bırakıyor. Ancak bu yasak adamın elini kolunu bağlıyor.

” Ama aşk, bir cenin gibi bedenin karanlıklarında acıyla dönüp durmaktan kurtulduğu, nefes ve dudak aracılığıyla kendini zikir ve itiraf edebildiği zaman gerçek aşktı. “

 Ludwig, hayranlığının aslında aşk olduğunu ancak ve ancak kadından ayrılmak zorunda kaldığında anlıyor. Bu zorunluluk kısa bir süreliğine ikilinin duygularını yaşamasını sağlasa da, daha sonra ayrı kaldıkları yıllara kafa tutmalarına yetecek mi?

 52 sayfalık bir anlatıyla insana aşkı sorgulatıyor Zweig. Onun liderliğinde küçük bir yolculuğa çıkıyor okuyucu. Çok etkileyici ve özel bir metin. Bu kısa anlatının el yazması Stefan Zweig’in ölümünden çok sonra, 1970’lerde bulunuyor. Aşka dair okuduğum en güzel metinlerden birisiydi. Aşkın, aşığın halini ve küllenmesini anlatıyor Zweig. Peki ya aşk küllerinden yeniden doğabilir mi? Bu sorunun cevabı her bir okuyucuda gizli.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ ~ MARGARET ATWOOD

 The Handmaid’s Tale, dizisi ile hem okuyucuların hemde dizi seyircilerinin dünyasında büyük bir ün sahibi oldu. Ancak ben her zaman olduğu gibi kitap, diziyi döver diyerek hem diziyi izledim hem kitabı okudum. Doğrusu dizi daha iyi olamaz gibi geldi bana, ama kitap, tabiki de diziyi döver. 😁

 Margaret Atwood, ütopya ve distopyayı birleştirerek  ‘üstopya’ adını verdiği romanlar yazıyor. Açıkçası ben bu kitabın ütopik bir tarafını göremedim. Benim için tamamen distopik bir kitaptı. ☁

 Gilead Cumhuriyeti oldukça katı bir şekilde yönetildiği için insanlar fısıldayarak konuşmaya, içlerinden geçenleri anlatmaya korkuyorlar. Kitabımız da zaten Fredinki’nin (dizide Offred) monologlarından oluşuyor aslında. Karakterimizin asıl adı June, ancak Komutanı Fred’in damızlık kızı olduktan sonra Fredinki oluyor. Hiçbir Damızlık Kız birbirinin gerçek adını bilmiyor. Çünü gerçek adlarını birilerine söylemek rejime isyanla eş anlamlı ve bunun sonu da duvarda asılmak. Ve June, her şeye rağmen yaşamak istiyor.

” Birden fazla özgürlük çeşidi vardır, derdi Lydia Teyze.* Bir şeyler yapma ve bir şeylerden sakınma özgürlüğü. Anarşi günlerinde, bir şeyler yapma özgürlüğü vardı. Şimdiyse size sakınma özgürlüğü veriliyor. Azımsamayın bunu sakın. “

 (*Lydia Teyze, Kırmızı Merkez’de Damızlık Kızları eğiten kadın.)

Anarşi günleri ile kastedilen zaman diliminin günümüz olduğunu söyleyebiliriz. Kadınların erkeklerle eşit olduğu günler kastediliyor yani. Sakınma özgürlüğü nedir peki? Hiçbir erkek yolda yürürken size laf atamaz mesela. Çünkü sonunda kesinlikle kötü bir şeyler olur. Bu güzel evet, kadınlar yolda rahatsız edilmeden yürüyebilirler. Ama o yolda nasıl yürüyorlar? Bir kere yolda yürümek için kesinlikle belirli saatleri var, başları eğik olmak zorunda. Ayrıca Damızlık Kızlar ikili gruplar halinde yürümek zorunda ki birbirlerini gözetleyebilsinler. Muhteşem bir gözetleme sistemi kurmuşlar. Herkes, herkesi ispiyonlayabilir; kimse güvenilir değil.

 Özgürlük ve insanların asimile edilmesi kitapta çok net aktarılmış. Bir gün alışveriş yolundayken bir grup turist görüyorlar. Etek boyu hemen diz altında, topuklu ayakkabı giymiş, siyah saçlı, kırmızı rujlu Japon turistler June’u ve alışveriş arkadaşını hem büyülüyor hemde tiksindiriyor. Sonra da şöyle düşünüyor: ” Büyülendik, ama tiksindik de. Çıplak gibiler. Çok kısa sürmüş fikrimizi değiştirmemiz, bu tür şeyler hakkında. Sonra düşünüyorum: Eskiden bende böyle giyinirdim. Özgürlüktü bu. ”

 ” Şimdi bütün çocuklar isteniyor, ama herkes tarafından değil. ” 

Gelelim Damızlık Kızlar’ın varlık amacına: Bir şeyler yapma özgürlüğü varken nüfus tehlikeye girmiş. Gerek doğum kontrol yöntemleri gerek kürtaj ve gerekse besinlerdeki maddelerden dolayı doğum ve sağlıklı doğum azalmış. Gilead Cumhuriyeti doğum oranını arttırmak bahanesini temel alarak kadınların bütün haklarını ellerinden alıyor ve onları erkeklerin insafına bırakıyor.

 Tabi Damızlık Kızlar’ı hem erkeklerin hemde Eşler’in insafına bırakıyor. Evli ve yüksek konum sahibi ancak çocuk sahibi olamamış çiftlere Damızlık Kızlar atanıyor. Onlardan çocuk doğurup, aileye bırakıp başka bir ailede aynı şeyi yapmaları bekleniyor. Ve çocuğu olan kişiler diğer herkes tarafından hasetle karşılanıyor. Çünkü sonunda çocuk sahibi olan adam daha da yüksek bir mevkiye kavuşuyor, hayat standartları yükseliyor.

” Ne mezar taşlarına ne de kiliseye iliştiler. Onları rahatsız eden şey, daha yakın tarih. “

Gilead Cumhuriyeti geleneksel değerlere dönüyor. Cumhuriyet dediğime bakmayın, lafta cumhuriyet. Erkek egemenliğini geri getirip kadınları ikinci ve Damızlık Kızları da üçüncü sınıf vatandaş yapıyorlar resmen. Yazmayı bırakın okumayı bile yasaklıyorlar kadınlara. Kadını kendi vücudundan tiksindiren bir anlayış yaymayı amaçlıyorlar. İnsanları beynini adım adım yıkıyorlar. Kutsal kitapları İncil’de yazmayan şeyleri yazıyormuş gibi yayıyorlar. Ki bunlar her zaman kadınların kötülüğüne oluyor.

 Yazar vaiz verenleri önceki zamandaki işadamlarına benzetiyor. Bunu okuduğumda ilk aklıma gelen şey savaş çıktığında insanlara cennetten toprak satan din adamlarıydı. O zamanlara dönülmek, insanlar, özellikle kadınlar kontrol altına almak isteniyor.

” Umut yok. Nerede olduğumu biliyorum, kim olduğumu ve günlerden ne olduğunu. Böylece sınıyorum kendimi, aklım başımda. Akıl sahip olunacak değerli bir şey; bir zamanlar insanların para biriktirdiği gibi biriktiriyorum onu. Saklıyorum, zamanı geldiğinde, elimde yeteri kadar olacak. “

 Umut yok dese bile zamanı geldiğinde diyerek içinde bir umut besliyor June. Zaten başka nasıl aklını kaçırmadan yaşayabilir ki?

 Öncelikle bazıları için büyük bir spoiler kabul edilebilecek bir şey söyleyeceğim; bu bir kurtuluş kitabı değil. Durum kitabı. İçinde kurtulmak için örgütlenme, hararetli tartışmalar yok. Elbette rejim içinde olan ufak tefek hareketlilikler aktarılıyor ancak bu kitap özellikle bunları anlatmak için yazılmamış.

 Bunun dışında ben dizide June karakterini hiç sevmemiştim, hatta uyuz olmuştum. 😁 Çok hareketsiz ve şapşal gelmişti bana. Ama okuyunca anladım içindeki hareketliliği, bedenini uysallaştırıp içinden nasıl isyan ettiğini.

 Kitabın özellikle kadınlar tarafından okunması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü günümüzde de kadın ve erkek bir mücadele içinde, bu kadar keskin değil tabiki. Ancak kadınları kendilerine getirecek ve bence haklarını daha da tutkulu savunmalarını sağlayacak muhteşem bir kitap Damızlık Kızın Öyküsü.

” Nolite te basterdes carborundorum. “*

*O piçlerin seni unufak etmelerine izin verme.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

HER YERDEN ÇOK UZAKTA ~ URSULA K. LE GUİN

 Ursula K. Le Guin’in 1976’da yazdığı ve orijinal adı Very Far Away from Anywhere Else olan romanı 1995 yılında dilimize çevirilmiş. Bu sefer sıradan, dünyalı bir ergeni anlatmaya karar vermiş.
Owen Thomas Griffiths. 17 yaşında, 1,67 boyunda bir ergen. Zeki ve diğer insanlarla bütünleşmeyi pek beceremeyen bir yapısı var. Yani sürü psikolojisine pek dahil olabilen birisi değil. Maalesef 17 yaşındaysanız ve diğerlerine uyum sağlayamıyorsanız hayat çok zordur. Guin, bu kitabında bir ergenin iç çatışmasıyla gruba aidiyet kavramını tartışıyor diyebilirim.

” Siz beni göremezsiniz. Tek gördüğünüz, bizdir. Biz, biz isek güvendeyizdir. Ve eğer Biz, Sen’i tek başına görürsek, şansın da varsa görmezlikten geliriz. Ama şansın yoksa seni taşa tutabiliriz. “

Owen, içten içe farklılaşma ihtiyacıyla dolup taşsa da bunu diğerlerine belli etmemek için elinden geleni yapıyor. Ergenlikte iki önemli ihtiyaç vardır: Bir yere ait olmak ve farklılaşmak. Birbirine paradoksal kavramlar olarak görülse de aslında her ikisi de eşit derecede önemli şeylerdir. Hem bir yere ait olabilmek hem de farklılaşmayı başarabilmek gerekir. Bunu şöyle örnekleyebilirim sanırım: Ailenizin dört kuşağı da beyin cerrahı ama siz arkeolog oluyorsunuz; bu durumda siz hala o ailenin bir üyesisinizdir ama farklılaşmışsınızdır gibi. Owen da hem farklılaşmak hemde bir yere ait olmak istiyor.
Cinsiyet rollerini sorguluyor ve çağın dayatmalarına isyan ediyor, genç Owen. İnsanlar, ergenlerin çok kıymetli düşünceleri olduğuna inanmaz. Oysa ergenler yaşadıkları toplumların, çağın kanayan yaralarını, kusurlarını görür ve bunlara isyan eder. Ergenlik, insanların en duyarlı olduğu dönemdir. Çünkü ne kaybedecek bir şeyleri olduğunu düşünürler ne de korkuları vardır. Owen da okurlara toplumun ve çağın kusurlarını gösteriyor.

” Okulu bitirmem, Eyalet Üniversitesi’ne girip bir iş bulmam, elli yıl daha yaşamam için hiçbir neden göremiyordum ama program buydu. ” 

Diğer insanların onu belirlemesine izin vermek istemiyor, Owen. Bunun için pasif agresif bir tavır alıyor da diyebilirim. Oysa annesi ve babası bunları görmezden geliyor ve tek çocukları olan Owen’ı istedikleri gibi şekillendirmek için uğraşıyorlar. Owen’ın üniversite için nereye gitmek istediğinin bir önemi yok annesi için. O, oğlunun kendisininde gittiği ve güvenli gördüğü Eyalet üniversitesine gitmesini istiyor. Ya da babası için oğlunun bir araba isteyip istemediğinin önemi yok. O, oğluna bir araba alıp, sıradan bir Amerikalı ergen gibi davranmasını istiyor.
Kitapta benim içimde bir yerlere en çok dokunan Owen’ın şu cümlesiydi:

” Daha yıllarca yaşamam gerekiyor, bunu nasıl becereceğimi bilmiyorum. “

Sonra bir gün, bir kız çıkıyor karşısına ve Owen, gerçek bir arkadaş ediniyor. Yalnız olmadığını fark ediyor.
Ursula K. Le Guin adına güvenerek aldığım bir kitaptı ve kesinlikle aldığıma çok memnun oldum. Bazen insanların kendilerini anlaması için okuması gereken kitaplar vardır. Bu , kesinlikle onlardan birisi.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

EVCİLİK OYUNU ~ ELİZABETH BOYLE

 Orijinal adı “Something About Emmaline” olan kitap, sahtekar bir kızla, zeki ve sıkıcı bir baronun birbirini yola getirme hikayesini anlatıyor diyebilirim. Evcilik Oyunu, Elizabeth Boyle’un The Bachelor Chronicles serisinin de ilk kitabı. Aslında 8 kitaptan oluşan serinin sadece 5 kitabı dilimize çevirilmiştir. Seriyi şöyle bırakıyorum:

1)Evcilik Oyunu
2)Serserim Benim
3)Mektubumu Aldın mı?
4)Siyah Elbisenin itirafları
5)Kırmızı Elbisenin Hatıraları

 Emmaline, Baron Sedgwick’in 5 yıllık mükemmel karısıdır. Ancak kendisi hasta olduğu için seyahat edemiyor. Baron Sedgwick, taşrada babaannesiyle otururken gazetelerde karısının alışveriş haberlerini aldığında hızla Londra’ya doğru yol alır. Bu imkansızdır! Çünkü Emmaline, aslında Baron Sedgwick’in 5 yıl önce, hovarda arkadaşı Jack ile uydurduğu hayali bir kadındır!
 Böylece en başından kitap kendini diğer tarihi aşk romanları arasından sıyırıyor ve size eğlenceli bir dünyanın kapılarını aralıyor.
 Peki Baron Sedgwick, yani Alex, bu hayali kadını 5 yıl boyunca saklamayı nasıl beceriyor? Daha önce belirttiğim gibi, Emmaline hasta olduğu için seyahat edemeyen bir karakter. Bu yüzden de Londra’dakiler onun taşrada olduğunu düşünürken, taşradakiler de Londra’da olduğunu düşünüyor.
 Alex hızla Londra’ya gidip gecenin bir vakti yatak odasına girdiğinde neredeyse sevgili karısı Emmaline tarafından vuruluyordu. Çok sevdiği karısını omzuna atıp kapı dışarı etmek üzere kapıya ulaştığında kuzeni Hubert ve karısı Leydi Lilith ile karşılaşmalarıyla kader ağlarını ördü.🕸😁
 Hubert, Alex’in açığını bulup onu mahvetmek için yer arayan ve baronluğun kendi hakkı olduğuna inanan biri olduğundan Alex, karısıyla tıpış tıpış yatak odasına geri dönmek zorunda kalır. Ve maceraları da böylece başlar.
 Yine güzel bir kadın ve yakışıklı bir adam var karşımızda. Ancak bu sefer adamımız muhteşem karizmatik, kaslı ve güçlü bir adam değil. Aksine Sedgwick oldukça planlı ve sıkıcı bir adam olarak tasvir edilmiş. Ancak Emmaline’ın hayatına girmesiyle sıkıcılığından kurtuluyor ve usta oyunculuk yeteneklerini konuşturmaya başlıyor. 🎭

” Çünkü aklı başında olmak, ona asla Emmaline’ın serseri kalbini kazandırmazdı. ”

 Kitapta geçen bu cümlü aslında ilişkilerin de küçük bir özeti. Her ilişki insanı değiştirir. İlişkiler insanların konuşarak ya da konuşmayarak birbirlerini belirlemeleriyle yaşanır. Ve bu ilişkide Emmaline, Alex’i oldukça belirgin bir biçimde belirliyor. Alex de bu belirlenmişlikten memnun olduğu için ilişkileri sürüyor.
 Akıcı ve eğlenceli bir kitaptı. Yer yer yüksek sesle güldüğüm oldu. Tarihi aşk romanı severlere tavsiye edilir. 😉

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

SUÇLUYORUM ~ ÉMİLE ZOLA

 Suçluyorum, döneminde Fransa’nın toplumsal sorunlarını ele alan ünlü yazar Émile Zola’nın, Dreyfus Davası’ndaki duruşunu anlatıyor.
 Dreyfus Davası nedir, diyenler olabilir. Tahsin Yücel, çevirisini yaptığı mektuptan önce bir sunuş ve öncesi bölümüyle Dreyfus Davası’nın okuyuculara açıklıyor. Yahudi kökenli bir subayın casuslukla suçlanmasıyla başlar Dreyfus Davası. Suçsuz olmasına rağmen delil karartmalarıyla sürgüne gönderilir Dreyfus. Ancak onu suçlayan albayın yerine dürüst bir subay olan Georges Picquart geldiğinde yapılan sahtekarlık fark edilir. Ancak Picquart’ın komutanları ” Bir Yahudi, Şeytan
Adası’nda kalmış, kalmamış, bundan sana ne, ” der. Bu cümle dönemin faşist ruhunu yansıtıyor. 1890’lı yılların sonu ve Birinci Dünya Savaşı’na çok az kalmış bir dönem. Birinci Dünya Savaşı’nın temel nedenlerinden birinin milliyetçilik olduğunu biliyoruz. Ve 21 yıl sonra başlayan İkinci Dünya Savaşı’nda da Yahudilerin katledildiğini biliyoruz. Yani o dönemde insanlarda kendilerinden farklı olanlara karşı bir öfke vardı ve bu komutanlar da o öfkeyle Dreyfus’ü Şeytan Adası’nda tutmakta sakınca görmedi.
 Ancak toplumun bir kısmı bu duruma müdahale ettiğinde gerçek şüpheli Esterhazy 10 Ocak 1898’de yargılandı. Esterhazy 3 dakika içinde oy birliğiyle aklandıktan 3 gün sonra, 13 Ocak 1898’de, Émile Zola, ‘ Suçluyorum…! ‘ başlıklı cumhurbaşkanına yazdığı mektubu bir gazetede yayımladı.
 Émile Zola mektubuna cumhurbaşkanını överek başlasa da bir yerde ama, diyerek asıl konuya giriş yapıyor.

” Ortalığa kötülük saçan gerçek suçlu yığınını size, ülkenin en yüksek yöneticisine değil de kime bildirecektim? ” 

 Mektubunda mahkemenin dayanaklarını tartışıyor. Bulunan mektubun uzmanların bile üzerinde anlaşmaya varamadığı bir delil olduğunu söylüyor. İsim isim sayıyor suçluları ve nedenlerini de açık açık yazmaktan çekinmiyor. Çünkü adaletin toplum için öneminin farkında: ” Bir toplum bu noktaya geldiği zaman, artık çürümeye başlamış demektir. ” 

 ” Ordunun onurundan söz ediliyor bize, onu sevmemiz, ona saygı göstermemiz isteniyor. Evet hiç kuşkusuz, ilk tehditte ayağa kalkacak, Fransız toprağını savunacak olan ordu tüm halktır, ona ancak sevgi ve saygı duyarız. Ama söz konusu o değil, biz de, adalet gereksinimimiz içinde onun saygın kalmasını istiyoruz. ” 

 Mektubunun sonunda isim isim kimi neyle suçladığını özet olarak yazıyor ve kendisini bu mektup yüzünden yargılayacaklarını bildiğini ve beklediğini belirtiyor. Gerçektan de yargılanıyor Émile Zola.
 Tahsin Yücel, bu mektubun bir aydın başkaldırısının somut ve görkemli örneği olduğunu belirtiyor. Gerçekten de öyle. Bu mektup bize, Émile Zola’nın bir aydının olması gerektiği kadar cesur, bilgili ve erdemli olduğunu gösteriyor.
 Mektuptan sonra neler olduğunu merak edenler içinde sonrası bölümü yazılmış. Mektuptan sonra toplumda yayımlanan gazetenin yakılmasına kadar giden negatif tepkiler görülmüş. Buradaki mücadele bir noktadan sonra ordunun onurunu savunanlar ve adaletten yana olanların mücadelesine dönüşmüş. Dreyfus’ün suçsuzluğu kanıtlandığında bile Dreyfus’ kaşıtları ve Dreyfus yanlıları arasındaki keskin ayrım devam etmiş.  Dreyfus karşıtları gerçek suçluları her şeye rağmen korumak istemiş ve aslında amacına da ulaşmış. Çünkü mahkemede gerçek suçlular cezalandırılmamış.
 Yani Dreyfus kurtulsa bile adalet çok büyük bir darbe yemiş.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤  

BENJAMİN BUTTON’IN TUHAF HİKAYESİ ~ F. SCOTT FİTZGERALD

 Benjamin Button, herkesin yüzeysel olarak bildiği bir karakter aslında. Zamanın ters işlediği bir bebek Benjamin Button. Yaşlı doğup bebek olarak ölüyor.
 1860 yılıında hastanede doğan şanslı bebeklerden birisi de Benjamin Button. Ancak 40 yıllık aile doktorları babasına onun için ” Bu korkunç bir şey, ” diyerek aileyle ilişkisini kesiyor.
 İnsan ilişkisini yönetmeyi bilmeyen doktor, babanın özel durumu olan oğlunun özel durumunu reddetmesine güzel bir zemin hazırlıyor.
Babanın oğlunu ilk görüşü kitapta şöyle tarif ediliyor:
 ” Yetmişlerinde bir adama bakıyordu yetmiş yaşlarında bir bebeğe, içinde oturduğu karyoladan ayakları sarkan bir bebek. “
 Baba 1,70 boyunca yeni doğmuş ama 70 yaşındaki biri gibi konuşan ve zevklere sahip bebeğinin özel durumunu kabullenmiyor. Onu yaşıtlarıyla oynaması için zorlayan ailesini tatmin etmekten başka bir çaresi kalmıyor Benjamin’in. Ailesine bir çocuk gibi davranabildiğini gösterip kabullerini sağladıktan sonra büyükbabasıyla keyifli bir arkadaşlığa başlıyor.
 12 yaşına geldiğinde gençleştiğini fark eden Benjamin 20 yaşına geldiğinde aşık oluyor. 50 yaşında gösteren Benjamin genç ve güzel Hildegarde ile evleniyor da. Ancak karısı yaşlandıkça Benjamin gençleşiyor. Bu durum yüzünden ilişkilerindeki konumu hiyerarşik olarak da değişiyor. Ayrıca bazı ilişkileri de işlevsiz hale geliyor.
 Kitabın ana fikri güzel olmasına rağmen kitap çok yüzeysel kalmış. Hiçbir ilişkinin derinine inilmemiş, hisler ve düşünceler çok sığ bir şekilde yansıtılmış. Açıkçası çok beğendiğim bir kitap olmadı. Filmi de beni hayal kırıklığına uğratmış ve beklentilerimin altında kalmıştı. Bir de üstüne şimdi film ile kitabın paralel gitmediğini öğrenmek filmi gözümde daha da düşürdü. Filmlerde değiştirilen kitapların, yazarların onayı olmadan, yazarlara yapılan saygısızlık olduğunu düşünüyorum.
 Kitabın ve yazarın adı, ünü kullanılarak filme seyirci çekip seyirciyi hayal kırıklığına uğratmak hoş bir davranış değil. Bu durum benim filmlere hep kuşkuyla yaklaşmama neden oluyor.
 Fikir güzel olsa da kitap yeterli gelmedi bana. İlişkilerin ve durumların daha derin bir şekilde işlenmesini isterdim doğrusu. Bu yüzden kitabı çok beğendiğimi de söyleyemeyeceğim.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

MOMO ya da zaman hırsızlarının ve çalınmış zamanı insanlara geri getiren çocuğun tuhaf öyküsü ~ MİCHAEL ENDE

 ” Zaman yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir. “
 

 2018’in çok satan kitapları arasına girmeyi başaran Momo, bugün de Kitap Mağarası blogunda!
 Momo, 8 yaşlarında kıvırcık saçlı küçük bir kız çocuğu. Annesi babası olmayan, 102 yaşında olduğunu söyleyen, sokaklarda yaşayıp çevredeki insanlarla arkadaşlık eden küçük bir kız çocuğu. Ama Momo’nun çok nadide bir özelliği var: Dinlemek.
 Momo, karşısındakini bütün dikkatini vererek dinliyor ve bunu belli eden dönütler veriyor. Dürüst olalım; artık kim karşısındakini gerçekten dinliyor? (Terapistler ve danışmanlar hariç.) Hiç kimse. Hepimiz otomatik olarak birilerine ” Aynen, ” demişizdir.
 Tiyatro harabelerinde yaşayan küçük Momo herkesle çok iyi arkadaş oluyor ama onun da iki özel yakın arkadaşı var: Çöpçü Beppo ve Turist Rehberi Gigi. Beppo ve Gigi birbirlerine taban tabana zıt karakterler. Beppo, bir soruya cevap vermek için iki gün bekleyebilecekken Gigi çenebaz bir adam.
 Her şey çok güzel giderken göze çarpmamayı iyi beceren duman renkli adamlar kentin huzurunu kaçırmaya başlıyor.

 ” Günlük yaşamın içinde çok büyük bir sır vardır. Herkesin bunda bir payı bulunur ve herkes onu bilir, ama pek az kimse bu konuya kafa yorar. Çoğu kimse onu olduğu gibi benimser ve ona asla şaşırmaz. Bu büyük sır zamandır. ” 

 Duman adamlar ise bu büyük sırrı, zamanı insanlardan çalmak için adım adım, kimseye fark ettirmeden hareket eden hikayemizin kötü karakterleri. Zaman Tasarruf Şirketi; insanların zamanını sanki bir matematik işlemi gibi hesaplayarak insanları şirkete katılmaları için ikna etmeye çalışıyor. Bu şirkete katılan insanlara da artık modern ve gelişmiş olduklarını söylüyorlar.
 Peki zamandan tasarruf etmek ne demek? Çalışmak. Aralıksız hiç durmadan çalışmak. Onlar için çocuklarıyla vakit geçirmek, yemek yemek için uzun uzun vakitler ayırmak bile gereksiz.

” Önemli olan şey ne kadar kısa sürede ne kadar çok işin yapıldığıydı. ” 

 İşte bu kapitalizmin bir tanımı gibi karşımıza çıkıyor kitapta. Oysa çöpçü Beppo sokakları süpürürken bir adım, bir nefes, bir süpürge şeklinde ilerliyor. Ve yaptığı işten zevk alıyor. Oysa hızlı hızlı sokakları süpürmeye çalışan arkadaşları işlerinden onun kadar zevk almıyor.
 Michael Ende’nin son teknoloji harikası oyuncaklar içinde söyleyecek bir çift sözü var:

” En küçük ayrıntılarına kadar öyle ince düşünülerek yapılmış ki çocukların hayal kurmalarını gerektiren bir yanları kalmamıştı. “

 Michael Ende’nin bu haklı isyanı karşısında saygıyla eğilmekten başka bir şey yapamıyorum. Çocuk dediğiniz varlık dünyayı yeni öğrenmeye başlamıştır ve bu sırada dünyada zaten var olan nesneleri amaçları dışında kullanmak varoluş amaçlarıdır. Yoksa yenilikler nasıl gelecek? Uçan evleri, ışınlanmayı, uzay turizmini kim icat edecek? Bana kalırsa buradaki ince eleştiri çocukla uğraşmamak için eline telefonunu veriveren ailelere gidiyor, tabi anlayana.
 İnsanlar zaman tasarrufu yaptıkça mutsuzlaşıyor. Kimse birbirine zaman ayırmıyor. Parasını aldıktan sonra yaptığı işin kaliteli olmamasını umursamayan insanlar türüyor. Ve bütün insanlar duman adamları gördüklerini, bir zaman tasarrufu anlaşması yaptıklarını unutuyor. Ama Momo unutmuyor. Çünkü Momo küçük bir çocuk. Ve duman adamların görünmekten kaçıntığı tek varlık da çocuklardır.👧👦
 Kitap, o kadar tanıdık bir dünyadan bahsediyor ki içine girmek hiç de zor olmuyor.

  • Çok çalışıp çevresiyle ilgilenmeyen insanlar mı? ✔️
  • Çocuklarını susturmak için teknoloji harikası şeyler alan ebeveynler? ✔️
  • İşlerinden nefret ederek çalışan insanlar? ✔️
  • Hayal kurmayı unutmuş yetişkinler? ✔️
  • Tektipleştirilmeye çalışılan insanlar? ✔️

 Gördüğünüz gibi Zaman Tasarruf Şirketi’nin ele geçirdiği dünya bize çok da yabancı değil. Hatta her gün uyanıp pencereden baktığımızda karşımıza çıkan dünyanın ta kendisi diyebiliriz.
 7 yaşında eğitimle başlayan tektipleşme insan hayatının vazgeçilmezi. Yanlış anlaşılmasın, eğitime karşı değilim ama tektipleştirilme eğitimine karşıyım. İnsanlar üniversiteden mezun olduğunda hayal kurma yetenekleri kısıtlanmış, umutları kırılmış, işe girme telaşına düşmüş gençler kervanına katılıyor. Ve herkes birbirinin aynısı olduğu için de oldukça sıkı bir rekabet var.
 Güzel kıyafetler, güzel kokular, iyi bir araba vs alabilmek için haftanın en az 5 günü, 8 saat boyunca çalışmak zorundayız. Ve bunlardan vazgeçemediğimiz için de çalışmaktan da vazgeçemiyoruz.
 Anne-babalar eve akşam 6’da yorgun argın gelip bütün gün onları özleyen çocuklarına zor zar yarım saat ya ayırıyor ya ayırmıyor. Halbuki işte de kendine sırf o çocuk için çalıştığını söyleyerek teselli buluyor. Sizce bir çocuk için anne-babasıyla vakit geçirmesi mi daha önemli yoksa pahalı bir ayakkabı giymesi mi?
 Tabi ki çalışılmadan da karın doymuyor. Ancak bu şartları biz kendi kendimize oluşturduk. Neden haftanın 2 günü 5 saat çalışmak günün birinde mantıklı hale gelmesin ki? Haftanın 5 günü 8 saat çalışmayı mantıklı kılan neydi ki zaten? İnsanlar kendi kendilerine bu çalışma şartlarını oluşturdu ve bir gün bu şartları yıkmak da yine insanların elinde.
 Kitap çok güzel, ince eleştiriler barındırıyor. Eğer insanlar kitabı sıradan bir kitap olarak görmeseydi, bir isyanın başlangıcı olabilirdi bence. Açıkçası kitabın bu kadar çok beğenilmesinin ve satmasının nedeni de insanlara bu dünya için bir umut ışığı yakması olduğunu düşünüyorum.
 Beni en çok etkileyen şey Yazarın Kısa Sonsözü oldu. Yazar, başkasından dinlediği bir öyküyü kitaplaştırdığını söylüyor burada. Ve o kişinin şu sözleri tüylerimi diken diken etti: ” Ben size bütün bunları olup bitmiş gibi anlattım. Oysa gelecekte olacakmış gibi de anlatabilirdim. Benim için ikisi arasında büyük bir ayrım yok. “. Yani belki de bunlar geçmişte gerçekten yaşandı ve şimdi yeniden yaşanıyor. Kısır bir döngünün içinde kalmış bir dünyanın içindeyiz ve bizi kurtarması için Momo’yu bekliyoruz.
 Umarım Momo çok geç kalmaz.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

 

ŞAHANE BİR KADININ GİZLİ GÜNLÜĞÜ ~ JULIA QUINN

 Şahane Bir Kadının Gizli Günlüğü, Bevelstoke serisinin de ilk kitabı. Ancak baştan belirteyim serinin geri kalan kitapları dilimize çevirilmemiş. Yani yine hevesimiz kursağımızda kalacak, çünkü çok eğlenceli bir kitaptı. 😞
 Asil kızımız, leydimiz ve başrolümüz Miranda Cheever, çirkin bir çocukluk geçirip üstüne üstlük büyüdüğünde de sıradan bir kadına dönüşüyor. O kahverengi gözler ve saçlar! İşte bana bunlarla gelin, normallikle!Ayrıca kızımızı kitapta sıklıkla çirkin olduğu söyleniyor. Çok sayıda tarihi aşk romanı okudum ve ilk defa bir adam, güçlü ve yakışıklı bir adam, çirkin bir kıza aşık oluyor. Açıkçası beni kitaba çeken ilk şey buydu: Kızın çirkin olması! Önceki yazılarımı okuduysanız biblo bebek başrollerden ne kadar sıkıldığımı anlayabilirsiniz. Her neyse, kısacası kızımız çirkin. 😁
 Ancak ve lakin çok zeki. Girdiği her ortamı bilinçsizce gözlemliyor ve çok iyi çıkarımlarda bulunuyor.
 Bu arada kitapta bir dünyalar güzeli hiç yok değil. Olmaz mı? Saçmalamayın lütfen. Miranda’nın en yakın arkadaşı Olivia Bevelstoke dünyalar güzeli. Ah, ayrıca zeki olduğunu da eklemeliyim. Sadece Miranda kadar değil, ya da zekasını Miranda gibi insanlar hakkında düşünmek için kullanmıyor. Onun düşünce tarzı Miranda’dan biraz daha farklı diyelim. Patavatsız ama eğlenceli bir patavatsız bence.
 Olivia ve Miranda çocukluklarından beri en yakın arkadaşlar. Miranda tek çocuk olmasına karşın Olivia’nın bir erkek ikizi (Winston) ve abisi Vikont Turner var. Olivia ve Winston’ın 10. yaş partisinden dönerken Miranda’yı eve Turner bırakıyor. Miranda o gün kendisinden 9 yaş büyük olan Turner’a aşık oluyor.
 Ancak Turner bunu fark etmiyor bile, hoşlandığını fark etse de umursamıyor ve başka bir kadına aşık olup onunla evleniyor. Leticia, dünyanın en kötü kadını çıkıyor, tabiki Turner aşka lanet ediyor ve kadın genç yaşında öldüğünde Turner, Tanrı’ya şükrediyor.
 Turner karısının yasını tutarmış gibi yapıp hayata lanet ederken kızlarından ayrı tutmadıkları Miranda’yı gerçekten ailenin bir üyesi yapmak isteyen Bevelstokelar, Miranda ve Winston’ın arasını yapmaya çalışıyor.
 Ve Miranda ile Olivia’nın sosyeteye takdim balosuna katılma zamanı geldiğinde işler karışıyor.
 Kitap çok akıcıydı, eğlenceliydi. Sürekli gülecek bir şeyler olduğunu söylemeliyim. Karakterleri sevdim, keşke biraz daha uzun olsaydı dedim. Sonlara geldiğimde bazı şeylerin yüzeysel kaldığını düşündüm çünkü. Muhtemelen yazar, çok uzatıp okuyucuyu sıkmak istemedi ve bazı şeyleri direk yazdı. Yani aşama aşama sindirmesine fırsat vermeden hızlı geçti. Ancak yine de okuduğum iyi tarihi aşk romanlarından biriydi. Kesinlikle tavsiye ederim. 😍

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

10 KASIM YAS GÜNÜ ~ (Yapı Kredi Bankası Tarihi Arşivi, Selahattin Giz Koleksiyonu’ndan Fotoğraflarla)

 ” Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Atatürk, 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat 09:05’te Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yumdu. Onun ölümü Türkiye’yi yasa boğduğu gibi bütün dünyada da geniş bir yankı uyandırdı. Dünya büyük liderlerinden birini kaybetmişti. “

Her 10 Kasım hüzünlüdür. 10 Kasım’da doğan kimi insanlar doğum günlerini o gün kutlamaz bile; Kemal Sunal gibi… Nasıl kutlasın ki? Herkesin umudunu kestiği bir millete yeniden vatanlarını, özgürlüklerini vermiş bir önderin öldüğü gün 10 Kasım. Aradan 80 yıl geçse dahi bitmeyen bir özlemle anılan liderin ölüm yıldönümü bugün.
 Başımız biraz sıkıştı mı keşke Atatürk yaşasaydı deriz. Mustafa Kemal Atatürk, 57 yaşında erkenden bizlere veda etmiş ama düşünceleriyle bize hala yol gösteren bir liderdir.

 10 Kasım 1938 Perşembe gününü takiben Atatürk’ün naaşının Etnografya Müzesi’ne yerleştirilmesine kadar geçen süreç fotoğraflarla anlatılmış bu kitapta. 10 Kasım bende her zaman merak uyadırır. Çünkü insanlar o güne kadar kendilerine yol gösteren insanı kaybetmiştir ve artık başımız sıkıştığında sığınabileceğimiz bir Atatürk yoktur. İnsan nasıl kahrolmaz?
 Aradan 80 yıl geçti, ben hiç Atatürk’ü görmedim. Ama bizim için geleceğimiz için yaptıklarını gördüm. Bana yaşamam ve korumam için emanet ettiği bu ülkeyi, en bilindik tabirle, en büyük eserini gördüm. Bana muhtaç olduğum kudretin damarlarımda akan asil kanda mevcut olduğunu öğreten insan O.
 Başöğretmenimiz, başkumandanımız ve ilk cumhur başkanımız; kısaca Türkiye Cumhuriyeti’nin yolunu aydınlatan meşale o.
 Belki de en çok Türkiye Cumhuriyeti’nin meşalesi olmak yordu O’nu. Günden güne Türkiye Cumhuriyeti güçlenirken Atatürk eriyordu. Hasta haliyele hala memleket meselelerinin peşinde koşuyordu.
 YKY’nin çıkardığı bu kitabın çoğunluğu resimlerden oluşuyor. Yorumsuz bir anlatısı var. Fotoğraflar, gazetelere atılan manşetler insanın içini sızlatıyor. Selahattin Giz koleksiyonundan fotoğraflar paylaşılırken o dönemde yerel medyada yazan haberlerde gösteriliyor. Yeterli olmasa bile halkın Atatürk sevgisini anlamaya elverişli bir eser olmuş.
 

Hasret ve minnetle…
1881 – 193∞ 
 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤ 

YAN BENİMLE ~ JULİANNE MACLEAN

 Lachlan MacDonald ve Catherine Montgomery arasında filizlenen aşkı anlatan kitabımız bir tarihi aşk romanı. Zaten kitap bir devam kitabı. Hatta Highlander Serisinin dilimize çevirilen son romanı.

 1700’lü yılların başlarında yaşayan karakterlerimizin ikisi de daha önce hayatın sillesini yemiş insanlar. Lachlan MacDonald yıllar önce karısı Glenna’yı doğumda kaybetmiş ve sevdiği karısının arkasından çok acı çekmiş bir karakter. Catherine ise ne yaşadığını bile bilmiyor, hatta Catherine olup olmadığından bile emin değil. Büyükannesi olduğunu iddia eden kadını onu hafızasını kaybetmiş bir şekilde İtalya’da buluyor ve evlerine getiriyor.
 Lachlan MacDonald, bir önceki kitabın ana karakteri olan Angus’un eski sevgilisi, büyücü Raonaid tarafından lanetleniyor. Lanetin nedeni de Angus’u ilk başta gidip onun yanından alanın Lachlan olması. Zaten bir önceki kitabı okuyanlar Raonaid’i hatırlayacaktır. Lachlan da bu laneti bozması için büyücüyü aramaya başlıyor.
 Ve bir gün onu buluyor. Ama bir sorun var: Raonaid, Catherine Montgomery olduğunu iddia ediyor. Böylece olaylar silsilesi başlıyor. Kayıp varis Catherine rolü yaptığını düşünen Lachlan, 25 yaşındaki kadınla kim olduğunu öğrenmek için Angus’a gitmeyi kabul ediyor. Çünkü Catherine kimsenin ilk sevgilisini unutamayacağını düşünüyor. Burası biraz saçmaydı. Yani anneni, babanı, kendini unutmuşsun ama ilk sevgilini mi unutamayacaksın?
  Neyse zaten Drumloch Malikanesi’nde kendini dolandırıcı gibi hisseden Catherine, Lachlan ile çıktığı bu yolculukta ona aşık oluyor. Ancak Lachlan onun büyücü olduğunu düşündüğü için kadına çok da iyi davranmıyor. Sonra Catherine’in büyücü gibi kötü biri olmadığını fark ediyor ve kadına yavaş yavaş ama çok aşık oluyor. Ancak bu sefer de başka bir sorun çıkıyor: Lachlan, Glenna’yla yaşadığı acıyı bir daha yaşamamak adına kendini koruma altına almaya çalışıyor.
 Önceki kitabın aksine ana karakterleri yani Lachlan’ı sevdim. Yani acılarını çekmiş ve bu acılardan kendini korumaya çalışan birisi. Catherine ise hayatın ne zaman ne getireceğini bilemeyeceğimizin farkında olan ve aşkını yaşamak isteyen bir karakter. Kitap akıcı sayılabilir. Kötü bir kitap değil ama mükemmel de değil. Tarihi aşk romanlarını sevenlerin okumak isteyeceği bir kitap.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 
WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın