BEN SANA TUTSAK ~ JULIANNE MACLEAN

 Ben Sana Tutsak, orijinalinde serinin ikinci kitabı olmasına rağmen bizim dilimize çevirildiği kadarıyla ilk kitap. Epsilon yayınevinin canını istediğini çevirmesiyle ilgili bir durum bu. Yani o gün canları seriyi ikinci kitaptan başlatmak istemiş herhalde. 😓 Her neyse şu karmaşayı çözmek için listeyi aşağıya bırakıyorum:
1)The Rebel
2)Ben Sana Tutsak
3)Yeminimi Bozana Kadar
4)Yan Benimle
5)Return Of The Highlander
6)Taken By The Highlander

 Ben bu seriden ilk önce Yeminimi Bozana Kadar kitabını okudum, çünkü aldığımda seri olduğunu bilmiyordum.😓 Kitabı okuyunca seri olma ihtimalini araştırdım ve doğru çıktı.🙄 Her neyse…
 Bugün serinin ilk kitabıyla karşınızdayım! İskoç Kasabı Duncan MacLean ve Leydi Amelia Templeton arasında gelişen çekişmeli bir aşk hikayesini anlatıyor kitabımız. (Açık konuşmak gerekirse kızın Stockholm sendromuna yakalanmış olma ihtimali de var benim gözümde.😜)
 Leydi Amelia Templeton ‘daha güvenli’ olduğu gerekçesiyle nişanlısının odasından uyurken nişanlısını öldürmeye gelen İskoç kasabı tarafından kaçırılır. Bir gece ansızın gelen İskoç kasabının tek bir hedefi vardır: İntikam!
 Duncan’ın sevdiği kadını acımasız bir şekilde öldüren Yarbay Bennet, aslında Amelia’nın bildiği gibi bir adam değildir. Amelia yeni kaybettiği babasının ardından sığınacak bir liman ararken Bennet’a tutunmuştur ama gerçekleri öğrendiğinde ne kadar saf bir kız olduğunu anlayacaktır.
 İskoç kasabının adı bile İngiliz askerlerinin dizlerini titretmeye yeterken Amelia onun karşısında dimdik durmaktadır. Aslında zeki demek istiyorum kız için ama biraz da saf, yani adlandıramıyorum. Doğrusu kız kitap ilerledikçe gözünü açıyor. Hatalarından ders çıkarabilen bir kız ve kıza kesinlikle aptal diyemem. Ancak adamımız için çok farklı şeyler söyleyeceğim.
 Öncelikle ben Angus’un anlatıldığı kitabı okuyup onu pek sevmemiştim ama şimdi Duncan’ın yer yer Angus’a haksızlık ettiğini düşündüm. Şöyle ki Duncan’ın sevdiği ve öldürülen kız aynı zamanda Angus’un kız kardeşi. Duncan ona bir intikam sözü vermiş ve Duncan bu sözü çiğniyor, hemde yeniden aşık olduğu bir başka kız uğruna. İşte burası benim için biraz hayal kırıklığıydı. Kitapta o kadar mert anlatılan bir karakterin aşık olduğu kız için sözünden cayması hoş değildi. Tabi olay böyle kalmıyor, bir şeyler oluyor ama onlar önemli değil.
 Leydi Amelia, durumunun İskoç kasabının insafına kalmasından oldukça rahatsız. Tek umudunun babasının eski bir dostu olan İskoçya’nın önemli isimlerinden biri olduğunu düşünüyor. Ancak bu ismin ona büyük bir sürprizi var!
 Kitabın genel yorumuna gelecek olursak güzel bir kitaptı. Belirttiğim hususlar dışında beni rahatsız eden bir şey yoktu. Tabi bu kitapların genel şartı kızımızın da oğlumuzun da harikulade güzellikte olmaları.😓 Sanki güzel olmayınca aşk olmuyormuş gibi… Onun dışında kitapta ufak sürprizler de vardı ama bu sürprizler biraz da tahmin edilebilirdi. Ortalamanın üstünde bir kitap olduğunu söylemem mümkün.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

YABAN ~ YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

 ” Yazıklar olsun, seni sevmesini bilmeyenlere; ey gamlı ülke! “

 Yakup Kadri 1942 yılında Yaban’ın benliğinin çok derinlerinden kopan bir eser olduğunu söylüyor. Ve bu samimiyeti kitabında okuyucuya da hisettirmeyi başarıyor. Ancak o dönemlerde kitap bazı suçlamalara maruz kalıyor. Bunlardan biri de köylüyü küçümsemeye çalıştığına dair bir suçlama. Oysa kitabı okudukça Yakup Kadri’nin köylüyü değil, Osmanlı aydınını suçladığını göreceksiniz.
 Kitabın adına gelince; Anadolu köylüsü, köyünden olmayan herkese yaban diyor, kitabımızın baş karakteri olan Ahmet de İstanbullu bir asker olarak Yaban oluyor.

 ” Ben, Celal Paşa’nın oğlu Ahmet, İstanbul’un en muhteşem konaklarının birinde doğup ve parıltılı hülya iklimlerine doğru kanat açıp uçtuktan sonra, kanatlarımın biri kırılmış olarak buraya düştüm. ” 

Ahmet, 32 yaşında emekli bir askerdir. Emekli olmasının nedeni bir kolunu savaşta kaybetmesidir. Ancak askerliğe karşı hala büyük bir tutkusu vardır. Savaştan bıkmış halkın aksine Ahmet, direnmekten bıkmamıştır. Doğup büyüdüğü İstanbul işgal altında olduğu için kolunu kaybettikten sonra İstanbul’a dönmez ve erlerinden biri olan Mehmet Ali’nin köyüne gider.
 Mehmet Ali ve köy halkı dönemin ruhunu tam anlamıyla yansıtmaktadır. Savaştan bıkmış ve teslim olmaya, düşmanın yalanlarına inanmaya hazır bir halk vardır karşımızda. Onları yeni bir savaşa ikna etmek ilkokul tarih derslerinde anlatıldığı kadar kolay olmayacaktır. Yıllarca kardeşini, çocuğunu, babasını savaşlarda kaybeden halk artık yorulmuştur.

 ” Lakin, bu köyde de hiçkimse kolsuz olduğumun farkında değil… Oysa, burada isterdim ki, farkında olsunlar. Zira sağ kolumu, ben, onlar için kaybettim. ” 

Kaybettiği sağ kolunu son süsüm, olarak tanımlıyor Ahmet. Ancak köyde herkes hasta ve sakat olduğu için kolunun yokluğunu kimse umursamıyor. Onlara göre Ahmet savaş gazilerinden sadece birisi.
 Üstüne üstlük Ahmet köylüler tarafından dışlanıyor da. Çünkü Ahmet bakımlı bir erkek. Bu da köylülerin tuhafına gidiyor. Bir de iyi bir okuyucu. Kitapları seven bir Osmanlı askeri, yani aslında Osmanlı’nın aydın kesiminden. Bir Osmanlı köyünde gurbeti yaşayan Osmanlı aydını Ahmet.

” Okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasında fark Londralı İngiliz’le bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür. “

Yakup Kadri’nin kitabında belki de en çok yakındığı şey; tüm dünyanın savaş açmasının bile Osmanlı köylüsü ile aydınını birleştirememesidir. Anadolu halkının ruhuna nüfuz edemediği için Türk aydınını suçluyor ve ona şöyle sesleniyor:

  ” Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu  vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, kuru dikenleri mi? Tabi ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey senin kendi eserindir, senin kendi eserindir. ”

 İşte tam olarak anlatılan bu halk, düşmanın savaş uçaklarıyla bıraktığı barış bildirilerine inanıyor. İşte bu halk, Mustafa Kemal’e inanmakta zorlanıyor ve onun açtığı yolu bir çıkmaz olarak görüyor. Osmanlı neden çöktü, sorusunun cevabını kısa bir özet olarak ortaya koyuyor kitap.

 Cumhuriyet’i kurarken karşılaşılan zorluklar çok gerçekçi bir dille anlatılmış. Bu kitabı 30 Ağustos Zafer Bayramı’na yakın bir tarihte ele almamın en büyük nedeni de bu. Zafer öyle kolay kazanılmadı. Okullarda öğretildiği gibi bütün halk desteklemiyordu Mustafa Kemal Atatürk’ü. Ama o halka rağmen halk için bir devlet kurdu. İşte Mustafa Kemal Atatürk böyle büyük bir insandı.

  ” Türkiye’nin karanlık semasında Mustafa Kemal adı bir şafa yıldızı gibi parlıyor. ”

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

ÖLÜMSÜZ KARDEŞİN GÖZLERİ ~ STEFAN ZWEİG

“Hiç yakın olmadım bilgeliğe, ve hiç olmadım günahlardan azade, konuşacak biri olmadan kimsesiz geçirdiğim anlar kadar. ” 

 Ağustos ayı için Zweig zamanı!😊😊 Biraz gecikmeli de olsa Ağustos ayının son kitaabıyla karşınızdayım: Ölümsüz Kardeşin Gözleri.
 Ölümsüz Kardeşin Gözleri, Zweig’in biraz da masal tadında yazdığı bir kitap. Dünyanın kirliliğiyle başa çıkmaya çalışan karakterimizin adı Virata. Şimşek Kılıç, Adalet Kaynağı, Nasihat Tarlası ve Yalnız Yıldız da olarak anılan Virata kralının ve ülkesinin baş tacı diyebilirim. Gözü pek bir savaşçı ve iyi bir avcı iken kralına karşı gelen bir grupla savaşmak için emir alır. Bu grup içinde olan ağabeyi Belangur’u da gecenin karanlığında bilmeden öldürüyor.
 Bu olay Virata’nın bütün hayatını değiştiriyor. Savaşçılık hayatını bırakarak günah işlemeden yaşamaya karar veriyor. Bunun için de çeşitli yolları deniyor. Günahsız yaşamak isteyen bir adam Virata. Ne zaman günah işlediğini fark etse öldürdüğü ağabeyinin gözlerini görüyor ve kendine farklı bir yol çizmeye başlıyor. Zaten böyle böyle ediniyor bu dört ünvanı da.
 Virata’nın hikayesi bir çocuğa ders vermek isteyen masal gibi anlatılmış. O yüzden de oldukça akıcı bir dille yazılmış ve hızla okunuyor. Tatlı tatlı anlatılmış dünyanın, insanların kirliliği. Günahların içinde boğulduğunu söylüyor dünyanın aslında bir nevi Zweig. 
 Dünya insanların bencilliğiyle ve hükmetme arzusuyla kirlenirken bu dünyanın kirlerinden arınmak için insanların neleri deneyebileceğini göz önünde bulunduruyor kitap. Peki gerçekten bunun bir çözümü var mı? Kitap bittiğinde ise insan bu soruyla baş başa kalıyor. 

” Kaçamadım ölümsüz kardeşimin gözlerinden ben asla. “

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤
 

KATİP BARTLEBY ~ HERMAN MELVILLE

 Katip Bartleby yükü hafif pahası ağır bir kitap.💎 Kitapta yapılan gizli eleştiriler günümüzde daha da belirgin hale geldiği için çok kıymetli bir kitap.
 Kitabı bize Katip Bartleby değil, patronu olan avukat anlatıyor. Avukatımız işe diğer üç katibini anlatıyor: Turkey (Hindi), Nippers (Kıskaç) ve Ginger Nut (Zencefilli kek). Bu isimler katiplerin birbirlerine taktıkları takma adlar.Her birinin belirli bir özelliği var bu katiplerin, 12 yaşındaki küçük Zencefilli kekin bile. Avukat, Nippers’ın kafasının doğuştan güzel olduğunu düşünüyor.😂 Ve işleri yoğunlaştığında yeni bir katip daha işe almaya karar veriyor.
 Yeni işe alınan Katip Bartleby ise onların tam aksine özelliksiz bir insan diyebilirim. Sessiz, sakin ve solgun yüzlü bir adam Katip Bartleby. Etliye sütlüye karışmaz derler ya, tam öyle bir insan. Bartleby belgeleri kopyalıyor ancak iş okumaya, yani gözden geçirmeye geldiğinde ‘yapmamayı tercih ediyor’. İşte bu noktada avukatla ilişkisi değişiyor. Avukat onu daha da yakından incelemeye başlıyor. Çünkü işlerini kolaylaştırması için işe aldığı katip işlerini zorlaştırıyor.
 Avukat yine de çalılşanına iyi niyetle yaklaşırken Bartleby, bunun farkında değilmiş gibi davranıyor. Aslında Bartleby dünyada bir tek onun tercihlerinin önemli olduğunu düşünüyordu bence. Çünkü herkes dünyayı kendi gözleriyle görür ve bu görüş benmerkezcidir. Bartleby de bunu diğer insanlara saygı çerçevesi içinde gösteriyordu.
 Bartleby’nin bir başka özelliği de özelliksiz oluşuydu. Yani onun herhangi bir şey yapma alışkanlığı yoktu. O sadece hayatını yaşıyordu. Hiçbir şeyin ya da hiç kimsenin kölesi olmuyordu. Katip Bartleby, sadece yapmayı tercih ettiği şeyleri yapıyordu.
 Patronu ise kapitalizm çarkına kapılmış diğer insanlar gibi acımasız değildi. Bartleby’ye yardım etmek istiyordu ama elinden gelmiyordu. Belki de bu yardımla Bartleby’yi dünya sisteminin içine kıstırmak istiyordu. Çünkü Bartleby dünya sisteminin içinde olmayan bir karakterdi, onun bambaşka bir dünyası vardı.
Kısacası kitap ince olmasına rağmen derin bir okuma gerektiriyor. Zaten atıf yaptığı bazı kısımlarda yazarın ne kadar donanımlı olduğunu anlamamak mümkün değil. Kitabın dili de oldukça akıcı, zaten kitabın 50 sayfalık bir kısa hikaye olduğunu da söylemiştim. İnsanlığın ne hallere düştüğünü göstermek için yazılmış olduğunu söyleyebileceğim güzel bir kitap.

 ” Ama öyledir, bağnaz kafaların sürekli baskısı, sonunda daha cömert olanların tüm kararlılığını yer bitirir. ”

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤

İSTEDİĞİM SENSİN (DEDİKODUCU KIZ 06) ~ CECİLY VON ZİEGESAR

 Çılgın karakterlerimizin üniversiteye bir adım daha yaklaştıkları maceralarla dolu bir hikayesini daha bitirdim. Doğrusu 13 kitaplık seride hiç üniversiteye gittiklerini görebilecek miyiz, şüpheye düşmeye başladım.😓

 Yine de Dedikoducu Kız kaldığı yerden devam ediyor! Vanessa’nın üniversiteye kabul süreciyle ilgli çektiği bir filmle başlıyor kitap. Tabiki kameranın karşısına ilk geçen kendinden bahsetmeye bayılan Blair oluyor!

 Kitabın içeriğine tamamen dönmeden önce Amerika’daki sistemi biraz açıklamak istiyorum. Bizim gibi onların da SAT sınavları var; ancak bu sınav tek belirleyici değil. Lisedeki notlarınız, okul sıralamanız da çok önemlidir. Ayrıca her öğrenci her yere girebilir. Yani bizim sistemimizin aksine oldukça esnek ve öğrenciye fırsatlar tanıyan bir sistemleri var.

 Serena da tam olarak bu sistem sayesinde Amerika’daki en iyi okullara kabul ediliyor. Yale’de dahil! Ve Nate sportmen kimliği ile Yale’in peşinde koştuğu bir aday haline geliyor! Ve bizim en çalışkan en hayırsever Blair’imiz ise Yale’in ancak yedek listesine girebiliyor.😓 Gerçi geçirdiği iki Yale mülakatından sonra bunun iyi bile olduğunu söyleyebilirim sanırım.

 Kitapta geçen en büyük sorun da bu. Nate ve Serena, Blair’in en büyük hayali olan Yale’e kabul edilirken Blair’in kabul edilmemesi. Aslında Blair başvurduğu tek bir okuldan kabul alabiliyor; o da en başından beri garanti olarak yazdığı Georgetown. Serena ise başarısızlıklar ve eksikliklerle dolu lise hayatına rağmen başvurduğu bütün okullara kabul ediliyor. Harvard dahil!

 Blair mutlu olmak için tek şansının Yale ve Nate olduğunu düşünürken Serena her çiçekten bal alan arı gibi etrafta dolaşıyor.🐝 Çünkü Serena’nın sahip olamadığı tek şey gerçek aşk.

 Dan ve Vanessa ilişkisi köklü değişimlere uğramaya başlıyor diyebilirim. Bilirsiniz, bir şey başladı mı arkası çorap söküğü gibi gelir derler ve ben arkasının önümüzdeki kitaplarda geleceğine inanıyorum.

 Kitapta dikkatimi çeken bir diğer nokta Blair’in hayır diyemiyor olması. Dünyanın en cadı insanı olabilir ama birileri ondan bir şey istediğinde hayır demeyi bilmiyor ve genelde başını da bunlar belaya sokuyor. Kendini sürekli bir filmin ya da kitabın içindeki karakterin yerine koyması da bir başka huyu.

 Özgüvensiz Jenny iyiden iyiye Serena’nın çakması haline gelmeye başlıyor ve skandallara karışıp mankenlik maceraları peşinde koşuyor! Sanırım bu kız yavaş yavaş bir yerlere gelecek!

 Ah! Belirtmeden geçemeyeceğim bir nokta daha: Diziyi izleyenler Chuck’ın Maymun adında bir köpeği olduğunu bilirler. Şey, kitapta Maymun gerçek bir maymun! Adı da Tatlım.🐒😊

 Paranın, ünün ve iyi ailelerin çocukları olmanın avantajını sonuna kadar kullanan karakterlerimizin gelecek maceralarını sabırsızlıkla bekliyorum!

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

” Beni sevdiğinizi biliyorsunuz. “





ŞEYTAN DİYOR Kİ ~ GAELEN FOLEY

 Cehennem Kulübü serisinin ilk kitabını karşınıza çıkarmış bulunmaktayım! Öncelikle Cehennem Kulübü Serisi’nin kitaplarını şöyle bırakayım da yorumuma öyle geçeyim:

1)Şeytan Diyor Ki
2)Davetsiz Misafir
3)Küllerinden Doğan
4)Cennetin Ateşi
5)My Scandalous Viscount
6)My Notorious Gentlemen
7)The Secret Of A Scoundrel
 Epsilon’un çoğu zaman yaptığı gibi yine yarıda kalmış bir seriye başladığınızı bilin isterim. Bunun için serinin çevirisi “henüz” yapılmamış kitaplarını da yazdım. Yani serinin dilimize tamamen çevirilmesini beklemekteyiz.
 Rotherstone Markisi, Max St. Alban marki olmasının yanı sıra eğitimli bir tetikçidir de! Tetikçiliğinden bulduğu boş vakitte de evlenip aile adını temizlemeye karar vermiştir. Ancak ailesinin adını temizleyecek olan kızın oldukça seçkin biri olması lazımdır. Daphne Starling ise son zamanlarda sosyetede adı kötüye çıkmış bir genç kızdır. Ayrıca üvey annesi tarafından da evliliğe zorlanmaktadır. Max’in Daphne ile evlenmemek için onlarca nedeni varken kendini yine de kızdan alıkoyamamasının tek bir nedeni vardır: Aşk!
 Aşk devreye girdiğinde mantık tablodan çıktığına göre Max’i pek de suçlayamayız. Özellikle hayatı boyunca ilk kez böyle sevildiği düşünülecek olursa.
 Max St. Alban, küçükken babasının borçları nedeniyle Cehennem Kulübü adı altında kurulan bir teşkilata satılmıştır. Burada usta bir tetikçi, ajan haline gelir. Oysa sosyetede bu kulübün hovardalar ve işe yaramaz soylularla dolu olduğuna inanılır. Tam da bu nedenle Daphne’nin en yakın arkadaşı Carissa, bu ilişkiye karşı çıkar.
 Aslında ilişkiye karşı çıkan tek kişi Carissa değildir, Daphne’nin ta kendisi de bu ilişkiye karşıdır. Hayatının kontrolünü kendi elinde tutmak isteyen ve dönemine göre özgür olmak isteyen Daphne, yaşadığı hayat tarzı nedeniyle tam bir kontrol delisi olan Max ile iyi bir ilişki yürütemeyeceklerine inanır. Bu nedenle de Max’ten kaçmaya çalışır, ancak o da bir kere aşkın tuzağına düşmüştür!
 Kitap genel olarak bu şekilde ilerliyor. Okunması kolay ve eğlenceli bir kitap. Daphne’nin kendine rağmen adamı reddetmeye devam etmesi ilginçti. Yüksek sesle kahkaha attığımı söyleyemem sanırım ama hızlı okudum ve gerçekten beni sardığı için hızlı okudum. Olaylar iyi kurgulanmıştı.
 Yazarın okuduğum ilk kitabıyd ki zaten onlarca kitabı olmasına rağmen dilimize sadece dört kitabı çevirilmiş durumda. Bu üzücü detayı atlarsak, ben yazarı sevdim (Bu, durumu daha da üzücü yapıyor ama neyse…😓) Serinin kalanını okumak için sabırsızlanıyorum. Ah, ayrıca yazar serinin sıradaki kitabı için bir temel hazırlayarak kitabını bitirmiş. Sanırım en çok da bunu sevdim.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

CLARİSSA ~ STEFAN ZWEİG

 İki gün gecikmeli de olsa temmuz ayının Stefan Zweig kitabı Clarissa oldu.👧 Babası genelkurmay olan annesini doğumunda kaybetmiş olan Clarissa’yı anlatıyor kitabında Zweig.
 Babası subay olan Clarissa’nın bir de abisi var. Abisiyle samimi olsa da babasıyla aralarında resmi diyebileceğim bir ilişki var. Sevgisini nasıl göstereceğini bilmeyen bir baba.
 Annesinin ölümünden sonra babası iyice takıntılı biri haline geliyor ve sosyal ortamlarda kendine yer edinemiyor. Clarissa’yı bir manastıra gönderirken abisi Eduard’ı da askeri bir okula gönderiyor.
 Clarissa, zeki ve becerikli bir kız olduğu için ise arkadaşlarıyla arası iyi ancak mesafeli. Yıllarca rutin ve sıkıcı bir manastır eğitimi gören Clarissa’nın hiç en utandırıcı sırlarını paylaştığı bir arkadaşı olmuyor. Mezun olmasına iki yıl kala ise Marion adında bir kız geliyor manastıra.
 Clarissa’nın aksine Marion, herkesle sıcak bir ilişki kuruyor. Clarissa, onun diğer kızlar üzerindeki bu büyülü etkiyi gördüğü için ondan özellikle uzak duruyor. Araya giren yaz tatilinde kızlar, Marion’a karşı duydukları sevgiyi köreltip kıskançlığı bilerler. Diğer kızlar ona kötü davranmaya başladığında Marion, Clarissa’nın güvenli limanına sığınıyor.
 Babasının emekli olmasıyla manastırdan ayrılan Clarissa, bir meslek seçmek için gerçek dünyaya adım atıyor. Babasının ona aşıladığı alışkanlıkları iş bulmasında yardımcı oluyor. Uzman psikolog ve psikiyatr olan Dr. Silberstein’ın yanında iş buluyor. Bu iş sayesinde ilk defa Avusturya’nın dışına çıkıp Luzern’e gidiyor.

 Luzern’de bir kongreye katılıyor. Ona bazı yönleriyle babasını hatırlatan Leonard ile de burada tanışıyor ve ondan etkileniyor. Hiçbir zaman kimseyle özel bir ilişkisi olmayan Clarissa, hayatında ilk defa bir erkekten etkilenir. Doğrusu Leonard da ona karşı boş değildir.😉 Ancak kongrenin son günü Ferdinand, Saraybosna’da öldürülür. 
 ” Devlet, halk, ulus, görünmez olan, soyut olan, canlı olanın karşısında duruyor. ” 

Bu ölümle dünyanın altüst olduğunu fark etmeleri zaman alır. Çünkü Leonard ve Clarissa, ertesi gün birbirlerinden hiçbir şey beklemeden seyahate çıkmaya başlarlar. Birkaç gün içinde aralarındaki etkileşim büyür ve aşka dönüşür. Bu seyahatleri sırasında Leonard, Clarissa’ya -aslında Zweig okuyucuya- sıradan insanın önemini anlatır. Basit bir çiftçi neden önemlidir? Onun ne yaşadığı aslında neden hepimizin sorunudur? Bu tip soruların cevabını anlatmaya çalışır.

” Bizler, biz basit insanlar hiçbir şey değiliz; ama bizi kendi çıkarlarına dahil etmek ve silahlarına yem olarak kullanmak istiyorlar. “

Leonard, Clarissa’ya kim olduğunu anlaması için yardım eder. Ona yepyeni bir dünya görüşü sunar. Bir asker kızı olarak vatanın, milletin önemini öğrenmişken Leonard’la birlikteyken dünya vatandaşlığının önemini kavrar. Bu güzel çifti ayıran şey de milliyetçilik olur. Bir Fransız olan Leonard ile Avusturyalı Clarissa; savaşa giren iki ülkenin ‘düşman’ fertleri olarak yollarını ayırmak zorunda kalır.

” Bizim düşüncemizin ne önemi var? Biz kimiz ki? Hayatımızı iktidardakiler yönlendiriyor. ” 

 Leonard, Avusturya ile savaşmak üzere Fransa’ya giderken Clarissa da savaşta yaralanan askerlerin tedavisine yardım etmek amacıyla Avusturya’ya döner. Ancak Clarissa’nın macerası burada bitmez.

 Clarissa, Zweig’in güzel kitaplarından biriydi. Bence çok daha uzun yazılmayı hak eden kitaplarından biriydi. Çünkü bana göre bazı yerler tek cümleyle geçiştirilmişti. Yani o tek cümleyi yazıp geçmek yerine detaylandırılmak isteyen birkaç yer vardı. Bunun dışında Zweig’in yazımını zaten seviyorum ben, bu yüzden diyecek pek fazla şeyim de yok.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

EV SAHİBESİ ~ FYODOR DOSTOYEVSKİ

 Dostoyevski’nin ilk defa Aralık 1847’de yayınlanan bir eseri hakkında bir şeyler yazmaya çalışacağım bugün. Ev Sahibesi, yazarın ilk dönem eserlerinden biri. Bu nedenle de vay be adam ne yazmış, diyebileceğimiz bir eser olmadığını da söyleyeyim.Yine de Dostoyevski’nin kaleme aldığı bir kısa öykü olduğunu unutmuyoruz.😊

 Yoksul bir genç olan ve bilim aşkıyla yanıp tutuşan ana karakterimiz Ordinov’un aşık olmasını anlatıyor kısa öyküsünde yazar. 
 Evinden çıkarılmasıyla sokak sokak ev aramaya başlıyor Ordinov. O güne kadar sürdüğü asosyal hayatın ne kadar sıkıcı olduğunu da bu vesileyle insanların arasına karıştığında anlıyor. İnsanların arasına karışmak hoşuna gidiyor ve kimsesiz olduğunu fark ediyor. 
 Kiliseye gittiğinde yaşlı bir adam ve yanındaki kızı fark ediyor. Birdenbire kıza ilgi duymaya başlıyor. Sanki kızın da onun gibi yalnızlık çektiğini anlıyor Ordinov. Katerina’da anlıyor Ordinov’un yalnızlığını ve birbirine doğru bir çekime kapılıyorlar.
 Yeni bir oda arayışında olan Ordinov’a evlerinin bir odasını kiralıyorlar. Böylece kadın Ordinov’un ev sahibesi haline geliyor. Karakterlerimiz birbirini daha çok tanımaya başşladığında yaşlı adamın kitapta dini ögeleri temsil ettiğini fark ediyoruz. Ayrıca yaşlı adam geçimini fal bakarak sağlıyor. Alt metinde din ve bilim çekişmesi yatıyor diyebiliriz. Katerina da ikisinin arasında kalan, ikisinde de gönlü olan insanlığı temsil ediyordu bana kalırsa. Yaşlı adamdan korku duysa da yine de ona sığındığı zamanlar oluyordu ve Ordinov’a hiç korkmadan sığınabiliyordu. Çünkü Ordinov’u kendisinin kontrol edebileceğinin farkındaydı belki de. Ordinov ilk defa aşık olduğu için bilimden ilk defa bir adım uzaklaştığını ve bunun onu hasta ettiğini de söyleyebilirim.
 Kitabı büyük bir hayranlıkla okumadım ama beni sıkmadı da. Gayet akıcı bir kitaptı bence. Belirsizlikler vardı, evet ama bence bu belirsizliklerin nedeni okuyucuların kendilerine özel bir şeyler hayal edebilmesine izin vermekti. Belki de böylece okuyucunun kendini daha iyi tanıyabileceğini ya da kitabın okuyucu için daha özel olacağını düşündü Dostoyevski. 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

MARSLI ~ ANDY WEİR

  ” O, DÜNYANIN EN ÜNLÜ ADAMI. SORUN ŞU Kİ, DÜNYA’DA DEĞİL. ” 
 Issız bir adaya düşerseniz yanınıza alacağınız üç şey nedir? Peki ya ıssız bir gezegene? Benim yanıma alacağım TEK şey Mark Watney olabilir! Mark Watney, Ares 3 programıyla Mars’a gönderilen ilk insanlardan birisi. 6 kişilik mürettabatın en düşük rütbelisi. Bu durumda yetkinin Mark’a geçmesi için hayatta kalan son kişi olması gerekiyor. Ve bilin bakalım n’oluyor? Yetki Mark’a geçiyor!
 Kum fırtınası nedeniyle iptal olan Ares 3 görevinden dönmek için uzay araçlarına dönerken Mark yaralanır ve fırtınanın içinde kaybolur. Arkadaşları ise onun öldüğünü düşünerek arkalarında bırakırlar. Böylece Mark, Mars’ın tek vatandaşı haline gelir.
 Mars için kızıl gezegen de olarak bilinen soğuk bir çöl diyebilirim. Farklı iklim koşulları, Dünya’dan milyonlarca km uzakta olması nedeniyle imkanlarının kısıtlı olması ve yalnızlık; hayatta kalma savaşının en büyük düşmanları. Koskoca gezegende yapayalnız kaldığınızı düşünün. Ah, bütün dünyanın sizin öldüğünüzü sandığını da unutmayın. Ne hissedersiniz? Pes etmeye ne kadar yakın olurdunuz?
 İşte bütün bunlara rağmen pes etmeyen Mark, eğer bir gün ölürse diye bir günlük tutmaya başlıyor. Çünkü aslında ölüme ne kadar yakın olduğunu da biliyor. Bizler de bu günlüğü okuyoruz. 
 ” Mars ve salaklığım sürekli beni öldürmeye çalışıyor. ” 
 Mark Watney, bir botanist ve makine mühendisi. Yani hayatını kurtaracak temel bilgilere sahip. En büyük problemi ise yiyecek. Tam bu noktada ‘gezegenin en iyi botasnisti’ olarak yeteneklerini konuşturacak Mark.😁 Mars’ın kralı Mark Watney! 😁😁
 2 ay sonra tesadüf eseri Mark’ın yaşadığı ortaya çıktığında Dünya’nın ne kadar karıştığını tahmin edebilirsiniz bence. 3 ay sonra ise Mark ve keskin zekası sayesinde iletişim kuruyorlar. Ancak Mark yalnız kaldığı süreç boyunca umudunu ve espiri yeteneğini hiç kaybetmiyor. Tam her şey yoluna girdi derken her şey alt üst olsa bile hemde. O yüzden bu karakteri çok sevdim. Canım Watney.😍
 Kitap çok akıcı ve eğlenceli, her ne kadar dramatik bir olay yaşansa da. Kitabın en çok bu yönünü sevdim: Karakter asla neşesini kaybetmiyor. Okuyucuyu gülümsetmeyi hep başarıyor. Ayrıca bunu uzaya dair detaylı bir kullanırken başardığını da belirtmek isterim. Alkışlar yazarımıza.👏👏👏

 Filme gelirsek; öncelikle film yerine her zaman kitabı tercih ederim. Tercihim yine değişmedi. Kitap, filmi bildiğiniz döver. Kitabı okumadan filmi izlemedim. Çünkü hayal gücümün kısıtlanmasını istemedim açıkçası. Henüz kitabı okumayan ve filmi izlemeyenler varsa da önerim bu yönde. Çünkü filmi izlerken kitabı okumasaydım anlamazdım, dediğim çok sahne oldu. Zaten film, kitabın özetinin özeti gibi olmuş. Kitapta olan bazı şeyler, bence önemli şeyler, hiç olmuyor. Bu açıdan film beni biraz hayal kırıklığına da uğratmadı değil. Ama 2 saate 416 sayfayı sığdırmalarını beklemek de zor tabi. Son eleştirim de kitaptaki eğlenceli dilin filmde buharlaşması.

 Goodreads okuyucuları tarafından 2014’ün en iyi bilimkurgu romanı seçilen kitap bunu sonuna kadar hak ediyor. Eğer bilimkurgu meraklısıysanız ya da okumak için farklı ve eğlenceli bir kitap arıyorsanız, tebrikler! Aradığınız kitabı buldunuz!

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

BEN BÖYLE SEVERİM (DEDİKODUCU KIZ 05) ~ CECİLY VON ZİEGESAR

 Merhabalar! Dedikoducu Kız serisi tam hızıyla kaldığı yerden devam ediyor efenim! İlk beş kitap bitti, mart ayına geldiler ve bilin bakalım n’apıyorlar?! Üniversite hakkında endişelenmeye devam edip kayak tatilene gidiyorlar!

 Bir önceki kitapta kendini ‘neredeyse’ babasının arkadaşıyla sevgili olarak buluverecekken son anda köşeyi dönen Blair bu seferde arkadaşının abisine yöneliyor. Kitapta tam bir karşı konulamaz, muhteşem erkek olarak tarif edilen Erik Van Der Woodsen söz konusu olduğu için Blair’i eleştirmiyorum. Çünkü kusursuzluğu çok gerçekçi nedenlere bağlanmış bir karakter. Ayrıca Serena’nın abisinden bahsediyoruz, yani lütfen! (Hatırlatma; dizide küçük kardeş olan Erik, kitapta olgun bir abi.) Ayrıca Erik Van Der Woodsen hakkında okudukça daha çok okumak istiyorsunuz. Yani umarım önümüzdeki kitaplarda çok çok çok daha fazla yer alır. Çünkü ben bu kitapta Erik karakteri ile oldukça iyi vakit geçirdim. Zorlama olmayan kibar yapıya sahip biri ve etrafındaki herkesin rahat hissedip kendisi olmasını sağlıyor. Herkesin hayatına gereken biri aslında.😍
 Yine de Chuck’a ihanet etmek istemem tabi. Her ne kadar beni bu kitap biraz zorlasa da. Chuck bu kitapta daha fazla yer alıyor ama tam bir şeytan tohumu olarak. Yine şeytan tohumu olsun ama daha karakterli olsun. Şuan bana kabına göre şekil alan biri gibi geliyor ve bu rahatsız edici. Düzelecek ama düzelmeli.😓
 Çilekeş Blair Waldorf ise odasından atılmasıyla beraber soluğu en yakın arkadaşı Serena’nın evinde alıyor. Serena, canı arkadaşı Blair’i üniversitedeki abisinin odasına yerleştiriyor ve bizim film sevdalısı Blair daha o anda Erik’le ilgili hülyalara kapılıyor.😵
 Zaten annesi kızından çok yeni ailesiyle ilgilenirken babası da Fransa’da bir şatoda sevgilisiyle yaşarken Blair hülyalara dalmasın da kim dalsın? Ayrıca umutsuz geçen Yale görüşmelerini hatırlatmaya gerek yok bence. Yani dikkat dağıtacak bir şeylere ihtiyacı var.
 Jenny Humpfrey ise yavaş yavaş büyüyor ve bir sevgili ediniyor; thanks to Blair.😌 Hem de en gizemlisinden! Böylece sıkıcı Jenny Humpfrey de hayatına heyecan katmaya başlıyor.
 Vanessa, alçak Dan’in onu aldatmasından sonra sadece sevgilisini değil, tek arkadaşını da kaybediyor.😔 Ailesinin  şehre gelmesiyle de yeni arkadaşlar edinmeye başlıyor. Ailesi dünyanın içine sürüklendiği sistemin tamamen karşıtı bir hayat kurmaya çalışıyor ve en temel savaş aletleri ise sanat. Sanat, kapitalizmin dokunamadığı tek şeydir; avangard sanat, Adorno’nun tabiriyle yüksek sanat. Çünkü onun verdiği mesajı herkes alamaz ve sanat imgelerle konuştuğu için de kapitalizm ona dokunamaz. Her neyse…
 Gelelim alçak Dan’e… Aslında Dan bu kitapta sadece kendini düşünen, kıskanç ve bencil bir pislik olduğunu bir kere daha kanıtlıyor. Şiir yazmakla ilgili sorunlar yaşamaya başlıyor ve egosu zedeleniyor diyebilirim. 
 Georgina Sparks ve sevgilisi Nate ise mart ayındaki bahar tatilleri için Sun Valley yolunu tutuyor. Ama bilin bakalım n’oluyor? Chuck, Georgina’nın davetlisi olarak birkaç arkadaşla birlikte daha onlara katılıyor. Ayrıca Serena, ailesiyle her sene gittiği kayak tatiline Blair’i de davet ediyor. Böylece bütün Yukarı Doğu Yakası sakinleri Sun Valley de toplanıyor! 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

” Beni sevdiğinizi biliyorsunuz. “
WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın