OKUMA LİSTESİ (Reading Challenge)

 Bugün karşınızda olma sebebim Amerika ve İngiltere’de oldukça fazla yapılan okuma listesi. Orijinal adıyla Reading Challenge olarak bilinen bu liste insanların bir nevi kendilerine meydan okuması olarak görülebilir. Genellikle yıllık oluşturulsa da fotoğrafta fark ettiğiniz gibi ben üç aylık bir liste çıkardım. Bu listeleri üçer aylık süreçlerde yenilemeyi düşünüyorum. Umarım beğenirsiniz. 😊Fotoğrafı daha kaliteli indirmek isteyenlere pdf linkini de aşağıya bırakıyorum.

 İyi okumalar.❤ 


GÖMÜLÜ ŞAMDAN ~ STEFAN ZWEİG

 Kimselere belli etmeden oluşturduğum her aya bir Zweig köşemde bu ay Gömülü Şamdan yer alıyor.😊 Gömülü Şamdan belki de Zweig’in bir Yahudi olduğunu en çok hatırlatan kitabıdır. Şahsen ben okurken sürekli olarak aklımdaydı. Vay be, dedim adam ne acılar çekiyormuş aslında.
 Kitapta bahsi geçen yedi kollu şamdan, aslında dini ögeler taşıyan bir sanat eseri diyebiliriz. Onlara göre Tanrı’nın yoluna hizmet etmiş gerçek bir araç şamdan ve bu yüzden onlar için oldukça önemli. Ancak Yahudilerin kendilerine ait bir devleti olmadığı için (İsrail yok o zamanlar) yersiz yurtsuz, her devletin dışlananları olarak yaşıyorlar. Yazar, hislerini de en güzel şekilde kelimelere şöyle döküyor:

” Halklar içindeki tek ve kimsesiz bir halk. “

 455 yılında geçen hikayemiz Roma’nın Vandallar tarafından işgal edilmesiyle başlıyor. Yahudiler İngiltere’de bile haklar elde ettiklerinde takvimler 18. ya da 19. yüzyılı gösteriyordu. Yani ondan önce ikinci sınıf vatandaş olarak muamele gördüklerini söyleyebiliriz. Roma’da da kutsal emanetlerine el konulmuş bir şekilde yaşarlarken Vandalların işgaliyle kutsal emanetler ve en önemlisi şamdan tehlikeye giriyor.

” Biz Yahudiler mücadele edemeyiz, bizim gücümüz yalnızca fedakarlığa yeter. ” 

 Zweig metinde açık açık dünyadaki bütün kötülüklerin Yahudilere de bir kötülüğünün dokunduğunu yazmış. Bunun en önemli nedeninin İkinci Dünya Savaşı zamanında yaşaması olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Zweig, Hitler’in yarattığı faşist düzenin bütün dünyaya yayılacağını düşünerek intihar etmiştir. O yüzden kitabın karamsar bir havada geçmesini anlamlandırmamız mümkün.
 Roma’nın işgalinden sonra (bu arada Vandallar dedikleri Bizanslılar) şamdanı kendi krallarına götüreceklerini öğrenen Yahudiler, işgalcileri gemilerine kadar takip ediyor. On yaşlı adam ve bir küçük çocuk. Bu küçük çocuk tanık olarak yanlarında yer alırken gelecekte Yahudilerin şamdanı geri almasını umut ettiği insan haline dönüşüyor. Adı Benjamin ve öylesine birinin torunu. Benjamin 87 yaşına girdiğinde son kez şamdanı görmek için Pera’ya yani Taksim’e geliyor.
 Metnin ilk yarısının oldukça sakin ilerlediğini söylemem mümkün. Ancak sonra işin için Ayasofya, Pera gibi bilindik yerler girince insan ister istemez meraklanıyor. Zweig bu kitabıyla kendisinin de ait olduğu bir grubun, Yahudilerin derdini anlatmaya çalışmış ve başarılı da olmuş. Ancak acaba şimdi İsrail’i görseydi ne düşünürdü?
 Zweigseverler için güzel bir kitap daha ama psikolojik tahlillerden çok bilgiler yer aldığı için çok da severek okumadım açıkçası. En az sevdiğim Zweig kitabı Gömülü Şamdan olabilir.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

VEJETARYEN ~ HAN KANG

” Karım vejetaryen oluncaya dek onun özel bir insan olduğunu hiç düşünmemiştim. ” 

 Güney Kore Edebiyatı’ndan okuduğum bir kitap Vejetaryen. Yazarının 5 yılda tamamladığı kitap da bu süre içinde geçiyor. 3 bölümden oluşuyor: Vejetaryen, Moğol Lekesi, Alev Ağacı. Genç bir kadının üç farklı bakış açısından hikayesini anlatıyor. Karakterin adı Yonğhe olarak geçiyor ama İngilizce çevirisinde Yeong-hye olarak geçiyor ve Kore alfabesinde ‘ğ’ harfi olmadığından emin olduğum için yazımın kalanında Yeong-hye olarak kullanacağım.

 Vejetaryen kitabın en sevdiğim bölümü oldu. Her şeyin başlangıc Yeong-hye’nin vejetaryen olması ve kocasının bundan duyduğu rahatsızlık. Bu bölüm Yeong-hey’nin kocası tarafından anlatılmaktadır. Dünyanın en sıradan insanı olan bir kadının birdenbire bir rüya görmesiyle Kore’de radikal sayılabilecek bir karar vermesi adamı rahatsız ediyor. Çünkü adam zaten dünyanın en sıradan kadını olduğu için Yeong-hye ile evlenmiş ve kadının farklılaşmasını kaldıramıyor. Diğerlerinden farklı olan bir şeyleri daha iyi, tutkulu yapabilen kadınları ise rahatsızlık verici buluyor. Kore’de Türkiye gibi ataerkil bir yapıya sahip ve ilk bölümde bu özelliğini ziyadesiyle hissettiriyor. 
 Kadın gördüğü kanlı rüyalar nedeniyle sürekli bir stres altındayken gün geçtikçe zayıflıyor. Kocası bir iş yemeğine götürdüğü karısına makyaj yapması için söyleniyor. Belki buradan Kore’de kadınların güzel olmak zorunda olan varlıklar olarak göründüğünü söyleyebiliriz. Bu iş yemeğinde bir vejetaryenin mücadelesini gösteriyor Han Kang bize. Masadaki 10 kişiden 9’u vejetaryen olmadığı için kadın açıkça eleştiriliyor ve küçük bir tartışmanın ardından kocasıyla birlikte dışlanıyor.
 Kocası çocuk gibi karısını ailesine şikayet ediyor. Bir kadının veya insanın vejetaryen olması nasıl ailesine şikayet edilebilir ki? Bu tıpkı kırmızıdan nefret ettiğim için ömür boyu kırmızı giymeyeceğim demek gibi bir şey. Buna kimse karışamaz. Ancak Yeong-hye’nin ailesi böyle düşünmüyor. Bu nedenle de bölüm oldukça trajik bir biçimde bitiyor.

” Hayalini kurduğu imgeyi, başka biri onun yerine nasıl bulabilirdi ki zaten? ” 

 Moğol Lekesi bölümü ise Yeong-hye’nin kalçasında bulunan bir lekeden alır adını. Normalde en geç ergenlik çağı sırasında kaybolması gereken leke hala kaybolmamıştır. Belki de yazar bununla bize karakterin hala masumiyetini koruduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Bu bölüm ise Yeong-hye’nin eniştesi tarafından anlatılmaktadır ve adamın moğol lekesini öğrendikten sonra kadını arzulamasıyla başlamaktadır.
 Yeong-hye boşanmış ve vejetaryen olmasının üzerinden iki yıl geçmiş bir kadın artık. Karısının parasıyla geçinen eniştesi bir video sanatçısı ve en büyük arzusu da Yeong-hye’nin moğol lekesiyle bir video çekmek. Ancak sanatsal başlayan bu düşünce bir insanın arzularına yenik düşmesiyle sonuçlanıyor. Eniştesini dinlerken insan hayal kurarken bile toplum ayıplar mı, düşüncesini taşıdığımızı gösteriyor bize yazar. Ve bölüm Yeong-hye’nin akıl hastanesine kaldırılmasıyla sonlanıyor.
” Bazı olaylar geçtikten sonra bile, onca korkunç şeye maruz kaldıktan sonra bile, insan yiyor, içiyor, tuvalet ihtiyacını görüyor, yıkanıyor ve yaşamaya devam ediyor. Hatta kimi zaman kahkahalarla gülüyor. ” 
 Alev Ağacı, Yeong-hye’nin ablasının ağzından anlatılan ve onu tanımamıza en çok yardımcı olan bölüm. Çocukken gördüğü şiddeti, hayatı karşısından neden bu kadar pasif olduğunu daha iyi kavrıyor okuyucu bu bölümle. 
 Karşımızda kardeşinden asla vazgeçmeyen ve her şeyin normale dönmesini isteyen bir abla var. Bu abla sorumluluk duygusu fazlasıyla gelişmiş bir kadın aynı zamanda. Çocuğunu her şeyden önce sevgiyle büyütmek isteyen bir anne. 
Yeong-hye ise bütün sorumluluklarından sıyrılmış bir kadın olarak karşımıza çıkıyor artık. ” Ben artık bir hayvan değilim abla, “ diyerek insanlığından vazgeçen bir kadın. O bir bitki artık. Belki de bu bölümde karakter bütün hayatı boyunca pasif olduğunu somutlaştırmaya çalışıyor diyebilirim. Belki de onu döven, ona psikolojik şiddet uygulayan insanlıktan kaçmaya çalışıyordur. 
 Her okura hitap edecek bir kitap asla değil. Okurken düşünmeyi seven, detaylara değer veren, metaforları anlayabilen bir okuyucuya ihtiyacı var kitabın. Üslup çok iyi. Yalın bir dili var yazarın, öyle süslü sözcükleri yok. Sıradan kelimelerle güzel cümleler kurmayı biliyor. Bu nedenle de kitap hızla ilerliyor; yani akıcı bir dili var. Ancak çevirmenin de hakkını vermek gerek tabiki. Kore Dili Eğitmenliği ve araştırmacılığı yapan Göksel Türközü’nün ellerine sağlık. Oldukça başarılı bir çeviri olmuş.
 Son olarak kitabın Kore’de bir filmi de çekilmiş. 2009 yılında çekilen filmin adı Vegetarian. Henüz filmi izlemediğim için iyi veya kötü olarak yorum yapamacayağım ama IMBD puanının 5.8 olduğunu söyleyebilirim.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

ÇÜNKÜ BEN BUNA DEĞERİM (DEDİKODUCU KIZ 4) ~ CECİLY VON ZİEGESAR

 Uzun zaman önce ara verdiğim Dedikoducu Kız serisine bu hafta bir dönüş yapıyoruz.↺😁 Çılgın karakterlerimiz ile bu seferki buluşmamız gelecek kaygılarıyla dolu geçiyor. Çünkü şubat ayı gelmiş ve artık gelecek sene hangi üniversitelere gideceklerini düşünme vakitleri de gelmiş. Yine de şubat ayı henüz karakterlerimizin paçalarını tutuşturmuyor.
 Jenifer Humpfrey sinir bozucu bir şekilde özgüvensiz yaşamına devam ediyor.😒 Bu sırada Serena ise bir ara Blair’in peşinde koşan ve aynı zamanda yine Blair’in üvey erkek kardeşi olan Aaron ile büyük bir aşk yaşamaya başlıyor. Büyük dediysek Serena Van Der Woodsen ne kadar büyük aşk yaşayabilirse o kadar büyük bir aşk yani.💨😁
  Blair ise hala eski sevgilisi Nate’i unutamamış durumda. Bu kitap aslında bize Blair’in iç dünyasını biraz daha tanıma fırsatı veriyor. Blair özünde iyi biri olsa bile bu iyiliklerin karşılığı genelde hayatını mahveden bir şey olarak döndüğü için o da iyilik yapmamaya başlıyor. Yani eğer öz anneniz yeni doğacak üvey kız kardeşiniz için sizinle aynı şekilde yakın zamanda üniversiteye gidecek olan üvey erkek kardeşinizin odasını değil de sizin odanızı alsaydı n’apardınız? Blair gibi kabullenmeyeceğim kesin. En yakın arkadaşı Serena da tam bir aptal aşık ve her şeyin eğlenceli yönüyle ilgilenirken Blair de kendine bir savunma kalkanı örüyor.😓
 Bütün bunlar da Blair’in sabrını zorluyor. Ve unutmayın eğer bir kız çileden çıkmış hayatına el atacaksa işe saçlarından başlar.😉
 Jenny de Elise adında yeni bir arkadaş ediniyor. Ancak yeni arkadaşlarla mesafelere biraz dikkat etmeli değil mi? Küçük Jenny bunu henüz bilmiyor.😈
  Georgina Sparks; dizide eski bir arkadaşken bu kitapta yepizyeni bir karakter olarak karşımıza çıkıyor ve psikolojik sorunlarının oldukça fazla olduğuna emin olduğum bir karakter.😶
 Chuck ise (dizide en sevdiğim karakter olan Chuck💚) küçük dedikodularla karşımıza çıkıyor. Ancak biz Chuckseverler güzel günler göreceğiz! (Yani umarım.😓)
 Şimdiye kadar bahsettiğim bütün karakterler aslında kapitalizm çarkına takılmış ve oraya takıldıklarının farkında bile olmayan isimler. Para, varlıklarıyla bir bütün olmuş durumda. Bunların tersine Vanessa ve Dan tuhaf ve entelektüel bir ilişki yaşıyor. Vanessa film çekerken Dan şiir yazıyor ve sevgililer günü için bir şiiri önemli bir dergide yayımlanıyor bile. Ancak kendini bir ahlak timsali ve diğerlerinden farklı olarak gören Dan’in bile nasıl onlarla aynılaşıp kötü yola sapabileceğini görecek okuyucu.
 Dedikoducu Kız’ın tam bir gençlik kitabı olduğunu söyleyebilirim. Eğlenceli ve akıcı bir dille yazılmış. Kötü entrikalar ya da dramlar yok. Dizi ile aralarındaki en temel farklardan biri bu olabilir. Çünkü her bir kitapta dizi ile farklılıkları da gitgide artıyor. Yani tavsiyem diziyi altı sezon izleyip sevdiyseniz kitaplarını da sabırla okuyun. Çünkü kitaplarda karakterleri anlamlandırmak ve bir temele oturtmak çok daha kolay. Çünkü karakteri bir kaş hareketinden değil yazarının elinden okumak her zaman daha iyidir. Bol kitaplı günlere efenim.😘

Not: Uzun cümleler için kusura bakmayınız.😊

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

” Beni sevdiğinizi biliyorsunuz. “

AFFET AMA UNUTMA ~ LİSA GARDNER

 Uzun zaman sonra yeniden bir Lisa Gardner kitabıyla karşınızdayım. Tessa Leoni serisinin ikinci ve serinin dilimize çevrilen son kitabı Affet ama Unutma. Normalde seride bir kitap daha var ama henüz çevirisi yapılmamış. Zaten çoğu kitabının çevirisi yapılmamış durumda ama neyse…
 Orijinal adı ‘Touch and Go’ (Dokun ve Git) olan kitabı Affet ama Unutma olarak çevirmelerini açıklayamıyorum malesef. Neyse, kitabımıza dönelim biz.
 Lisa Gardner’ın bu hikayesinde bir cinayet davası değil kayıp daha doğrusu kaçırılma vakasıyla karşı karşıyayız. Zengin bir aile oldukça organize bir şekilde bir gece kaçırılınca fedaraller, polis, şerif ve şirketin kendisi bile aramaya katılıyor. Peki şirket nasıl katılıyor bu aramaya? Bir önceki kitapta başına gelenlerden sonra polisliği bırakan Tessa Leoni şirket soruşturmaları alanında çalışmaya başlamış. Çalıştığı şirketin sahibi ve ailesi kaçırılınca o da bu olaylara dahil oluyor.
 Kitapta D.D. ile ufak bir karşılaşma yaşanıyor ve ortaya çıkıyor ki vaka D.D.’nin yetiştirdiği Neil’in. Ancak vaka onda kalıyor mu? Hayır.
 Kurbanlarımıza dönecek olursak, zorlu bir hayattan çıkıp evlenerek rahat bir hayata ulaşan annemiz Libby; zengin, yakışıklı, zeki baba Justin ve 15 yaşındaki kızları Ashlyn. Justin ve Libby’nin ilişkisi Justin’in ihanetiyle yara almış durumda olsa bile ikili bunu onarmaya çalışıyor. Denbe ailesi oldukça yıpranmış durumdayken bir de üstüne kaçırılınca aile gerçek sorunlarıyla yüzleşmeye başlıyor.
 Bir ailenin çizdiği mükemmel görüntüsüne rağmen çiziklerle dolu olduğunu gösteriyor yazar ve bu çizikler zamanla çatlaklara, çatlaklar da kırıklara dönüşüyor.
 Bu ailenin çevresi ve kendi sırları da oldukça ilginç ve tahmin edilemez. Eski askerlerden oluşan yakın çevreleriyle bir aile haline gelmişler ve Justin de onlar gibi dövüşmeyi öğrenmiş. Güçlü bir adam. Karısını aldatsa bile saygılı davranmaya devam ediyor. Gerçi onu aptal yerine koyan bir adam kadına ne kadar saygı duyabilir ki? Kızları ise bu adamın ve karısının en büyük zaafı.
 Zeki kelimesini daha ne kadar vurgulayebilirim bilmiyorum ama kitap tam bir zeka eseri. Heyecanlı ve akıcı gidiyor. Polisiye ve macera severlerin kesinlikle okuması gereken bir kitap.
 Kitapla ilgili yaşadığım bir sorunu da burada anlatmak istiyorum, belki başkalarının da başına gelir diye. Kitabı okumaya başladım ve 128. sayfayı çevirdiğimde 161. sayfaya geçti. Şok oldum tabiki. Kasım 2016’da basılmış bir kitap ve ben kitabı alalı aylar olmuş. Anında Martı Yayınevine ve kitabı aldığım Kitapyurduna mail attım. Martı Yayınevi benimle hiçbir şekilde iletişime geçmedi. Maile cevap bile vermediler. Ancak Kitapyurdu aylar geçmiş olsa bile kitabı geri göndermemi istedi ve kitabın yenisini bana gönderdi. Bu yüzden Martı Yayınevinin kitaplarını mümkün oldukça almamaya çalışacağım artık. Yani başka yayınevleri aynı kitabı basmışsa onlarınkini alacağım ama Martı Yayınevini almayacağım. Ama illa Martı’dan almam gerekirse de kesinlikle araya sağlam bir aracı (muhtemelen Kitapyurdu) koyup alacağım. Sizlere de tavsiyem bu yönde.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

İSMAİL ~ DANİEL QUİNN

” İnsanlara onları heyecanlanmaktan alıkoyacak, bu gezegene verdikleri korkunç zarar karşısında sakinliklerini korumalarını sağlayacak ne anlatıldı? ” 

 Daniel Quinn’in en tanınmış romanı İsmail ile karşınızdayım bugün. İsmail, 1977 yılında yazılmış olsa da 1992 yılına kadar yazarı tarafından altı kez tekrar yazılmış. 

 Kitap, bir öğretmenin dünyayı kurtarmak isteyen öğrencilerini aradığını söyleyen ilanla başlıyor. İlanda bahsi geçen öğretmen ise bir goril: İsmail. 
 İsmail, telepati yoluyla öğrencisine dünyanın bu hale nasıl geldiğini öğretiyor. Neden ilkel ve uygar olarak adlandırıldıklarını, tutsaklığı öğretiyor. Bir insanın kültürünün nasıl oluştuğunu da öğretiyor, hem öğrencisine hem de okuyuculara.
 İnsanlar neden kendilerini uygar-ilkel sınıflandırmasının içine sokuyor, insanlık neden piramidin en tepesinde görülüyor gibi sorularla okuru düşündürüyor. Oysa İsmail’in deyişiyle insanların ortaya çıkışı, denizanalarının ortaya çıkışından daha büyük bir yankı uyandırmadı. O zaman neden insanlar dünyanın kendilerine ait bir şey olduğunu düşünmeye başladı?
 İnsanlığın mitolojisi: Dünya insan için yaratıldı ve insan da ona hükmetmek için. İsmail’e göre bu düşünce insanları dünyanın düşmanı haline getirdi. Bir goril kendini neredeyse kusursuz ve ileri bir varlık olarak gören insanların kusurlarını anlatıyor. 
 Besin kaynakları ve nüfus kontrolü arasındaki ilişkiyi anlatıyor, basit bir dille. Kültürün insanları daha doğrusu M.Ö. 8000’den sonra ortaya çıkan insanların kültürüyle dünyanın ne hale geldiği anlatılıyor. Bu insanlar dünyaya bir düzen getirmeye çalışıyor ama dünyanın bir düzene gerçekten ihtiyacı var mıydı? Günümüzde insanların hayatı acımasızlık, açgözlülük, akıl hastalıkları, suç ve madde bağımlılıklarıyla dolu. Bu insanlar dünyaya hükmetmek isteyen insanlar. Böylece nasıl Tanrı rolü oynadıklarını anlatıyor İsmail.
 Dünya hakkında farkındalığını arttırmak isteyenlerin, insanların mahvolmaya doğru nasıl hızla yol aldığını somut bir şekilde görmek isteyenlerin hemen alıp okuması gereken bir kitap. Oldukça da kolay okunan bir dille yazılmış bir metin. 

” Yaşamak için dünyayı mahvetmeye devam etmenizi neredeyse zorunlu kılan bir uygarlık sistemine tutsak olmuşsunuz. ” 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

MECBURİYET ~ STEFAN ZWEİG

” Vatan onun için artık daha çok bir hapishane, bir mecburiyetti. Yabancı diyar ise dünyadaki vatanı, Avrupa insanlık demekti. “

 Stefan Zweig, savaş karşıtı olduğu bilinen bir yazar. 1. Dünya Savaşı sırasında da bunu bütün dünyaya haykırmak istercesine yazmış metinlerini. Savaşın ne kadar yıpratıcı ve deli saçması olduğunu göstermek için. Çünkü ona göre savaş dünyanın delirmesinden başka bir şey değildi.

 Mecburiyet, savaşa katılmak istemeyen ama vatanının onu mecbur bıraktığı hissine kapılan bir adamı, Ferdinand’ı anlatıyor.
 Ferdinand savaşan ülkesinden kaçıp karısıyla birlikte İsviçre’ye gelmiş. Kendini kaçak gibi hissediyor. Çok sevdiği karısı onunla birlikte olsa bile kendini yalnız hissediyor. Çünkü vatanının ona yüklediği sorumluluktan kaçıyor. Bu kaçış onu yalnızlığa itiyor. Çünkü vatanın karısından böyle bir beklentisi yokken Ferdinand yüklenmek istemediği bu sorumluluğun altında eziliyor. Devlet bile bir insanı cinayet işlemeye zorlayamaz, buna hakkı yok; diyen karısının karşısında sessizliğini bozamıyor.
 Almanya’da savaş sonrası yaşanan sefalet, hakların askıya alınması Ferdinand için büyük bir yıkım oluyor ve bu nedenle karısıyla İsviçre’ye geliyor. Ancak burada da tam anlamıyla huzur bulamıyor. Çünkü devletin peşini bırakmayacağını ve askere çağırılacağını içten içe biliyor.
 Bir gün eline ulaşan kahverengi zarflı mektup ile korkulu rüyası gerçekleşiyor. Devlet ondan özgürlüğünü, karısını, yaptığı resimleri, köpeğini yani hayatını arkasında bırakıp savaşa katılmasını istiyor. Bu noktada Ferdinand’ın aklının ipleri çözülmeye başlıyor. Kendi kendini kontrol edemez hale geldiğinde karısı ipleri eline almaya çalışıyor. 
 Kitap, Zweig’in başarılı psikolojik çözümlemeleri ile dolu. Yazarın gerçek hayattan edindiği tecrübeleri ve duygu durumlarını fazlaca kullandığına inandığım bir kitap. Devletin gücünün bir insanı ne kadar etkisi altına alabileceğini gösteriyor bizlere. Bu görünmeyen gücün bir insana neler yaptırabileceğini anlatıyor. Belki de bu kitabı okuması gereken en büyük kitle ülke sınırlarını çizerken kime sordular, diyen kitledir. Çünkü, bence hepsi kendini biraz Ferdinand gibi hissediyor olabilir.

” İnsanlığın ötesinde bir vatanım yok benim. ” 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

SAVAŞ SANATI ~ SUN TZU

 Savaş Sanatı’nı Ufak Tefek Cinayetler’de Oya karakterinin bölümlerce okuyup bitiremediği bir kitap olarak fark ettim önce. Bu kitapta bu kadar önemli ne anlatılıyordu da seyircinin gözüne sokulmak isteniyordu merakıyla da kitaba başladım.
 Savaş Sanatı, yazım tarihi net olmayan oldukça eski bir metin. Kitap yüzeysel olarak bakıldığında sadece savaş teknikleriyle ilgili bilgiler veriyor gibi görünüyor. Ancak biraz daha derinlikli bir düşünmeyle kitapta yazılanları günlük hayatımıza da uygulayabileceğimizi fark edebiliriz. Genel olrak elde etmek istediğimiz bir şey karşısında bize taktik sunan bir kitap yani. Sonuçta herkesin hayatında fethetmek istediği bir kale vardır. Araştırdığım kadarıyla kitapta anlatılan mücadele stratejileri günümüzde iş dünyası için de bir temel oluşturuyormuş. Yani her eve lazım bir kitap.😁

 Yaşamak da bir mücadeledir. Bu mücadeleyi yürütmek için daha sağduyulu davranmamızı sağlayacak bir kitap Savaş Sanatı. Oya da zaten Merve cadısıyla nasıl baş edebileceğini öğrenmek için kitabı okuyormuş.😈 Bir mücadeleye girerken neleri bilmeliyiz, bu mücadele içinde nelere dikkat etmeliyiz, bunları öğreniyoruz kitaptan.
 Kitap her ne kadar savaş taktikleri verse de kitabın verdiği ilk öğütlerden biri savaştan kaçınmaktır. Yani savaşa hayır, der ama eğer savaş çıkarsa da bu taktikleri kullanmak gerek diyen bir kitap.

 ” Savaş, kandırmacalı bir iştir. “

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

UÇURUM İNSANLARI ~ JACK LONDON

 Jack London, döneminin en çok okunan yazarlarından biri olmayı başarmış bir isim. Uçurum İnsanları kitabında da 1902 yılında, İngiltere’de sanayileşmenin etkileri görülmeye başlandığında fakir bir Amerikan denizcisi kılığında geçirdiği 86 günü anlatıyor. Kitabını sıkıcı bir tarih metni olarak değil, oldukça ilginç bir roman gibi okumanızı sağlıyor.
 Açıkçası başta bu kitabın gerçekliğinden şüphelerim vardı. Çünkü öyle şeyler anlatıyor ki yazar, insan inanamıyor; bu kadar da olmaz dedirtiyor insana. Ancak kitap Jack London’ın kılık değiştirip yaşadığı 86 günü anlatıyor gerçekten de.

” Doğu Londra; zenginleri, güçlülerin ikamet etmediği, gezginlerin uğramadığı, iki milyon işçinin yığıldığı, ürediği ve öldüğü bir getto. ” 

 Kitap başlığında yer alan Uçurum ile kastedilen şehrin yoksul kısımlarındaki insanlar; bu insanlar uçurumun kıyısında bir hayat sürmeye çalışıyorlar. Şehrin hastalıklı bölgesi sayılan Doğu Londra, işçilerin yaşadığı değil, zorunlu olarak yığıldığı bir bölge. Yani yaşanması oldukça zor olan bir alan. Perişan, içkici tipler ve sefil tuğla evleri olan bir bölge olarak tarif ediyor yazar. Ayrıca polisten saklanmaya çalışanların da uğrak yeri.
 Düşük gelirli insanlar genelde kadını ve çocuğu yük olarak görüyor. Zaten tam da bu nedenle evlilik yaşı bu işçiler için, o döneme göre, çok daha geç. Çünkü dünyanın işleyişine ayak uyduramıyorlar.
 Dönemin en büyük sorunu ise beslenmek. Kitapta geçen bazı örnekler insanı dehşete sürüklüyor. Yerde bulunan ekmek kırıntılarından masada kalan artıklara kadar her şeyi yiyorlar. Çünkü gerçek bir yemek alabilmek için paraları yok. İnsan varlığının temel gereksinimlerinin nasıl metalaştığını daha çok anlıyoruz, kitabı okuyunca.

” Bu adamların zor durumda kalmasının temel sebebi yaşlı olmaları ve çocuklarının büyüyüp onlarla ilgilenmek yerine, ölüp gitmeleriydi. Zaman onların aleyhine işlemiş, yerlerini daha genç ve güçlü rakiplerine bırakarak sanayi çarkının dışına atılmışlardı. ” 

 Paralarının olmamasının temel nedeni ise sanayileşmiş toplumda kendilerine çalışabilecek yer bulamamaları. Yaşlı oldukları için elden ayaktan düşmüş, gücünü kaybetmiş ya da bir iş kazası sonucu sakat kalıp çalışma imkanını kaybetmiş kişiler uçurum insanları. Bu insanlar kendi istekleriyle tembellik yapmıyor. Bu insanlar çalışma hayatının dışında bırakıldıkları için para kazanıp kendilerine bakamıyor. Bütün gece sokaklarda uyumamaları için polis tarafından kovalandıkları için gündüzleri sokaklarda uyuyan aylaklar haline geliyor.
 İşçiler için işçilikten kurtulmak imkansız; zaten işçi kesiminin de çalışmaktan başka bir beklentisi yok. 1902 Londra’sındaki işçiler için para alan köleler diyebiliriz. Çalışmayan ya da çalışamayan aç kalır mottosunun hakim olduğu bir dönem.

” İşçi sınıfı mensuplarının başlıca intihar sebepleri; yoksulluk, sefalet ve düşkünlerevi korkusu. ” 

 Toplum, uçurumun fakirliğini yine onların suçu olarak görüyor. Bu anlamda daha bireysel bir yaklaşıma sahipler; suçu, sanayileşmede ya da sanayileşmeye insan sömüren bir sistemin gelişmesinde değil de emeği sömürülen ama yine de yeterli para kazanamayan insanda görüyorlar. Belki de yine aynı nedenle devlet de bu insanlara kötü muamele gösteriyor. Düşkünlerevinde bile yedikleri yemeğin yattıkları yatağın bedelini ödemek için çalıştırılıyorlar.

 İngiltere’nin büyürken kendi içinde çektiği sancıları anlatan bir kitap. Kitabın tarihi bir belge niteliği taşıdığını söylemek mümkün. Sanayileşmenin İngiltere için de kolay gerçekleşmediğini ve halkın çektiği acıları anlatan bir metin. Kitap birçok nedenden ötürü oldukça ilgi çekici ama benim için kitabın en büyük özelliği kılık değiştiren bir yazar tarafından anlatılması. Dünya tarihini öğrenmek açısından da oldukça faydalı bir kitap.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

KÜÇÜK BİR RİCA ~ DARCEY BELL

 Emily’nin acil bir durum nedeniyle en yakın arkadaşı Stephanie’den oğlu Nicky’yi okuldan almasıyla başlıyor kitap. Ancak Stephanie’nin beklediği gibi akşam olduğunda arkadaşı gelip Nicky’yi almıyor. Emily’nin kaybolmasıyla kocası Sean ve en yakın arkadaşı Stephanie bir nevi çaresizlik içinde bir çare aramaya çalışıyorlar.

 Emily; polisiye roman okumayı seven, kariyer sahibi bir anne. Sean ise başarılı bir Wall Street çalışanı. Ayrıca İngiliz olduğunu ve aksanlı konuştuğunu da belirtmek istiyorum.😁 Emily kaybolduğunda o güne kadar iki kelime etmemiş olan Stephanie ve Sean yakınlaşmaya başlıyor. Zaten Nicky’nin en yakın arkadaşı Miles da Stephanie’nin oğlu olunca işleri daha da kolaylaştırıyor. Stephanie, kocası Davis’i kaybetmiş ve oğlu Miles ile baş başa bir hayat geçiren blog sahibi bir anne. Yaşadıklarını uygun bir dille blogunda anlatması en önemli detay olabilir.

 Geçmişinden de anladığımız kadarıyla yasak olanın cazibesine her zaman kapılan Stephanie’nin en yakın arkadaşının kocasına kapılmasına çok da şaşırmıyoruz ama tabiki sinir oluyoruz. Ayrıca bir süre sonra zaten hep Emily’nin hayatına özendiğini anlıyoruz. Stephanie her şeyi anneliğe bağlayan, mükemmel anne olma peşinde koşan bir kadın. Bunu blogunu okudukça daha iyi anlıyoruz.

 Polisin, özellikle hayat sigortası yapıldığı ortaya çıktıktan sonra, şüphelendiği isim ise Sean. Sean ise her zaman Emily’nin kontrolünde olan ve ona hayran bir koca. Ancak Stephanie ile ilişkisi detaylar ortaya çıktıkça insanı daha da rahatsız ediyor.

  Kitap üç bölümden oluşuyor ve ikinci bölümden itibaren işler kızışıyor. Kitap bana Gone Girl (Kayıp Kız), filmini hatırlattı. 2014 yapımı filmde başrolleri Ben Affleck ve Rosamund Pike paylaşıyor. Kitabı beğenenlerin izlemesini de tavsiye  ederim. Ama filmi izleyen herkes kitabı okumalı diyemem. Çünkü kitap, film kadar heyecanlı değildi. Zekice yazıldığını söyleyebilirim ama beni heyecanlandırdığını söyleyemem.

 Son olarak kitabın yakın zamanda film olarak vizyona gireceğini öğrendim. Başrollerini Blake Lively ve Anna Kendrick paylaşıyormuş. Filmlerin kitaplardan çok şey kaybettirdiğini düşünenlerden olduğum için filme gitmeden önce kitabı okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar.😉

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın