HER ŞEY GEÇİP GİDER ~ VASİLİ GROSSMAN

” Evet, her şey geçip gider, her şey değişir, aynı katara iki kez binmek olanaksızdır. “

 Vasili Grossman’dan okuduğum ilk kitap oldu Her Şey Geçip Gider. Grossman, yüreğini ortaya koyup yazan bir yazar. Kendi geçmişinin etkilerinden kurtulamamış ve içindeki yaraları iyileştirmek için belki de, yaşadıklarını kitaplarına akıtan bir yazar.
 Her zaman duyduğumuz Nazi kamplarını değil, Rus kamplarını anlatan, gerçeklerle örülmüş bir roman elimizde tuttuğumuz bu kitap. Roman demek ne kadar doğru bilmiyorum; çünkü Vasili Grossman gerçek tarihlerle ve olaylarla yazmış kitabını. Sadece bir karakter eklemiş tarihe, hepsi bu.
 Bir Ukrayna Yahudisi olan Grossman, hem Nazilerin hem de komünizmin cefasına katlanmak zorunda kalmış bir adam. Her Şey Geçip Gider’in tamamlanamamış bir roman olduğunu söylemek mümkün; çünkü yazar kitabını hala gözden geçirirken vefat ediyor.
 1917 Ekim Devrimi. Özgürlük için atılan bir adım olduğunu sanmıştı herkes. Oysa başlarına gelecek felaketlerden haberleri yoktu.


” İlerleme kurban ister. “

 Kitapta Stalin’in ölümünden sonraki dönemde çalışma kampından dönen İvan’ın aklına gelen hatıralar anlatılıyor. Hatıralar güzel olmalıdır, değil mi? Hani insan yaşlandıkça anımsayıp yüzünü gülümsetmelidir. Ama 30 yıl boyunca hapishane hapishane, kamp kamp dolaşan İvan’ın hatıraları acı, keder, zulüm dolu. Özgürlüğe koştuklarını zannederken nasıl prangalara yakalandıklarını anlatıyor. İşin kötüsü de bu kitapta yazanların gerçekten yaşanmış olması.
 Ukrayna’da bir köy gerçekten de açlığa terk edildi. Kıtlık haberlerini gerçekten de bütün dünyadan sakladı SSCB. Kendi halkına baş düşmanına davranır gibi davrandı. Özel hayatlarını kamusallaştırmak istedi, böylece ülke çapında bir denetim mekanizması kuracaktı. Şehirde yaşayanların köylerde olanlar umurunda değildi. Çalışma kampına asılsız ihbar yüzünden gönderilen komşuları umurlarına değildi. Onlara bir şey olmuyordu ki olsa bile bazıları kurunun yanında yaş da yanar mantığıyla sesini çıkarmıyordu. Çünkü onlar özgürlüğe, mutluluğa ilerliyordu. Oysa Rusya, köylüsünü köleleştirerek ilerliyordu. Özgürlük falan yoktu.


” İnsanlar Sovyet devletine karşı mücadele ettikleri için hapse atılmamışlarıd, bu insanların Sovyet devletine karşı mücadele edebilme olasılığı vardı. “

 Kampta da, dışarıda da insanlar aynı; daha iyi bir hayat için mücadele ediyorlar. Bazen husumetli oldukları insanları, bazen komşularını, bazen de kıskandıkları insanları ihbar edip kendilerini tatmin ediyorlardı. Çünkü ihbar gerçek de olsa asılsız da olsa ihbar edilen çalışma kampına gideceklerdi. Çalışma kampında yaşananları gerçekten bilseler yine de ihbar ederler miydi? Bence evet, insanoğlu çiğ süt emmiş derler, boşa olduğunu sanmıyorum.
 Çalışma kampları Rusya’nın iklim koşulları en kötü alanlarına kurulur ve mahkumlar köle gibi çalıştıkları, insanlık dışı koşullarda yaşadıkları yerlerdi. Mahkumlar kendi aralarında da birbirlerine üstünlük kurup hayatlarını daha çekilebilir yapmaya çalışıyordu.

 ” Devlet bir insandan hiçbir şey alamadığı zaman o insan yararsız biri olur. Onu ne diye okutsun, tedavi etsin ki? ” 

 Bu kitap devletin, insanlar olmadan hiçbir şey yapamayacağının kanıtını önümüze koyuyor. Devlete bir şeyler yapma vekaletini bizler veriyoruz. Bu yüzden seçimler çok önemli. Oy vermek kendi isteğini devlete bildirmek demek ama oy verirken neden ince eleyip sık dokumamız gerektiğini bu kitaba bakarak anlayabiliriz. Çünkü Stalin’de seçimle işbaşına gelmiş bir liderdi. Stalin’in “plansız” ölümü köylüleri ve kamptakileri sevindirirken şehirdekileri yasa boğuyor. Çünkü eşitlik vaadiyle başa gelen lider, kendi asiller zümresini oluşturmaya başlıyor ve bunu da köylüleri, mahkumları çiğneyerek yapıyor.
 SSCB medyayı da yönetiyor. Kulaklar (zengin toprak sahipleri), ”gittikten” sonra ekili alanlar azalmış ve verim düşmüş. Oysa halka yaşamın geliştiğine dair yalan bilgiler veriliyor. Özgürlükleri artmıyor, azalıyor. İnsanlar evlerinde bile dikkatli olmak zorunda. Kısaca herkesin her şeye şüpheyle yaklaştığı bir paranoya dönemi yaşanıyor.

” Ölümsüz devletin tanrısallığı ve yanılmazlığı, meğer insanı yalnızca ezmiyor, onu koruyor, güçsüzlüğünü teselli ediyor, önemsizliğini, hiçliğini mazur gösteriyormuş; devlet sorumluluğun bütün yükünü kendi demirden omuzlarına alıyor, insanların vicdanını ham hayallerinden kurtarıyormuş. “

 Kalemi oldukça güçlü olan yazar dönemin şartlarından dolayı ancak yeni yeni ortaya çıkabilmiş. 1964’te kanserden öldüğünde tek bir kitabı bile yayınlanmamış. Kitaplarına el konulmuş ve hatta dalga geçer gibi kitaplarının ancak 300 yıl sonra yayınlanabileceğini söylemişler.Ancak iki cesur yürek arkadaşı, 1988 yılında iki kitabını yurt dışına kaçırıp bastırmış.
 Kitabın son bölümlerinde Lenin ve sonrası Rus tarihi (bir yorum olarak) anlatılıyor. Yani gerçekten çok bilgilendirici bir kitaptı. Ayrıca kitabın sonunda bahsi geçen kişi, kurum ve kuruluşları açıklayan küçük bir bölüm de koyulmuş.
 Muhteşem bir kitaptı. Çok etkileyici ve bilgilendirici bir metne sahip. Rus tarihini merak ediyorsanız kesinlikle tavsiye edebileceğim bir roman. Çünkü romandan çok bir tarih kitabı ve dili de çok akıcı.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

MUTLU PRENS ~ OSCAR WİLDE

 Mutlu Prens, herkesin çocukken okuduğu kitaplardan biridir. Ancak vermek istediği gerçek mesajlar ancak büyüyünce anlaşılan bir kitaptır aynı zamanda. İçerisinde beş öykü olan kitap, insanların gerçek yüzünü anlatıyor diyebiliriz.

 Mutlu Prens: İlk öykümüzde değerli taşlardan yapılan ve şehrin üzerinden yükselen görkemli bir heykel anlatılıyor. Mutlu Prens’in heykeli ağlayan çocuklara örnek olarak gösterilirken içten içe ağlıyor. Ölmeden önce Kaygısızlar Sarayı’nda zevk dolu bir hayat sürmüş, ölünce ise heykelini şehrin merkezine dikmişler. Mutlu Prens bu sayede şehrinde yapılan bütün kötülükleri, yoksullukları da görüyor. Kurşundan yapılma kalbi bile buna dayanamıyor.
 Yazdan kalan bir kırlangıç kuşunun yardımıyla heykelindeki bütün değerli taşları söküp yoksullara veriyor ve onların soğuk gecelerinde ısınmalarını, karınlarını doyurmalarını sağlıyor. Ancak yapılan her iyilik gibi bu da karşılıksız kalmıyordu.

 Harika Fişek: Metalaşmış dünyanın büyük bir temsilcisi olan kralın oğlu bir Rus Prensesi ile evleniyor. Yıldızlar yerine havai fişekleri tercih eden kral, daha önce hiç havai fişek görmemiş olan prenses için bir gösteri düzenlemeye karar veriyor. Bu öykünün odak noktasını da havai fişeklerin kendi aralarındaki konuşmaları oluşturuyor. Aralarında bulunan bir fişek bencilliği temsil ediyor. Aslında herkesin içinde yatan bencillik duygusunu göstererek yaşıyor, diyebiliriz.

” Hayatta insana destek olan tek şey, diğer herkesin müthiş düşük bir seviyede bulunduğunu bilmektir ve bu duygu da bende çok gelişmiştir. ” 

 Bencil Dev: Dev, arkadaşına yaptığı 7 yıllık bir ziyaretten dönüyor ve çocukları bahçesinde oynarken buluyor. Bu durumdan hoşlanmıyor, çocukları bahçesinden kovuyor. Mevsimler de kovduğu çocuklarla birlikte devi terk ediyor, geriye bir tek kış kalıyor. İyilik yap, iyilik bul tadında bir hikaye.

 Bülbül ve Gül: İyi kalpli bülbül ve gamsız bir insanın hikayesine geldi sıra. Baloda sevdiği kızla dans etmek için bir kırmızı gül bulması gereken öğrencinin sızlanmalarını duyan bülbül, öğrenci için kırmızı gül aramaya başlıyor. Sonunda hiçbir yerde bulamadığı kırmızı gülü kendi kanıyla yapıyor. Bu hikayenin teması da yapılan her fedakarlığın iyi bir karşılık bulamayacağı yönünde diyebiliriz.

 Vefalı Dost: Küçük Hans ve değirmenci. Değirmenci, Hans’ı arkadaşlık ilişkileriyle kandırarak işlerini yaptırıyor. Yani Hans’ı kullanıyor. Hayatta kendi işlerini başkalarına yıkmaya çalışan insanlar olacağını da anlatan güzel bir hikayeydi.

 Son olarak şimdiden 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun.😊 Geleceğimiz olan bugünün çocukları için çok daha güzel bir dünya dilerim. Bu güzel dünya için silahların değil, kalemlerin konuşması gerektiğine inanıyorum ve her çocuğun önemli olduğunu hatırlatmak istiyorum.😊

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

KORKUYA YER YOK ~ LİSA GARDNER

 Üzülerek söylüyorum ki Dedektif D.D. Warren serisinin sonuna gelmiş bulunmaktayım, en azından Türkçe’ye çevrilenler arasında.😭
 Aşk cinayeti mi sorusuyla başlayan kitap bu sefer şoktan çok üzüntü vererek bitiyor. Katilin kim olduğunu asla tahmin edemezsiniz demeyeceğim, çünkü bu sefer ben katili buldum.😎 Aslında bence Gardner bu sefer katilin kim olduğunu çok saklamamış ama katilin neden katil olduğunu oldukça iyi saklamış. Bu sefer katile değil, geçmişinde olanlara şok olacaksınız.
 Bir aşk cinayeti için fazla planlı olan olayı daha fazla incelemek için D.D. olay yerinde biraz daha kalmak istiyor ve arkadaşlarıyla gitmiyor. Katil olay yerine dönüp dedektifi orada görünce D.D.’yi merdivenlerden itiyor ve D.D. yaralanıp olayı da unutuyor. Basit bir yaralanmadan bahsetmiyoruz. Yani kadın üç yaşındaki minik oğlu ona sarılmak istediğinde bile acı çekmemek için kendini geri çekiyor.
 Bu olaydan sonra teşkilattan ona bir doktorun numarasını veriyorlar. Adeline, acıyı hissetmeyen doktorumuz. Hiçbir şekilde acı hissetmiyor sadece baskıyı hissediyor. Yani en basitinden diş çektirirken ağzınızı uyuştururlar ve siz sadece dişinizdeki baskıyı hissedersiniz, acı duymazsınız. Sadece dişinizin üstünde bir şey olduğunu hissedersiniz, hepsi bu.
 Adeline, evlatlık verilmiş bir kadın. Her iki babası da ölmüş durumda ancak bir ablası var ve o, öz ailelerinin verdiği zararın en büyük kanıtı. Öz babaları bir seri katil ve adam Shana’ya (Adeline’in ablası) kanın sevgi demek olduğu fikrini aşılamış. Shana da babası gibi bir katil olup hapishaneye düşmüş. Ancak hapishaneye düşünce Adeline ile ayda bir, bir saat görüşmeye başlıyor ve aralarında tam bir kardeşlik olmasa bile bir ilişki başlıyor.
  Cesetlerin derisini yüzen katil Adeline’in babasının cinayetlerini taklit ediyor ve iki kız kardeş de olaya böylece dahil oluyor. D.D. ise yaralandığı için alındığı soruşturmayı gayri resmi bir şekilde yürütüyor.
 Kitapta en büyük eksiklik D.D.’nin yaralanmasından sonra Bobby’nin ortalarda gözükmemesi. Yani ne bileyim bir geçmiş olsun demek için uğrasaydı falan daha iyi olurdu. Ben Bobby’nin kitapta görünmesini isterdim. Alex ise yaralı karısı için yaptıklarıyla okuyucudan bütün artıları topluyor.
 Bunların dışında kitap müthiş bir gerilime sahip. Hiçkimsenin siyah ya da beyaz olmadığını herkesin gri olduğunu anlatan muhteşem bir suç romanı. Lisa Gardner’ın yine zekasını konuşturduğunu söyleyebilirim. Ayrıca yazarın kalan kitaplarının çevirisini büyüüüüüük bir heyecanla bekliyorum.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

YAKICI SIR ~ STEFAN ZWEİG

Stefan Zweig bu kez çocuk psikolojisini ve yetişkinlerin dünyasını anlatıyor. Çocukluk çağının sonlarına gelmiş olan Edgar ve artık gençliğine veda etmek üzere olan annesiyle bir tatile çıkıyor. Burada yine tatile çıkan genç bir baron ile tanışıyorlar ve Zweig bu üçlü arasındaki ilişkiyi anlatıyor.

 Genç adam valilikte çalışan ve yazar tarafından yalnız kalma becerisine sahip olmayan, son derece sosyal, sevilen ve çevrelerde aranan biri olarak tanımlanıyor. Edgar’ın annesini gördüğünde etkilenen adam çıktığı bu kısa tatil için aradığı macerayı bulduğuna karar veriyor ve böylece kadının peşine düşüyor. Aslında kadın tanışmak için doğan ilk fırsatı geri çevirdiğinde adam başka bir yol arıyor ve ertesi gün Edgar’ı yalnız başına yakaladığında aradığı fırsatı yakalıyor.

 Edgar, yalnız ve çekingen bir çocuk. Aslında pamuklara sarılarak büyütülmüş olan Edgar, atlattığı bir hastalık sonrası babası tarafından dinlenmesi için annesiyle tatile gönderiliyor. Ancak tatilde arkadaşları olmadığı için oldukça yalnızlık çeken çocuk kendisine bir arkadaşmış gibi yaklaşan genç adamın oltasına kolaylıkla tutuluyor. Genç adam ise annesiyle tanışmak için bir fırsat olarak gördüğü çocuğun bu kadar kolay kendisine kapılmasından oldukça memnun oluyor.

 Çocuk aracılığıyla kadınla tanışan adam çocuğa karşı olan bütün ilgisini kaybediyor. Edgar ise bu nedenle annesini kıskanmaya başlıyor. Çünkü arkadaşını annesiyle paylaşmak istemiyor. Ona yetişkinler dünyasının perdesini aralayan arkadaşını geri isteyen Edgar, annesinin baronla “arkadaşlığının” sırları olduğunu fark ettiğinde ikisinden de nefret etmeye başlıyor ve tatili onlar için çekilmez bir hale getirmek için harekete geçiyor.

 Edgar; yetişkinlerin dünyası hakkında pek fazla şey bilmeyen ve hayatı henüz bir tülün arkasından gören bir çocuk. Yaptığı masum hareketlerin sonuçlarını da bu nedenle tam olarak değerlendiremiyor. Annesi kızdığında neden kızdığını bile tam olarak kestiremeyen saf bir çocuk. Ancak iradesi de oldukça güçlü. Annesini çileden çıkarttığı gibi ürkütüyor da. Bazen vicdanının sesi olarak görüyor oğlunu.

 Kitapta bir çocuğun saf, masum duygularının yetişkinliğe geçerken nasıl kirlendiği ve bu masumiyetin nasıl kullanıldığı anlatılıyor. Genel olarak çocuk psikolojisini ele alan kitap insana büyüdükçe neden bu masumiyeti kaybettiğini sorgulatıyor.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

SON YÜZLEŞME ~ LİSA GARDNER

 Dedektif D.D. Warren serisinin altıncı kitabıyla karşınızdayım. Asıl adı Catch Me olan kitap dilimize Son Yüzleşme olarak çevirilmiş. Nedenini anlayamadım, anlayan varsa mesaj atsın lütfen. Yani bir insan Yakala Beni’den nasıl Son Yüzleşme çıkarabilir?😓
 Kitabın başında hayatta kalmaya çalışan iki kardeşin hikayesi anlatılıyor. Bu hikayenin önemini tabiki kitabının sonunda anlayacağız.😁 Artık anlaşıldığı üzere Lisa Gardner hanımefendi son sayfaya kadar insanları merakta bırakıp kıvrandırmaya bayılıyor. Eh insan da bu yüzden 528 sayfalık bir kitabı 1 günde bitiriyor.
  Charlene yani Charlie sorunlu çocuğumuz ve sıradaki kurbanımız. Ancak Charlie’nin şöyle bir farkı var ki katilinin peşinde olduğunu biliyor ve D.D. ile bir şekilde iletişime geçiyor. 20 yıllık iki arkadaşı Randi ve Jackie 1 yıl arayla aynı gün öldürülüyor. Charlie de haklı olarak bu yıl kendisinin öldürüleceğine inanıyor ve ölmemek için hazırlık yapmaya başlıyor.
 Canımız dedektifimiz D.D. ise yeni anne olmuş.😊 10 haftalık minik bir oğlu var. Adı da Jack. Kendisi D.D.’nin işiyle arasına girebilen tek varlık.😁 Bu arada bu kitapta D.D.’nin annesi ve babasının da küçük bir bölümde yer aldığını söyleyeyim.
 Charlene Rosalind Carter Grant. Yani kısaca Charlie. Küçükken annesinin işkencelerine maruz kalmış bir kız. Annesi bu işkenceleri kızlarını güçlü kılmak adına yaptığını söylüyor ve anlıyoruz ki kadın akıl hastası. Şuan çok şok olduk değil mi? Lisa Gardner ve sorunlu çocukluk?😲 İnanılacak gibi değil!😁😁😁
 Bir de sinir bozucu Dedektif O. var. Açıkçası kendisinden kitabından başından sonuna kadar hiç ama hiç hoşlanmadım. Tuhaf ve kendini beğenmiş bir karakterdi bence. Bir de birkaç kere D.D.’ye laf etti böyle, daha da kötü karakter oldu benim için.😁😁
 Lisa Gardner’ın huyudur bir karakterin hayat serisi ve dedektiflerin durumunu yazmak. SonYüzleşme kitabında iki farklı hayat serisi var ama aralarındaki ilişkiyi çözmek imkansız. Bunun için kitabın sonunu beklemek gerekiyor, her zamanki gibi.
 Gardner’dan henüz kötü kitap çıkmadı bence. Bu yüzden de ekstra bir şey söyleme ihtiyacı duymuyorum. Yani bence Lisa Gardner adı yazan her kitap arka kapak okunmadan, yorumlarına bakılmadan kuşkusuz bir şekilde alınabilir. Kadın çok zeki, yani tekrar ettiği durumlar var ama bu bir kısır döngü değil. Her kitapta aynı şeyler olmuyor. Evet, sorunlar birbirine benziyor ama bu benzerlikleri nasıl saklayacağını da biliyor yazar. Bu yüzden de Lisa Gardner türünün en iyi yazarlarından biridir bence.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

CENNET GİBİ ~ JULİA QUİNN

 Yazarın okuduğum ilk kitabı Kayıp Dük idi ve o kadar da bayılmamıştım. Ama Cennet Gibi’den sonra fikrimin değiştiğini söylemeliyim. Öyle görünüyor ki daha çok Julia Quinn kitabı okuyacağım. Kitabın bir serisi olduğunu duyduğuma da çok sevindim. Bir tesadüf eseri de olsa serinin ilk kitabıyla karşınızdayım. Aslında serinin sadece son kitabı dilimize çevrilmemiş durumda ama ben yine de bütün seriyi şuraya bırakayım.

Smythe Smith Quartet Serisi
1) Cennet Gibi
2) Beni Öptüğün Gece
3) Dudaklarımda Şarkısın
4) The Secrets Of Sir Richard Kenworthy
 Kitabımıza dönecek olursak Marcus Holroyd ve Honoria Smyhte-Smith’in muhteşem eğlenceli aşkını konu alıyor. Kitabı okurken gerçekten eğlendiğimi söylemeliyim.😁
 Marcus Holroyd 4yaşındayken onunla hiç ilgilenmeyen annesini kaybetmiş ve çocuğuyla bir nevi ne yapacağını bilemeyen babanın eline kalmış bir çocuk. Olduça yalnız bir çocukluk geçiren Marcus, 12 yaşında Elon Koleji’ne gittiğinde hayatını değiştirecek bir insanla tanışıyor: Daniel Smyhte-Smith. 
 Daniel, Marcus’un aksine oldukça kalabalık bir ailenin üyesi. Bu yüzden de insanlarla konuşmak ve arkadaş edinmek onun için hiç problem değil. Çünkü bir nevi evden antremanlı.😁 
 En küçük kardeşi Honoria ise biraz daha yalnız bir çocuk. Çünkü Honoria ile kardeşleri arasında biraz fazla yaş farkı var. Ancak Honoria şakacı ve eğlenceli ailesinin yanında kendini o kadar da yalnız hissetmiyor. Daniel, utangaç arkadaşı Marcus’u evlerine davet ettiğinde de Marcus da artık ailelerinin bir parçası haline geliyor. 
 Daniel bir skandala karışıp ülkeyi terk edene kadar da her şey çok güzel bir şekilde ilerliyor. Ancak Daniel gittikten sonra Marcus manevi ailesinden uzaklaşmak durumunda kalıyor. Marcus insanların sadece tanıdık olduğunun hiçkimsenin gerçekten birbirini tanımadığını yani yüzeysel ilişkilerin farkında. Yüzeysel ilişkiler ve yüzeysel, samimi olmayan sohbetlerden oldukça da rahatsız. Bu nedenle de insanların arasına karışmaktan hoşlanmıyor. Ona göre tek dostu Daniel ve Daniel, gitmeden önce Honoria’nın saçma sapan bir adamla evlenmesini engellemesi için Marcus’u görevlendiriyor. Marcus, tabiki tek dostunun bu dileğini kabulleniyor. Sonra bir de bakıyoruz ki Marcus ve Honoria birbirine aşık.😁
 Kitap oldukça akıcı. Çok eğlenceli ve güzel bir dille yazılmış. Okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadığınız şu eğlenceli kitaplardan birisi. Tarihi aşk romanı severlerin kesinlikle okuması gereken esprilerle harmanlanmış bir aşk hikayesi.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

KORKU ~ STEFAN ZWEİG

 Korku. Türk Dil Kurumu’nda bir tehlike veya tehlike düşüncesi karşısında duyulan kaygı, üzüntü olarak açıklanan kelime. Korku bende kendini mide bulantısı olarak gösterir. Bazılarının ağzı kurur, kalbi hızlanır, başına ani bir ağrı saplanır. Bazen bir yürek hoplaması olur, eğer korkumuz küçükse ya da anlıksa. Korku bir insanın tadabileceği en kötü duygudur. Aslında korku bir belirsizlik halidir. Korku kendini genelde şimdi ne olacak, sorusuyla gösterir. Şimdi ne olacak? Acı mı çekeceğim? Nasıl, neden? İnsan korkarken böyle düşüncelere kapılır.

 Stefan Zweig, burjuva bir kadın üzerinden korkunun bir insanı hangi uçlara götürebileceğini anlatmış bu sefer. Bayan Irene, kocasını aldatan ama aldattığı adamı da aslında sevmeyen bir kadın. Onun sevdiği şey duyduğu heyecan. Bayan Irene’in “aşığı” Eduard, küçük bir çevrede tanınan bir piyanist. Kocası ise önemli bir avukat. Irene, Eduard’la huzurlu, rutinleşmiş hayatından sıkıldığı için bir ilişkiye başlıyor aslında. Eduard toplumda biraz daha alt tabakadan biriyken kadın burjuva. Zweig, kadının dünyasını yaşadığı ortamda onu zorlayan hiçbir şey yoktu, diyerek anlatıyor.
 Bir başka neden ise bir kadın olarak ilk defa gerçek anlamda kendi adına karar alabilmesi gösterilebilir. Çünkü, burjuva dünyasına  ait de olsa, o dönemde kadın bir erkeğe bağlı olmadan hayatını sürdüremez durumdaydı. Bu ilişkiye başlamak için kimseye fikrini sormasına gerek yoktu kadının ve o da kendi adına bir şey yapabilmenin hazzını almak için bu ilişkiyi bir fırsat olarak görüyor. Çünkü bu ilişkide aldığı her karar, kendi özel iradesine ait. Ancak zamanı geldiğinde de rahatı için aşığını bırakmaya hazır.
 Aşığının ona hissettirdiği gençliği seviyor ama sonuçlarına katlanmaktan korkuyor. Ve bir gün aşığının evinden çıkarken Eduard’ın sevgilisiyle karşılaşıyor. Kadın ona şantaj yapmaya başlayıp parasını alıyor. Irene, kocasının bu ilişkiyi öğrenmesinden o kadar çok korkuyor ki kadın ne derse yapıyor. Çünkü kocasının böyle bir durumda ne tepki vereceğini bilemiyor. Böylece 8 yıllık kocasını da aslında hiç tanımadığını fark ediyor. Hatta 8 yıldır en yakını olan çekirdek ailesinin onun sürekli dışarıda olmasından dolayı ev içinde, özel alanlarında, ona yer bırakmadığını fark ediyor.
 Korkunun da ceza olduğunu savunuyor Zweig bu kitabıyla. İnsan belirsizlik halindeyken sürekli ihtimalleri düşünerek yaşar. Bu belirsizlik bittiğinde korku da biter. Kötüyse kötüdür; acısı çekilir, yaşanır ve bir şekilde atlatılır. Ancak korku, belirsizlikten beslenir. İnsan bilemediği şeyden korkar.
Bir insanın hissedebileceği en kötü duygu korkudur bence. Çünkü başına neler geleceğini bilemediğin bir durumdasındır. Kitapta bu durum oldukça iyi anlatılmış. İnsan psikolojisini ne kadar iyi bildiğini bir kere daha göstermiş Zweig.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

PARÇALANMA ~ CHİNUA ACHEBE

 Parçalanma, Chinua Achebe’nin Afrika üçlemesinin ilk kitabı. 1958 yılında yayınlanan kitap 50 farklı dile çevrilmiş. Nijeryalı yazar köklerini objektif diyebileceğimiz bir gözle anlatmış. Nijerya’daki kabile hayatını konu edinen bir roman. Zaten araştırdığım kadarıyla yazar, kitapta anlattığı İgbo halkından geliyor.
 Kitabın ana karakteri Okonkwo, gücüyle ün salmış ve başarısız insanlara tahammülü olmayan birisi. Bunun nedeni ise babasının tembel, başarısız ve herkese borçlu olması. Okonkwo’nun en büyük kabusu babası gibi olmak. Kabilelerinde insanlar birer birey olarak değerlendirildiği için Okonkwo’ya babasının sorumsuzluğu için olumsuz bakılmıyor. Çünkü Okonkwo oldukça çalışkan, azimli ve başarılı bir birey. Bu nedenle de halkı Okonkwo’ya hayran. Okonkwo başarılı olmak için bütün hayatını belirli bir disiplin içinde yaşayan bir karakter. Bu disiplin ev halkına da despotluk olarak yansıyor. Okonkwo çocuklarını çok sevse de bunu asla belli etmiyor. Çünkü ona göre sevgi zayıflık. O da güçlü olmak için, daha doğrusu babası gibi olmamak için sevgisini saklıyor.
 Kabile hayatı yaşıyorlar. Yani henüz modernleşmemiş bir toplumdan bahsediliyor. Mesela paraları bizim gibi pamuktan yapmıyorlar. Onların parası bir  tür deniz salyangozu kabuğu olan cowry. Öldürdüğü insanların kafatasıyla şarap içmek onlar için oldukça normalken bizim için çılgınlık, sadistlik. Yani kabul edilemez bir davranış. Bunun nedeni de kültürel farklılık. Onlar böyle bir kültürün içinde büyüdüğü için kafatasından şarap içmek oldukça normal, hatta gurur verici bir davranış.
 Oldukça fazla batıl inançları var. Mesela tümörün toprak için tiksindirici bir hastalık olduğuna inanıyorlar. Kadınların ise ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüğü söylenebilir. Başlık parası olduğu için erkekler zenginlikleri kadar eş sahibi olabiliyor. Mesela Okonkwo’nun üç eşi vardı.
 Kolektif bilinç oldukça yüksek. Bir kişinin hareketi bütün köyü etkiliyor diyebiliriz. O yüzden de anonimleşme, birbiriyle ilgilenmeme gibi bir durumları yok. Aslında köy olarak büyük bir aile gibi yaşıyorlar. Kral ya da kraliçeleri de yok; sadece unvanlar var.
 Okonkwo yanlışlıkla bir klan üyesini öldürünce 7 yıllığına annesinin topraklarına sürülüyor. Bu 7 yıl içinde beyazlar yavaş yavaş gelmeye başlıyor. Misyonerlik de onları takip ediyor tabiki. Gençler de yeni gelen dinle ve bakış açılarıyla birlikte akrabalık bağından, daha geniş bir açıyla bakıldığında, kolektif bilinçten kopuyor. Kilisenin gelişiyle bir hükümet de geliyor ama bu hükümeti yerel halk hiçbir zaman istemiyor. Zorla kurulan hükümetin gerçek olması okurken insanı daha da çok kızdırıyor. Günümüzde sonradan gelip zorla özgürleştirilen halkların durumunu bilmek de insanı etkiliyor. Yaşadıkları bu haksızlığa karşı ise ellerinden pek bir şey gelmiyor.
 Hükümet, okul ve hastahane kuruyor. Okul, yerel halkın gül suyu hürmetine kurulmuyor tabiki. Okul kurmalarının amacı insanları istedikleri şekillere sokmak. Çünkü eğitim bir insanı ideal şekle sokmanın en iyi yoludur. Kitap biraz nerede o eski günler tarzında bitiyor.
 Fazlasıyla gerçekçi bir kitaptı. Sömürgelerin başlangıcını anlatan ve sömürülen halkları biraz daha anlamamıza katkıda bulunan değerli bir kitaptı. İnsanlığın gerçeklerini, acımasızlığını gözler önüne seren, herkesin okuması gereken bir kitap.
 Bugün 17 Mart Dünya Vicdan Günü. Böyle bir kitabı okuduktan sonra yerli halklarının sömürenlerin vicdanlarının nasıl rahat ettiğini sorgulamadan edemiyor insan. Günümüzde gittikçe yok olan vicdan kavramına biraz da bunlar olmasın diye sahip çıkmalıyız.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤  

ASİ KIZLARA UYKUDAN ÖNCE HİKAYELER ~ ELENA FAVILLI ve FRANCESCA CAVALLO

 Dünyanın asi kızlarına:

Daha fazlasını hayal et
Daha fazlasını iste
Daha çok mücadele et
Ve kuşku duyduğun zamanlarda unutma:
Sen haklısın.
100 olağanüstü kadının masalı. Matematikçiden süper modele, ilkokul öğrencisinden kraliçeye, korsandan başbakana, dövme sanatçısından casusa, anayasa mahkemesi yargıcından kaşife 100 olağanüstü kadının hayatı masallaştırılarak anlatılıyor. Küçük kızlarımıza cesaret versin, güçlü olmak istediklerinde önlerinde hiçbir şeyin duramayacağını bilsinler diye. Cinsiyetlerinin önlerinde engel olmadan yaşayabileceklerini, karşılarına çıkan engelleri aşmak için güçlü olmaları gerektiğini görsünler diye yazılmış bir kitap. 
 Asi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler, kadınlar daha özgür bir dünyada yaşayabilsin diye atılmış küçük ama temel bir adım. Çocuklarımıza gerçek mücadeleleri onların karakterleri otururken anlatmalıyız ki büyüdüklerinde prenses olmak istedikleri hayali bir dünya aramasınlar. Önlerine gerçek ve yüksek bir hedef koyup o hedefe ulaşmak için, hayallerini gerçekleştirmek için çaba göstersinler. Prenses olamayacaklarını ve dünyanın kadınlara prensesler gibi davranmadığını öğrendiklerinde hayal kırıklığı yaşamasınlar diye bu kitabı onlara okumalıyız. Çünkü bu dünyada en büyük mücadeleyi veren varlık kadınlardır. Kadınlar, tarihin çok büyük bir kısmında özel alana tıkılıp nüfus sayımlarında bile yer edinememiş varlıklardır. Kadınlar ayaklarının altında cenneti taşıyan ama sırtından sopa karnında sıpa eksik edilmemesi gerektiği düşünülen varlıklardır. Çünkü kadının kendi bedeni üstünde hakkı yüzyıllarca yok sayılmıştır. Kadın yeni yeni kendine bir varlık alanı oluşturmaya başladı. Ve bu varlık alanını açmak zorunda olduğu yer erkeklerin dünyası.
 Erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümünü kırmak için küçük kızlarımıza hatta erkeklerimize de bu kitabı okutmalıyız. Çünkü kadının sırtından sopa karnından sıpayı eksik etmemesi gerektiğini öğreten de çoğu zaman bir annedir. Erkek bu ilke etrafında hem kendi hayatını hemde kadının hayatını şekillendirir. İşte bu yüzden erkeğin öğrenmesi gereken ilk şey kadına saygı duymaktır. Kadına ilk önce kadın olarak değil, insan olarak görmesi gerektiğini öğretmelidir. Bir kadının gece sokağa çıktığında “aranmadığı”, eğlenmek isteyebileceği ya da hava almak isteyebileceği öğretilmelidir bir erkek çocuğuna. Pozitif ayrımcılığın değil, eşitliğin öğretilmesi gerek. 
 Dünya kadınların önüne kırmızı halılar sermiyor, çamurlu bir yol çıkarıyor karşılarına. 8 Mart Emekçi Dünya Kadınlar Günü de aslında bu çamurlu yolun bir sonucu. 8 Mart 1857’de 129 kadın işçinin fabrikada yanarak can vermesi 21. yüzyılda indirim çılgınlıklarıyla “anılmaya” başlandı. Bu çok acı bir tablo. 19. yüzyılda erkeklerin dünyasında yer edinmeye çalışan 129 kadının ölümü bugün kadınların mağazalarda indirim almasına yarıyor. Kapitalizm her şeyi ele geçirdiği gibi ölümü bile ele geçirebiliyor. İşte bu yüzden kızlarımızın, erkeklerimizin bu kitabı okuyup kadınların verdiği mücadeleyi görmesi gerekiyor. Kitap küçük çocukların hayal edebilmelerini sağlamak adına basitleştirilmiş bir dil kullanmış. Her kadın için bir sayfa ayrılıp hemen yan sayfasına da bir çizimi yerleştirilmiş. 
 Kadının güzellik objesi ya da iyilik abidesi olarak gösterilmediği ender kitaplardan birisi. Yani kadının toplumun yüklediği sıfatlardan sıyrıldığı ve gerçek yüzünün de gösterildiği bir kitap. Süper model Alek Wek, sen güzelsin diyor. ” Farklı olmanda bir sorun yok, utangaç olmanda da. Çoğunluğa uymak zorunda değilsin. “ Kaç anne-baba bunu çocuğuna söyler ya da hissettirebilir ki? Bunu öğrenen, anlayan çocuk farklılıklarla yaşamayı da öğrenir. Böylece toplumda ötekileştirme diye bir şeye katkıda bulunamaz. Bir kadın halterci olan Amna Al Haddad, kız olmanız erkekler kadar, hatta onlardan daha güçlü olamayacağınız anlamına gelmiyor, diyor. Bunun farkında olan bir kız çocuğu büyüdüğünde mücadeleden kaçar mı? Asla. Üstelik cinsiyetinden gurur duyar. Kendine olan güveni artar. Kendi ülkesinde mahkun olan Ang San Su Li’nin hikayesini okuduklarında yaşadıkları ülke için bir şeyler yapma cesaretini daha çok bulurlar kendilerinde. 
 Klasik masal anlayışını yıkan muhteşem bir kitap. Beyaz atlı prensler yok; başlarının çaresine bakabilen, tarihe adlarını kazıyan, manikürlü tırnaklarıyla ya da nasır tutmuş parmaklarıyla bir yerlere gelen kadınlar var. Son olarak az sayıdaki animasyoncu kadınlardan biri olan ünlü Brave animasyonunun yaratıcısının sözlerini aktarmak istiyorum. ” İşte o zaman, filmlerdeki prenseslerin neden o kadar çaresiz olduğunu anladım; çünkü hepsi erkekler tarafından yaratılmıştı. ” 
 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

AMOK KOŞUCUSU ~ STEFAN ZWEİG

 Amok Koşucusu 1922 yılında yazılmış ve o zamanlar oldukça revaçta olan ırkçılık konusunu işleyen bir metindir. Zweig, ırkçı davranışların beyaz insanı nasıl etkisi altına aldığını anlatmış bu kitabında. Yine muhteşem psikolojik tahliller yaparak yazmış metni.

 Kitapta karşımıza çıkan ilk karakter genellikle olduğu gibi ana karakterimiz değil. O sadece ana karakterin öyküsünü anlattığı birisi. Zweig, böyle yaparak okurlarını da ana karakterin dinleyicisi haline getiriyor.

 Hindistan’dan Avrupa’ya giden kalabalık bir gemide yalnız kalabileceği bir yer bulan ilk karakter, ana karakterimizle burada karşılaşır. Gemidekilerden saklanan, onlara katlanamayan yolcumuz beyaz bir doktordur.

 İlk başta Zweig bizlere yardımseverliğin sınırlarını hatırlatıyor. İnsanlar diğerlerine nereye kadar yardım ederler?

 Doktorumuzun başından geçen olay Hindistan’da yaşanmış. Hamile ve beyaz bir kadın bebeğini aldırmak için doktora gidiyor. Ancak bunun duyulmasını istemiyor. Bunun için doktora para teklif ediyor ve doktor bu duruma sinirleniyor. Hintlilerin ona minnet ederek yardımı için bir nevi yalvarmalarına alışkın olan doktor, kadından da aynı tavırları bekliyor. Ama burada doktorun gözden kaçırdığı bir durum var. Kadın da doktor gibi bir beyaz. Yani kadın da Hintlilerin hayranlık duyduğu, minnet ettiği birisi. Bu nedenle de kadın ve doktor arasında bir üstünlük çakışması yaşanıyor. Kendi çevrelerinde diğer insanlardan üstün olduğunu hisseden ve bu durumdan memnun olan ikili birbiriyle çatışmaya giriyor. Irkçılığın insanları nasıl tatmin ettiğini anlatıyor bize Zweig. İki karakterde birbirine meydan okuyor diyebiliriz.

Doktor, kadının ‘küstah’ tavrı nedeniyle ona yardım etmeyi reddediyor. Ancak kadın yanından ayrıldıktan dakikalar sonra pişman oluyor ve amok koşusu başlıyor. Stefan Zweig, kitabında amok kavramını anlamsız bir saplantının krize dönüşmesi hali olarak tanımlamış.

 Hintlilerin arasında yaşayarak elde ettikleri üstünlük duygusunu birbirine uygulamaya çalışan iki beyazı anlatan yazar yaşanılan duygu durumları oldukça iyi aktarmış. Zweig aslında insanlara zorla empati yaptırıyor da diyebiliriz. Çünkü onun kitabını okuyup kendini karakterlerin yerinde hissedemeyecek bir insanın olduğunu düşünmüyorum.

 Kitapta işlenen konuların sıralaması oldukça titiz bir şekilde yapılmış ve bütün konular acı gerçekleriyle aktarılmış. Yani gerçekçi ve insanı düşünmeye iten bir yapıt. 
 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 
WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın