KARANLIKTAN SONRA ~ HARUKİ MURAKAMİ

 Karanlıktan Sonra, Haruki Murakami’nin okuduğum ilk kitabı ve kesinlikle son olmayacak. Murakami’nin ürpertici ve gizemli bir dili var. Hani siz merakla dinlerken karşınızdaki sakin ve değişmeyen ses tonuyla konuşur ya, işte o hissi veriyor Karanlıktan Sonra’yı okumak: Sinir bozucu bir merak ve sakinliği karşısında hayranlık.
 Bir belgesel gibi dış ses edasıyla yazmış metnini. Yaptığı betimlemeler ve tasvirlerle mekanı gözünüzün önüne getirememeniz mümkün değil. Ayrıca kitap gece yarısından başlayıp güneş soğana kadarlık bir zaman dilimini anlatıyor.
 Mari Asay, 24 saat açık bir kafede tek başına oturuyor. Saat tam gece yarısı. Genel kültürü yüksek ve gizemli bir kız. Konuşmaktan çok dinlemeyi seven bir kız. Tesadüfen ablası Eri’nin bir arkadaşıyla karşılaşıyor ve çocuk teklifsizce masasına oturuyor. Adını bile hatırlamadığı bu çocuğun farklı bir düşünce tarzı var. Eri’nin aksine de konuşmayı seven birisi. Aralarındaki iletişimi o yani Takahaşi sağlıyor diyebiliriz. Takahaşi kitaptaki en derin karakter diyebilirim.

 Mari’nin ablası Eri Asay ise iki aydır öylece uyuyor. Eri Asay’ın anlatıldığı bölümler kitaptaki en ürkütücü bölümlerdi. Eri Asay, ailenin bir nevi gösterişli yüzü olan güzeller güzeli kızları. Oysa Mari ailedeki çirkin ama zeki olarak görülen kız. Mari’nin sorunu da aslında biraz da Eri’yle kıyaslanmak. Aynı anne babanın, aynı koşullarda büyüyen iki farklı hayata yönelen kız kardeşler. Murakami, bu konuyla biraz aynılaşma yani tektipleşme sorununun da altını çiziyor diyebiliriz.

 Takahaşi’nin tanıdığı bir aşk oteli müdürünün Çince bilen birine ihtiyacı oluyor. Eski bir güreşçi olan kadın ile Mari’nin tanışmasına da Takahaşi vesile oluyor. Çince bilen Mari, otele gittiğinde şiddet görmüş bir eskort kızla karşılaşıyor. Kız, Japonca konuşamayan bir göçmen. Mari ile aynı yaşta olması Mari’yi çok etkiliyor.

 Karanlıktan Sonra, bana biraz Babil filmini hatırlattı. Birbirinden haberi olmayan hayatlar sadece bir gecede birbirinden etkileniyor. Sonu belirsiz olsa da insanı düşündürmeye teşvik ediyor. Yani kitap bittiğinde insan sindirmek için düşünmek istiyor. Yazar farklılığın normal olduğunu insanlara göstermek istiyor gibi. Ayrıca hiçbir şeyin ya da hiçkimsenin göründüğü gibi olmadığını da. İnsanları yüzeysel olarak tanıyamacağımızı bize anlatmaya çalışıyor. Karanlıktan Sonra bu yüzden değerli bir kitap.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

İLK AŞK [19 Başarısız Denemeden Sonra] ~ JOHN GREEN

 Sevgililer günü özel kitabımız İlk Aşk günümüz dünyasındaki aşkların halini anlatıyor bizlere.
 Colin Singleton üstün zekalı bir çocuk ve sadece adı Katherine olan kızlardan hoşlanıyor. 19 Katherine tarafından da terk ediliyor ve üstün zekasını kullanarak ilişkiler için bir formül oluşturmaya çalışıyor. Çünkü Colin her üstün zekalının dahi olmadığının farkında. Dahiler bir şey ortaya koyarken üstün zekalılar sadece ortaya koyulan şeyi daha hızlı öğreniyor. Oysa onun hedefi sıradan bir üstün zekalı olmak değil, dahi olmak.💨
 John Green’in takıntılı karakterleri yine karşımızda. Bu seferki karakterimizin takıntısı dahi olmak ve Katherineler.
 Colin’in en yakın arkadaşı Hasan Lübnanlı bir müslüman. Kendisinin en sevdiği şey oturup televizyon izlemek ve Colin 19. Katherine tarafından terk edildiğinde onunla kızı unutması için bir yolculuğa çıkıyor.
 Yazarın diğer karakterleri gibi Colin de öldüğünde hatırlanmak istiyor ve bunun en kolay yolunun da dahi olmak olduğuna inanıyor. Bu nedenle de dahi olmayı bir takıntı haline getiriyor. Çünkü ancak bir dahi olursa insanlık tarihine imza atabileceğine inanıyor.
 Yolda 1. Dünya Savaşı’nın başlama nedeni öldürümesi olarak gösterilen Arşidük’ün mezarına rastlıyorlar ve buraya uğramaya karar veriyorlar. Burada Colin’i katıldığı ve birinci olduğu yarışmadan tanıyan kadın ona iş teklif ediyor ve böylece kadının kızı Lindsey ile de arkadaş oluyorlar. Asıl olaylar da bu noktadan sonra başlıyor zaten.
 Kitap eğlenceli ve biraz da yazık ya, derken gülümseten bir kitap. Yani bazı şeyleri üzücü ama komik.😅 Üstün zekalı bir çocuğun gözünden dünya nasıl görünür sorusuna da bir bakış açısı sunan Green insanı kitaba bağlamayı başarıyor. Kitap iki günde bitti. (Yazısı biraz geç geldi ama sağlık olsun😋) Hem eğlenmek hemde tatlı bir aşk hikayesi okumak istiyorum diyorsanız tebrikler, aradığınız kitabı buldunuz!
Ayrıca sevgilisi olanların (geçmiş 😅) sevgililer günü kutlu olsun, olmayanlara da bol şanslar dilerim efendim.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

KIZ KARDEŞİM İÇİN ~ JODİ PİCOULT

Yazarın okuduğum ilk kitabı olan Kız Kardeşim İçin, insanın üzerinde çok büyük bir etki bırakıyor. Kitap bittikten birkaç gün sonrasında bile kitabı düşünmek içimin burkulmasına neden olduğu için bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. 

 Kitap karakterlerin dilinden anlatılıyor. Yani her bölümü farklı bir karakter anlatıyor. Böylece hem bütün karakterleri anlıyoruz hem de olaya farklı açılardan bakabiliyoruz. 
 Baş karakterimiz Anna Fitzgerald. Ailenin en küçüğü ve hayatını ablasına bağlı olarak yaşayan 13 yaşında bir kız. Anna, kitaptaki deyimle, özel tasarım bir bebek. Genleri ablasının genlerine birebir uyan bebek olduğu için doktorlar tarafından seçilmiş. Anna’nın dünyaya gelme hikayesi böyle. Onun kafasını kurcalayan şey de biraz bu durum biraz da ailesinin ona davranma şekli. 
 Eğer Kate kanser olmayasaydı doğmayacak olan Anna’yı annesi ne kadar seviyor? Fikrimi sorarsanız Kate’i sevdiği kadar değil. İşte bu insanın içini acıtıyor. Anneleri Anna’yı, Kate için özel bir ilkyardım çantasıymış gibi yanında taşıyor. Anna bu durum için kitapta şöyle bir laf ediyor: “ Dünyaya gelmemin tek sebebi Kate için bir hücre tarlasına ihtiyaç duymuş olmaları gerçeği.
 Anne babaları için Kate her şeyden önce geliyor. Oğullarının eve sarhoş gelmesini, uyuşturucu kullanmasını görmezden geliyorlar. Çünkü Kate kanser olmuş. Aslında Kate artık kanser değil, ancak gördüğü tedaviler neticesinde böbrekleri iflas etmiş ve yeni bir böbreğe ihtiyaçları var: Anna’nın böbreğine. 
 Anna bu noktada harekete geçip ailesine dava açıyor. Kendi bedeni üstünde söz hakkı olsun istiyor. Açıkçası bana oldukça makul geldi. Ancak annesi Sara bu haber karşısında çıldırıyor ve küçük kızına tokat atmakta sakınca görmüyor. Bunun için özür dilememesi beni tabiki daha çok çıldırtıyor. Yani Anna’yı hiçbir zaman kendi kızı, canının bir parçası olarak gördüğüne inanmadım ben. O sadece Kate için yaşayan bir varlıkmış gibi davranıyor. 9 aylık bebeğine bir kere bile isim düşünmemiş olan bir kadın. Onun içn hiç hayal kurmamış. Yani Sara için varsa yoksa Kate. Kitabın sonunda bile Anna’yı Kate kadar sevdiğine inanmadım… 
 Bu durumdan elbette en büyük oğulları Jesse de nasibini almış. Kriz anlarında kenara itilen hep ilk önce Jesse olmuş. Ama Jesse bu yüzden ne kadar üzüldüğünü, kırıldığını belli etmiyor. Sadece dikkat çekmeye çalışıyor. Ama bunu da başaramıyor. Sara ve Brian, Jesse ve Anna’yı ne kadar kırdıklarının, onlara ne kadar kötü davrandıklarının farkında değil. Aslında Brian bu durumun farkında ama elini taşın altına sokma konusunda çok istekli değil. İki çocuğunu dışlayan ve dünyayı hasta kızlarının etrafında döndürmeye çalışan anne babalar onlar. 
 Ancak burada gerçekten sömürülen, hokey takımı için on beş günlüğüne kampa bile gönderilmeyen Anna. Ki hokey Anna’nın hayatında gerçekten kendi seçtiği tek şey. Yaptıklarının kendi doğası olup olmadığını bile bilmeyen küçük bir kız. Kate hasta olmasa insanlar bana nasıl davranırdı, düşüncesiyle boğuşuyor bazen. Ama Kate hasta olmasa o doğmayacaktı bile. Jesse ve Anna birbirini anlıyor. Çünkü aslında onlar aynı şeylerle boğuşan iki kardeş. Aciz melek Kate’in aksine (ki melek değil, iyi ve kötü yanları olan sıradan bir insan), Jesse ve Anna kendi başlarının çaresine bakabilir. 
 Kitap çok gerçek ve acı verici. Çünkü kendinizi Anna’nın yerine koyunca bütün bunlar bana yapılsa nasıl hissederdim sorusunun cevabı hoş değil. İnsan kardeşi için canını bile verir, burada da olay aslında böbrek değil.
 500 sayfalık okuması muhteşem bir kitap. Kız Kardeşimin Hikayesi (My Sister’s Keeper) olarak filmi de yapılmış bir kitap. Açıkçası oturup filmi henüz izlemedim ama şöyle bir göz attım ve beğendiğimi söyleyemeceğim. Filmde birkaç şey değişik gibi geldi bana ve filmi izleyenlere kesinlikle kitabı da okumalarını tavsiye ederim. Çünkü 500 sayfayı iki saatte kimsenin anlatamayacağna inanıyorum.
 Yarın Dünya Kanser Günü. Kanser sadece hastaları değil, çevresindekileri de etkileyen berbat bir hastalık. Bu kitap da buna farkındalık yaratıyor. Evet, kanser hastaları acı çekiyor ama etrafındakiler de acı çekiyor. 4 Şubat kansere karşı mücadeleyi hiç bırakmamamız gerektiğini bize hatırlatan bir gün. Çağımızın en korkunç hastalığı karşısında kenara çekilmeyip harekete geçmemiz gerekir. 
Sağlıklı günler.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤ 

KIZIM İÇİN SON KEZ ~ LİSA GARDNER

 Bir Lisa Gardner kitabı daha ve bir kitap başlığı sorunu daha.😓 Orijinal adı Love You More olan kitabı neden Kızım İçin Son Kez olarak çevirdiklerine hiçbir şekilde anlam veremedim. Çünkü son kez yapılan bir şey yok ortada. Hatta bu kitap aynı zamanda yazarın başka bir serisi olan Tessa Leoni’nin de ilk kitabı olma özelliğini taşıyor. Love You More yani çevirdiğimizde Seni Daha Çok Seviyorum ise kitap için oldukça anlamlı bir başlık oluyor. Her neyse Tessa Leoni serisi üç kitaptan oluşuyor ve dilimize ilk iki kitap çevrilmiş durumda. Hemen sıralamayı verelim:

1-Kızım İçin Son Kez
2-Affet Ama Unutma
3-Crash & Burn (Çevirisi yok)

 Lisa Gardner’ın kitaplarını okudukça küçük kız çocuklarının kaybolup durduğunu fark edeceksiniz. Yine kaybolan küçük bir kızımız var. Ancak onun annesi bir devriye polisi ve kızını her şeyden çok seviyor. Dedektifleri yanlış bilgilendirip onları oyalarken kızının peşine düşen Tessa’nın neden polisleri kandırdığını anlamak için kitapta uzun bir yol kat etmiş olmak gerekiyor.

 Kocası öldüğünde kızını kurtarmak için her şeyi üstlenen kadının hikayesi tam bir arapsaçı. Kitabın ilk sayfasından itibaren katilin kim olmadığını biliyorsunuz. Kimin katil olduğunu bulmak ise oldukça kafa yorucu. Bir ara beynim yanmadı değil.😁 Bir kere o kadar fazla sır var ki bir süre sonra böyle bir şey de mi varmış ya, oluyorsunuz. Dedektif D.D. Warren’ı sevmediğim bir kitap bu. Ancak aslında onun açısından bakıldığında kendince davranması gerektiği gibi davrandığını anlayabiliyorsunuz ama ben onun açısından bakmak istemiyorum.😝

 Tessa Leoni’yi okurken bizim dizilerimizden biri olan Aliye’yi aklıma getirmeden duramadım. ” Çocuklarım olmadan asla! ” Gerçi Tessa’nın kocası Aliye’nin kocası gibi değil ama tabi onların da sorunları var. Eh Tessa yalan üstüne yalan söyleyince de katil olarak onu görmeleri de oldukça doğal. Tessa aslında sadece kızını aramıyor, bir nevi bütün hayatı boyunca yaşadıklarıyla yüzleşiyor. Yaptığı her şey, aştığı her engel bir kere daha karşısına çıkıyor. Yine ustaca yazılmış bir romanı önümüze koyan Lisa Gardner, insana 564 sayfayı bir günde okutuyor. Bana da şiddetle tavsiye edeceğim bir başka kitap daha vermiş oluyor.😊

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 




BİR ÇÖKÜŞÜN ÖYKÜSÜ ~ STEFAN ZWEİG

Kitabın baş karakteri Madame de Prie, gerçek bir kişilik. Gerçektende XV. Louis döneminde yaşamış, Bourbon Dükü’nün sevgilisi olmuştur. Zweig, Bir Çöküşün Öyküsü’nde gerçek bir karakterin hayatını baz almıştır.

 Sarayda etkili bir isim olan aristokrat bir kadındır Madame de Prie. Kral naibi olan sevgilisi Bourbon Dükü yerine ülkeyi yönetmiştir. Bu nedenle de güçlü ve iktidarda olmaya alışkındır. Güçsüzlük ve insanların onu unutması hayatının en kötü kabusudur. Ancak bunun farkında bile değildir. Ta ki kral onu Normandiya’ya sürene kadar. Sürgüne de gizlice giderek sarayda büyük olay yaratmak istiyor. Böylece arkadaşlarının geri dönmesi için kralı ikna etmesini istiyor.
 Zweig, taşraya sürülen Madame de Prie’nin yalnızlığı deneyimlemesini, onunla mücadele etmesini anlatıyor kitabında. İlk gün saray curcunasından farkında bile olmadığı doğanın farkına varıyor aristokrat kadın. Ancak doğanın güzelliklerinden aldığı zevk sadece bir gün sürüyor. Ertesi gün sarayı özlüyor. Yalnızlığına katlanamıyor. İnsanları kandırmayı seven Madame de Prie etrafında kandıracak kimseyi bulamayınca mutluluk oyununa da devam etmesine gerek kalmıyor. Sarayda insanları kandırmaya alışkın olan kadın kendini kandırdığını hiçbir zaman fark etmiyor. Çünkü odak noktasında olmak onun için en önemli şey. Odak noktası olduğu sürece hiçbir şeyin önemi yok. Zaten aslında Versailles’da da kimseyi umursamıyor.
 Sürüldüğü bu taşrada ise odak noktasına yerleşebileceği bir ortam yok. Ancak kadın kendini yeniden güçlü hissedebilmek için harekete geçiyor. Yalnızlık ona oldukça ağır geliyor. Sürgünün kalıcı olduğunu anlayınca da gururu bir kenara bırakıp harekete geçiyor. 
 Daha önce hiç yalnız kalmamış aristokrat bir kadın Madame de Prie. Gücü elde etmek, güçlü olmak onun hayattaki en büyük arzusu. Ancak yalnız kaldığında o kadar güçsüz ki buna katlanamıyor. Madame de Prie’nin çöküşü yalnızlığı oluyor. Sarayda unutulduğunu bilmek ise onu yıkıma götüren şey oluyor. 
 İnsan kendini sevmezse yalnızlığından hoşlanmaz diye düşünürüm ben. Bu nedenle de bana kalırsa Madame de Prie kendini sevmiyordu. O, sarayda insanlar onu sevdiği sürece kendinden hoşnuttu. Yani bir nevi kendini kandırıyordu. Yalnızlığı onun gerçeklerle yüzleşmesine neden oldu ve çöküşünü getirdi.
 En iyi Zweig kitabı olmasa bile iyi bir kitaptı. Psikolojik ve bu sefer özellikle sosyolojik tahliller oldukça iyiydi. Fransız saray ahalisini anlatan gerçeğe dayalı bir hikayeydi. Toplum yapısı oldukça iyi yansıtılmıştı. 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

ANLATMAK İÇİN YAŞA ~ LİSA GARDNER

 Serisinin dördüncü kitabında Dedektif D.D. Warren’ın özel hayatının olmaması sorunsalı yaşadığını görüyoruz. Bu durumu ortaya çıkaran acı gerçek ise eski sevgilisi Bobby’nin evlenip çocuk sahibi olması.😔 Bu durum kadın erkek ayırt etmeksizin herkesi kötü etkiler. Etkilemezse sorun vardır. Sensiz hayatına yön vermiş biri var ve sen hala onun bıraktığı yerdesin. Efsane acıtır insanı. Yani n’olurdu Bobby ve D.D. birlikte olsaydı Lisacığım? Neyse…😒
 Kitapta yine çocuklar ön planda ancak bu çocuklar normal çocuklar değil. Öfke kontrol sorunları olan, duygularını uçta yaşayan, kendilerini kontrol edemeyen yani psikolojik olarak sorunlu olan çocuklardan bahsediliyor. Bu defa şiddet geçmişi olan yetişkinler değil, çocuklar. Şuanda biraz süpriz bozacak olabilirim ama Evan’ın hikayesi (ilk bölümü) muh-te-şem anlatılmış. Bence kitaptaki en etkileyici bölümdü, tüylerim diken diken oldu.

Anlatmak İçin Yaşa’nın konusu genel olarak sorunlu çocuklar ama bir de sorunlu bir çocukluk geçirmiş yetişkin karakterimiz Danielle var. Ki kendisi artık bu sorunlu çocukların tutulduğu hastanede hemşire. Biraz uyuz bir kız gibi görünse de tanıdıkça sevilebilir. Victoria ve Evan’ın hikayesine ayrıca yer verilmiş kitapta. Evan sürekli tehdit oluşturan bir karakter. Onların hikayesi kitabın dram ögesini de oluşturuyor aslında. Ben Evan’ı çok sevdim aslında ve çok da üzüldüm.
 Katil potansiyeli olan bir karakter bulmak bu sefer biraz zorlu oldu. Başta birkaç tahmin yürütüyor insan tabi ama küçük çocuklar mı katil yani, diyor insan bir. Sonra yok yok bu kadın/adam yapmamıştır, diyor. Yani sürekli bir kafa karışıklığı yaşatıyor size. Ama sonunda vay be, dedirtiyor.

 Bu arada D.D. yeni davasında birlikte çalıştığı Alex Wilson’dan etkileniyor.😈 Yani kızımız da kendine yeni bir yol çiziyor. Bence çok tatlı bir ikili oluşturuyorlar. İkisinin de beklentileri birbiriyle tutarlı ve birbirlerini anlayacak insanlar. Elbette bir Bobby kadar tanımıyor D.D.’yi ama tanır zamanla. Sanki kendi kızımı veriyorum adama.😅😅
 Yine bir günde biten 527 sayfalık bir kitap… Yine olayları sonuna kadar birbirine bağlayamıyoruz… Yine çok zeki bir kurgu… Ah bekleyin, size az önce Lisa Gardner’ın neden vazgeçilmez olduğunu üç maddeyle açıkladım.😁 Kısaca şiddetle tavsiye edilir.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

FAHRENHEİT 451 ~ RAY BRADBURY

 Ray Bradbury’nin geçmişten ilham alarak yazdığı Fahrenheit 451 korkutucu bir geleceği anlatıyor. Hitler ve Stalin’in kitap yakması, mitolojik merakı ve 1680 yılında Salem’deki büyükannesi Mary Bradbury’nin yargılanıp yanmaktan kurtulduğu cadı avı yazarımıza ilham veriyor. Doğrusu burada benim en çok dikkatimi çeken şey 1680’deki büyükannesini bilebilmesi. Şahsen ben anneannemden önceki nesil hakkında bile doğru düzgün bir şey bilmiyorum.😵

 Kitaba döndüğümüzde ise karşımıza kitap yakan itfaiyeciler çıkıyor. Dönemin itfaiyecileri sadece kitap yakıyor. Çünkü kitap okumak yasak.😳 Evler yanmaz bir özellik kazanmış ve insanlar eskiden itfaiyecilerin yangın söndürme gibi bir işlevleri olduğuna inanamıyor. Bu durum bize bir kelimenin işlevine göre kullanımının ne kadar değişebileceğini gösteriyor diyebiliriz.
 Fahrenheit 451; kitap kağıtlarının yanıp tutuştuğu sıcaklık derecesidir. Bu yüzden kitaba daha mükemmel bir isim de düşünemiyorum doğrusu.
 Montag, kitap yakmaktan haz alan itfaiyecilerden biriyken bir gün Clarissa adında 17 yaşındaki bir kızla tanışıyor. Clarissa düşünmeyi bilen özgür iradeye sahip bir birey. Ancak bu topluma aykırı bir karakter. Montag, Clarissa sayesinde gerçekten mutlu olmadığını fark ediyor. Kitabın bir çok yerinde Montag’ında belirttiği gibi mutlu olmak için her şeye sahipler ama bir şeyler eksik ve eksik olan tek şey yıllardır yaktıkları kitaplar. İnsanlar kitap okumadığı/okuyamadığı için düşünmeyi, özgür iradeleriyle gerçekten kendileri için karar vermeyi bilmiyorlar. Bu durum devlet tarafından televizyon ile örtbas ediliyor. Televizyonun kontrol altında tuttuğu bir topluma dönüşmüş durumdalar. Kitap aslında televizyon kitaba karşı konusunu ele alıyor. Televizyon insanları aptala çevirirken kitap onları düşünmeye sevk ediyor. Clarissa psikiyatristinin neden dışarı çıktığını, ormanda bisikletle dolaştığını, kuşları seyrettiğini ve kelebekleri topladığını bilmek istediğini söylüyor. Bunlar bizim için normal davranışlarken Bradbury’nin distopyasında deli saçması olarak görülüyor. Bunlar karşısında Montag, genç kızı bir yaşlı gibi konuşmakla itham ediyor. Çünkü yaşlılar gibi Clarissa da düşünmeyi biliyor. Ancak Montag düşünmenin nasıl bir şey olduğunu hiç tatmamış, sürekli olarak yönlendirilmiş bir birey. Çünkü devletin mottosu daha çok topluluk ruhu, daha az düşünme. 
 Toplumun hedefi ise her zaman mutlu kalmak. Ancak Bradbury bu durumu devletin değil; teknoloji ve kitlenin sömürüsünün, azınlıkların baskısının bu hale getirdiğini söylüyor. Başta baskı, uyarı ve sansür yoktu, diye de belirtiyor. 
 Mutlu olma hedefine ulaşmak için herkesin eşit olması gerekir. Eşitlik için ise bütün insanlar farklılıklarından sıyrılıp birbirine benzemek zorundadır. Kitaplar düşünmeyi sağlayarak farklılıkları ortaya çıkardığı için eşitliğe engel olurlar. Bu nedenle de kitaplar tehlike olarak görülmektedir. 
 Montag’ın karısı Mildred toplumun örnek vatandaşı olarak tanımlanabilir. Televizyona ve uyku haplarına bağımlı olarak hayatını sürdüren Mildred’in en büyük arzusu evlerine yeni bir televizyon daha almak. Ancak bir gün Mildred bilerek ya da bilmeden intihar eder. Eğer bilerek intihar ettiğini düşünürsek ne kadar boş yaşadığının farkında olan, düşünmekten vazgeçemeyen ve bu hayata katlanamayan bir birey olduğunu fark ettiğini söyleyebiliriz. Ancak eğer bilmeden yani hapları içtiğini unutup tekrar tekrar içtiğini düşünecek olursak sistemin onu gerçek bir aptala çevirdiğini ya da bilinçaltının onu yönlendirdiğini söyleyebiliriz. 
 Mildred’in intiharı için eve doktor bile gelmiyor. Böyle şeyler çok olduğu için teknisyen diyebileceğimiz iki kişi gelip kadının kanını değiştiriyor ve gidiyor. 
 Yangına karşı sigorta yaptıran bir şirket kuran Benjamin Franklin bu distopyada ilk itfaiyeci olarak geçiyor. 
 Montag’ın kitap saklamasıyla olayların gidişatı değişik bir hal alıyor.
 Fahrenheit 451 opera ve film olarak da sergilenmiş bir eser. Filmi izlediğim için film ile kitap arasındaki tek benzerliğin genel konusu olduğunu söyleyebilirim. Film biraz daha yüzeysel kalmış ve bazı karakterler eklenmemiş, bazı karakterler değiştirilmiş olarak önümüze sunulmuş. Bu nedenle orijinal bir eser olarak kitabı okumanızı daha çok tavsiye ederim. Çünkü filmde yakaladığınız bazı çelişkiler kitapta açıklanıyor diyebilirim.
 Kitapların insanları kötüye sürüklediği düşünülen bir distopyayı okumak zaman zaman insana değişik gelse de kitapların önemini hatırlatıyor bize. Yeni yıla böyle bir kitapla başlamak istememin nedeni de bu: Kitapların insanların için ne kadar önemli olduğunu kavrayabilmek. Yani kitap severler için mükemmel bir distopya.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

BİR NOEL ŞARKISI ~ CHARLES DİCKENS

 Yarın yılbaşı olduğu için bu hafta yılbaşı konulu bir kitap seçtim.😊 Bir Noel Şarkısı, 1843 noeli için yazılmış bir kitap. Aslında bir çocuk kitabı diyebiliriz ama yediden yetmişe herkesin okuyabileceği bir Charles Dickens hikayesi aynı zamanda. Charles Dickens bu hikayeyi borç kapatmak için yazmış. Ancak yine de oldukça içten bir şekilde yazılmış hikaye. Hatta kitabın başına okuyucuları için şöyle de bir not düşmüş:

 1843 yılında yazılan kitap günümüzde hala önemini kaybetmemiştir. Bu kitabın konu edildiği birkaç film çekilmiş, kitap defalarca yeniden basıma girmiştir. Yeni yıl ile ilgili bir kitap denildiği zaman da ilk akla gelen kitaptır, diyebiliriz.
 Gelelim kitabın içeriğine. Kitapta beş bölümden oluşan küçük, hayaletli bir hikaye anlatılıyor. İlk bölümde biraz daha karakter özellikleri hakkında bilgi verilmiş. Scrooge tam bir profesyonel iş adamı. Taş kalpli, işçilerini sonuna kadar kullanan, insanları umursamayan bir adam. Umursadığı tek şey ise para. Peki bu parayla güzel, mutlu bir hayat mı yaşıyor? Aksine, çok zengin olmasına rağmen sefil bir hayat yaşıyor. 
 7 yıl önce kaybettiği arkadaşı Marley’de onun gibiymiş zaten. İş ortağı olarak birbirlerinin en yakın

arkadaşlarıymış. Scrooge’da Marley’nin evinde yaşıyor ve noelden bir gün önce Marley’nin hayaleti eve geliyor.
 Marley, en yakın arkadaşı olarak gördüğü Scrooge için bir hayalet olarak karşısına çıkıyor. Yeni yıl Scrooge hariç herkesi bir mutluluğa sürüklemektedir. Oysa Scrooge için yeni yıl sıradan bir gündür ve insanlar daha da sinir bozucudur. Marley bunu düşünerek bir hata yapmı ve sonuç olarak bir acı çeken bir hayalet olmuştur. Aynı şeyin en yakın arkadaşının başına gelmesini de engellemek istemektedir. Bu nedenle de Scrooge’a bir şans tanınması için üç hayaletle anlaşma yapmıştır: Geçmiş Noel Hayaleti, Bugünün Noel Hayaleti ve Gelecek Noel Hayaleti.
 Her  bölümde bir hayaletle karşılaşması anlatılan Scrooge bu durum karşısında büyük bir şok yaşar. Bu bölümlerde Scrooge’ın neden böyle biri olduğunu, kendisine nasıl davranıldığını unuttuğunu gösterir bize Dickens.

 Dickens parasızlık çekerken paranın her şey olmadığını anlatan bir hikaye yazan parlak bir yazardır. Yani umut hep vardır. İnsanlığın en büyük ilacı değil midir zaten umut?
 Sıradan bir noel hikayesinin Dickens’ın kaleminden çıkmış hali olarak tanımlayabiliriz bu kitabı.
 Herkese mutlu, umutlu, sağlıklı, huzurlu bir yıl dilerim. Mutluluk paçalarınızdan aksın. 😁😁

 Yeni yılda, bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

KARANLIĞIN SOL ELİ ~ URSULA K. LE GUİN

 Ursula K. Le Guin sadece kendine ait bir dünyası değil, kendine ait bir evreni olan yazar. Muhteşem bir zeka. Bu zeka insana hayran olmamak gibi bir seçenek bırakmıyor. Bir romancının işi yalan söylemektir, diyor Ursula ve bize bu kitabıyla muhteşem yalanlar söylüyor. 

 Düşünsenize Kış olarak adlandırdığınız gezegene tek başınıza bir dünyalar birliğini temsil eden Ekumen adına gönderiliyorsunuz. Hava sizin için hep soğuk. Onlar için yaz sizin dünyanızda kış. Ve kışları sizin için neredeyse ölümcül bir soğuk demek. İnsanları sizden daha kısa ve çift cinsiyetli. Neler hissederdiniz? Neler düşünürdünüz? Ya da en önemlisi başınıza neler gelebilirdi?
 Ursula K. Le Guin, böyle bir gezegende Genli Ai’nin başına gelenleri anlatmış Karanlığın Sol Eli’nde. İlk önce “L” harfini söyleyemediği için ona Genri Ai diyen Karhidelilerin ülkesine giden elçimiz burada iki yıl kadar kalıyor. 
  Kış gezegenine Gethen de deniyor. Ben kitabı okurken kafamı en çok karıştıran şeyler bunlardı; Kış, Gethen, Karhide hangisi ülke, hangisi gezegen ancak kitabın ortalarında çözebildim. Karhide ve Orgoreyn ise iki farklı ülkenin adı. Başka ülkelerde var ama ön plana çıkan iki ülke Karhide ve Orgoreyn.
 Elçiye bu iki ülkede de inananlar ve sahtekar olarak görenler çıkıyor. Sahtekar olmadığını ispatlamak için sabırla uğraşan elçimiz Genli Ai, ilerlemenin önemli olmadığı Kış halkı için, özellikle Karhideliler, bir sapkın. Kış halkı sadece kemmer denilen bir dönemde cinsel özelliklere sahip oluyor ki kimin kadın kimin erkek olacağı da önceden bilinmiyor. Bu sürekli değişiklik gösteren bir durum. Genli Ai sürekli kemmerde olduğu için onu sapkın olarak görüyorlar. Bu toplumda tecavüz diye bir şey de yok. İnsan sadece insan olarak görülüyor; kadın-erkek olarak ayrımcı davranışlarda bulunulmuyor.
 Gethen’de kavga, cinayet, çatışma  olsa bile savaş diye bir şey yok. Savaş için bir kelimeleri bile yok. Oysa ki kar yağışını tanımlamak için onlarca kelimeleri var. Çünkü insanlar sadece ihtiyaç duydukları kelimeleri oluştururlar. Hiç savaş olmayan bir yerde neden savaş gibi bir kelime ihtiyaç olsun ki?
 Karhide başbakanı Estraven, Karhide bir millet değil, bir aile kavgasıdır diyor. 
 Biseksüel bir toplumda kendisine benzemeyen insanların arasında kalan elçinin yine en yakın olduğu kişi Başbakan Estraven. Ona her ne kadar güvenmese de Estraven ülkesinin bir dönüm noktasından geçtiğini fark eden tek kişi. Elçinin ona güvenmemesinin nedeni ise kültür farklılıkları. Estraven, elçinin gururunu incitmeden yardım ettiğini düşünürken elçi onun bu hareketlerini sinir bozucu buluyor. Kendisine yardım etmediğini düşündüğü bu başbakana da hiç güvenmiyor. 
 Karhideliler için şifgretor olarak bilinen gurur diye çevirilebilecek ama insanları daha hassas olmaya iten bir durum var. Birbirlerinin şifgretorlarına hakaret etmemek için her şeyi ince ince düşünüyorlar. Elçi de bu şifgretora hakaret etmeden Karhide’yi 80 dünyanın katıldığı Ekumen’e katılmak için ikna etmeye çalışıyor. Fakat onun dünyasında böyle bir şey olmadığı için içten içe oldukça zorlanıyor.
 Orgoreyn ise bizim toplumlarımıza daha yakın bir toplum. Daha gelişmiş ve kontrolcü bir yapısı var. İletişim ve haberleşme bile devletin kontrolü altında. Devlet ile kastettiğim şey de yöneticiler değil, bu yöneticilerden çok daha güçlü bir konumları olan sarflar. Orgoreyn biraz daha modern dünyadan nasibini almış; entirika, yalan, nabza göre şerbet vermeyi bilen bir ülke. 
 Bütün bunlar Genli Ai için oldukça karmaşık ve zorlu bir süreçti. Aslında hiçbir dünya kendi içinde karmaşık değildir, gözlemleyenin sistemi içinde karmaşıktır. Çünkü yazılı ve özellikle yazısız normları farklıdır. Bütün bunlara uyum sağlamaya çalışmak herkes için zorludur. Karhide ve Orgoreyn’de bile değişen yazılı ve yazısız normlar, yani sistem, büyük farklar gösterir. Çünkü bütün sistemler kendi adına hareket eder ama diğerlerinin hareketlerini göz önünde bulundururlar.
 Zihni oldukça zorlayan bir kitaptı. Yazar o kadar detaylı bir dünya oluşturmuş ki bunları sindirmek için bazı şeyleri tekrar tekrar okudum. Öyle akıp giden bir kitap değildi belki ama insana gerçek anlamda bir şeyler öğreten, kafasını çalıştıran bir kitaptı. Bilim kurgu meraklılarına şiddetle tavsiye ederim.
 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

UÇAN HALININ AYRODİNAMİK SORUNLARI ~ TUNA KİREMİTÇİ

 ” Dünyayı fethedecek bir roman yazmak ne kadar zor olabilir? “

 Kitabın başlangıç cümlesiydi bu. Aşk romanlarının unutulmaz yazarı Berkay Uysal, dünyayı fethedecek bir roman yazmaya karar veriyor ve başına gelmeyen iş kalmıyor.😁
 Berkay Uysal yazdığı romanları beğenmeyen ama para kazanmak için bu tip romanlar yazmaya devam ediyor. Çünkü bu romanlar sayesinde eşi Zeynep ve kızı Müge ile maddi sorunlar yaşamadan güzel bir hayat sürüyorlar. Yazdığı romanlardan hoşlanmıyor, hatta aşk romanlarının unutulmaz yazarı olarak anılmak da canını sıkıyor ama yaşadıkları rahat hayatı değiştirmek istemiyor. Bu romanları yazmaktan duyduğu sıkıntıyı da bıçak koleksiyonuyla ilgilenerek atıyor. Unutulmaz aşk romanlarının yazarının bir bıçak koleksiyonu sahibi olması başta biraz garip gelse de kitabı okudukça bıçakların onu rahatlatma nedenini anlayabiliyorsunuz.

 Dünyayı fethedecek roman olarak Batı’nın beğeneceği bir kitap yazmaya çalışıyor. Çünkü Batı, dünya demek bir nevi. Batı’nın beğendiği şeyler bütün dünyaya yayıldığı için böyle bir tavır takınıyor. Aslında ben Tuna Kiremitçi’nin burada biraz iğneleme, laf sokma yaptığını düşünüyorum. Oldukça haklı bir şekilde dünyanın Batı’dan ibaret olmadığını ima etmeye çalışıyor.
 Batı’nın ilgisini çekmek için ise Anadolu’yu kullanmaya karar veriyor. Aslında Anadolu hakkında sığ düşünceleri olan bir yazar. Ancak Orhan Pamuk ve Elif Şafak’ın izinden giderek Anadolu hakkında yazmaya karar veriyor.
 Yakında 50 yaşına basacak olan Berkay biraz da bu yaşına kadar gerçek anlamda bir şeyler yapamadığını düşünüyor. Zaten 50 yaşında olmak onun için korkunç bir şey ve artık biraz da bu nedenle dünyayı fethedecek bir roman yazmaya karar veriyor. Abileri Turabi ve Celayir de kardeşlerinin 50. doğum gününde hapisten kaçınca olanlar oluyor.

 Berkay Uysal, Natalie Portman takıntısı olan orta yaşlı bir adam. Her bölümde en az bir kere adı geçiyor. Yüzeysel romancılıktan derin bir yerlere inmeye çalışırken de hayallerindeki Natalie Portman onu teşvik ediyor. Karısı Zeynep de Natalie Portman ile yaşamaya alışmış ve Berkay’ın Natalie hakkındaki duygularını biraz da bıkkınlıkla umursamamayı öğrenmiş. Hatta o kadar Natalie Portman takıntılı bir adam ki kızının adını başta Matilda koymak istemiş. Bilenler bilir Matilda, Portman’ın canlandırdığı ilk efsane karakterdir.

 Evi terk ettikten sonra şans eseri karşılaştığı insanlar sayesinde Berkay olmuş bir adam. Berkay aslında gerçek adı değil. Gerçek adı Abidin ve Abidin hayatla başa çıkamayacağı için Berkay olmuş, yani kendini korumak için. Yıllar sonra abileri tekrar karşısına çıktığında önce biraz afallasa da içten içe hala onları seven küçük bir kardeş Abidin/Berkay. Aile, ailedir. Anne babanızın ya da kardeşleriniz kim olacağını seçemezsiniz ve onları n’olursa olsun seversiniz. Bu sevgi şartlara göre büyür, küçülür ya da yok olur. Turabi de Celayir de ve hatta Abidin de kendi çaplarında birbirlerine yardım ederek aile olmaya çalışıyorlar.
 Kitabın adında kullanılan ayrodinamik kavramı hakkında da ufak bir açıklama yapayım hemen. Ayrodinamik; katı kütlelerin havayla etkileşimi inceleyen bilim dalı. Zeynep bu kavramı hayattaki her şey için kullanıyor. Ayrodinamiği iyi olan kitaplar çok satanlara giriyor, olmayanları zaten Berkay yayınlamıyor. Ayrodinamik kelimesinin olayı da yüzeysel olarak bu.
 Toplumda yer edinememiş iki abi ve bir sızıntı gibi sızarak toplumda yer edinmiş Berkay’ın hikayesi anlatılıyor. Abidin’in de toplumda yeri yok Berkay için. Oldukça da güncel bir roman. Yakın zamanda gerçekleşmiş olaylar anılıyor.
 Kitapta her şey fazla ani oluyor. İnsana bir olayı sindirmek için herhangi bir fırsat vermiyor, hayat gibi. Büyük olaylar o kadar sade, abartısız ve sıradan anlatılıyor ki insan okumak için heyecanlanıyor. Dil çok gerçekçi ve insanın başını ağrıtmıyor. Ama öyle alelade bir metin de değil ki bence bütün bu özelliklerin bir arada yer alabilmesi muhteşem bir şey. Güzel bir kitaptı, çabucak bitti. Yer yer eğlenceli, yer yer düşündürücüydü.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın