BİR KADININ YAŞAMINDAN YİRMİ DÖRT SAAT ~ STEFAN ZWEİG

 Zweig kitabının açılışını bir tartışma sahnesi ile başlatıyor. Pansiyonda kalan misafirler bir skandal üzerine yüzeysel sohbetlerini kenara bırakıp tartışmaya başlıyorlar. Skandalın başkahramanı yakışıklı bir Fransız ile fabrikatörün karısı, iki çocuk annesi Henrietta. Yakışıklı Fransız’ın uzun uzun tasviri yapılıyor ve övgüler alıyor. Zweig kitabı okuyan tek bir kişi bile onu beğenmeyip burun kıvırmasın istemiş. Kibar, mütevazi, her kesimle ilişki kuran, hoş sohbeti olan birisi Fransız. Ancak kendisi fabrikatörün karısıyla kaçınca bir skandal patlak veriyor.

 Bir kadın nasıl sadece birkaç saat geçirdiği biriyle iki çocuğunu da arkasında bırakarak kaçar, sorusu üzerine dönüyor masadaki tartışma. Bu tartışma aslında anlatıcımız ile masanın kalanının fikir çatışmasından doğuyor. Anlatıcıya göre bir kadın için birkaç saatoldukça önemliyken diğerleri uzun zamandır saklanan bir yasak aşk olduğunu savunuyor. Bu tartışmadan sonra pansiyon müşterilerinden olan Bayan C. ile anlatıcı yakınlaşıyor. Bayan C. İngiliz bir elit olarak görülüyor. Kadın bir mektup yazıp anlatıcımıza ulaştırıyor ve kitabımızın asıl kahramanının Bayan C. olduğunu anlıyoruz.
 Zweig kitaba giriş için oldukça muazzam bir yol seçmiş. Küçük ve yüzeysel bir olayla başlayan kitap benzer bir olayın derine inmesiyle devam ediyor. 
 Ardından 67 yaşındaki Bayan C. anlatıcımıza 27 yıl öncesini anlatmaya başlıyor. Kendisi kocasının ölümüyle boşluğa düşmüş bir kadın. Ancak hala kocası varmış gibi yaşamını devam ettirmekte olan kadın, eskiden kocasıyla gittiği bir kumarhaneye gidiyor. Kocasının ona öğrettiği taktik üzerine oyun oynayanların ellerini incelemeye başlıyor. Zweig oldukça uzun bir şekilde eller ve kumarın bağlantısıyla ilgili tasvirler yapmış. Ve Bayan C. aniden gördüğü bir çift ele adeta vuruluyor. Maceramızda burada sonra başlıyor. 
 Bayan C.’nin vurulduğu bu adam en fazla 24 yaşında olan bir genç. Erkeksi değil ama etkileyici bir genç olmakla beraber Bayan C. en çok onun ellerinden etkileniyor. Genç adamın ellerinden hissettiği gerilim ve heyecan kadını adeta çarpıyor diyebiliriz. Bu gencin bir kumarbaz olduğunu ve o gece her şeyini kaybettiği için intihara kalkışacağını bir bakışta anlıyor Bayan C. ve ona yaklaşmasıyla asıl olay başlıyor. 
 Sigmund Freud kitabın küçük bir başyapıt olduğunu söylemiş. Açıkçası okuduğum en iyi Zweig kitabı değildi ama yine de iyi bir kitaptı. Gün içerinde okunabilecek lokmalık bir kitap olduğunu da söylemeliyim. İnsanların daha doğrusu kadınların arzuları için neler yapabileceğini ve bu arzunun bitmesiyle neler hissedeceğini anlatmış Zweig. Kadınların psikolojik analizlerini oldukça da iyi yapmış, çünkü kendimi o kadının yerine koyduğumda evet, bende bunu hissederdim, diyebildim. Kısa zamanda gerçek bir şeyler hissetmek isterseniz tavsiye edeceğim bir kitaptır kendileri.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

AŞK SENİ DE VURUR ~ JULİE GARWOOD

 Highlands’ Lairds serisinin son kitabını bitirerek bir tarihi aşk roman serisinin daha sonuna gelmiş bulunmaktayım. Mükemmel olmasa da güzel bir seri olduğunu itiraf etmeliyim. Baş karakterlerimiz St. Biel’li Prenses Gabrielle ve İskoç Beyi Colm MacHugh. Bir önceki kitaptan gelen karakterimiz ise Brodick, Ramsey değil.😔

 Colm MacHugh, Herkül kadar güçlü ve tabiki savaşta oldukça acımasız biri; yenilmesi de yakalaması da imkansız. Ki bu benim aklıma şu soruyu getirdi, yenilmesi imkansızsa neden kaçsın ki? Sonuçta sadece kaçan biri yakalanabilir. Ayrıca Colm bir önceki kitaptan tanıdığımız Brodick’ten daha öfkeli ve tehditkar. Tam bir yalnız kovboy olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Neyse, kızımız Gabrielle ise yine herkesin peşinde olduğu güzeller güzeli bir kız. Yani bir başka iki mükemmel karakterin aşkını anlatıyor Garwood bize. Bu arada Gabrielle, Brodick’in karısının kuzeni olduğu için Brodick ona az da olsa aile ilgisi gösteriyor.

 Gabrielle yaşlı bir bey olan Monroe ile evlendirilmek üzere İskoçya’ya gönderiliyor. Gabrielle’in babası Monroe ile olan evliliği kızının güvenliği için kabul ediyor. Açgözlü Kral John (kendisi önceki kitapta Arianna’nın hazinesinin peşindeydi), St. Biel hazinesinin peşine düşüyor. Gabrielle’in de bu konuda bir şeyler bildiğinden şüpheleniliyor.

 Kızın çeyizi Kral John’a ait olan ve oldukça verimli toprakları olan Finney Ovası. Ovanın komşusu olan klanlar da aralarında bu ova için kavga ediyor. Bu klanlardan biri de Colm’un klanı. Aynı ovanın peşinde olan MacKenna klanıyla MacHugh klanı arasındaki bu çekişme sonucu Colm’un ‘güçlü savaşçı’ kardeşi Liam kaçırılıyor. (Daha sonra kitapta Liam da bizim sorduğumuz soruyu sorup bu kadar güçlü olup nasıl kaçırıldığını anlayamadığını söylüyor. Yani yazar da bağlantıyı tam anlamıyla kuramamış ama muhtemelen tekrara düşmemek için de Liam’ı küçük bir çocuk yapmamış.) Bir tesadüf sonucu Gabrielle, Liam’ı görüyor ve onun kim olduğunu bilmeden onu kurtarıyor. Ancak Colm, başka olaylar nedeniyle kardeşini kurtaranın Brodick olduğunu düşünüyor. Zaten kız kitabın sonlarına doğru Liam’ı kurtardığını söylemeye karar veriyor.

 Gabrielle’in evleneceği  Bey Monroe bir cinayete kurban gidince olaylar patlak veriyor. Gabrielle’in başına gelmeyen kalmıyor ve Brodick, Colm’dan borcunu ödemesi için Gabrielle ile evlenmesini istiyor. Yani aşkla başlayan bir ilişkileri yok hatta kız Colm’u ilk gördüğünde korkudan nefesi kesiliyor. Ancak garip bir şekilde bir anda Colm’dan hoşlandığını da öğreniyoruz.

 Sonuç olarak mükemmel olmayan ama güzel ve eğlenceli bir kitapla karşı karşıyayız. Lokmalık bir kitap olduğunu da söylemeliyim. Öyle kafa yoran bir tarafı yok. Tarihi aşk romanları arasında okunabilitesi yüksek romanlardan.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

UĞURBÖCEĞİ ~ D.H.LAWRENCE

 D.H. Lawrence 1885 – 1930 tarihleri arasında yaşamış dönemine uyum sağlayamamış bir yazardır. Kitabında normal bir aşk hikayesi anlatılmıyor. 1918 yılında bir aşk hikayesiyle savaş manzarası anlatılıyor aslında.

 Lady Beveridge, eski bir tanıdıkları olan Kont Johann Dionys Psanek’i hastanede savaş yaralısı olarak görüyor. Ardından kızı Leydi Daphne’ye gidip durumu anlatıyor ve beraber kontun ziyaretine gidiyorlar. Bu arada Daphne’nin kocası da asker ve kayıp durumda ki daha sonra Türkler tarafından esir alındığı ortaya çıkıyor. Neyse, kocasının yokluğunda yalnızlık çeken Daphne ara sıra kontu ziyaret etmeye başlıyor. 
 Kont başlarda bu ziyaretlerden rahatsız oluyor ama bir tek Daphne ile konuşuyor. Yani onunda gönlü var kızda.😁 Hatta zaman geçtikçe kız ile aile geleneklerini falan gerçekleştiriyor ki bahsettiğimiz dönemde geleneklerin öneminden bahsetmeme gerek olduğunu sanmıyorum. Kitaba adını veren Uğur böceğinin kontun ailesinin arması olduğu söyleyeyim hemen. Ben baya merak etmiştim okumadan önce neden uğur böceği, diye.😁 
 Kontun modern dünyanın ve bu dünyanın bir getirisi olan savaşın sıkıştırdığı bir insan olduğunu söyleyebilirim. Özgür olmak ve kanunun dışına çıkmak istiyor. İçine sıkıştığı dünyayı sevmiyor. Ben bu durumu sistemi yıkmak için sistemin dışına çıkma fikri olarak değerlendirdim. Ayrıca kont dünyaya karşı duyduğu bu nefreti saklamıyor ve hatta öfkeli bir ruh olduğunu da kabul ediyor. 
 Leydi Daphne ise bu öfkeli ruhtan kaçmak, vazgeçmek istiyor ama bu durumda bile görüşmeleri engellendiğinde, bu engelleri aşmak için ne gerekiyorsa yapıyor. Yani aralarında oldukça kuvvetli bir çekim gücü var. Aslında Daphne hayatında hiç karşılaşmadığı bu karakterin aşkını merak ediyor bir nevi. Şefkatli kocasının aksine kont, yabani bir insan. Çünkü kont insan sevmiyor.
 Daphne kocasını yeniden ve daha çok sevebilmek için çaba harcıyor, savaşın onu değiştirdiğini umuyor. Bu değişimle kocasının kont gibi yabani birine dönüşmüş olmasını istiyor içten içe. Yani kocasında kontu arıyor ancak bulamayınca huysuzlaşıyor. Kocası onu taparcasına seviyor ve aşkın bir konuma yerleştiriyor. Daphne ise bu durumdan rahatsız oluyor. Çünkü o kendisini sıradan bir insan olarak görüyor, aşkın bir konumu olduğuna inanmıyor. Böylece kocasının romantikliğini rahatsız edici bulup konta olan aşkı daha çok büyüyor.
 Lawrence savaşın insanları nasıl etkilediğini anlatmış bu kitabında. Savaştan dönen her insan gördüğü kandan, ölümden, silahlardan etkilenir ve farklı tepkiler ortaya çıkar. Savaş kontu daha da yabanileştirirken Daphne’nin kocasını daha da uysallaştırmıştır. Bir de savaşın bitmesini bekleyen, askerlerin geride bıraktığı insanlar var tabi. Geride kalanların düştüğü endişe durumu, merakları ve beklentileri anlatılmış. Daphne kocasının daha da sertleşmesini beklemiştir ve duyduğu hayal kırıklığı onun hayatını etkilemiştir. Savaşın sadece askerleri ya da savaşın yapıldığı coğrafyayı değil, herkesi etkilediğini görürüz böylece. Ayrıca kitapta geçen konuşmalarda savaş karşıtlığı açık açık gösterilmiştir. 
 Kont Dionys’in adının güzelliğinden çok bahseder Daphne. Dionys’in şarap tanrısı olan Dionysos’tan gelme bir isim olduğunu düşünecek olursak yazarın bize gizli bir imada bulunduğunu da düşünebiliriz. Çünkü Dionysos medeniyetin destekçisi ve barış aşığıdır.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

RÜZGARDA SAVRULAN KÜLLER ~ KATHLEEN E. WOODİWİSS

 695 sayfalık kitap bize bir roman olduğunu dolu dolu hissettiriyor. Yazarın oldukça detaylı bir dili var. Olayları gözünüzde canlandırmak için büyük çaba harcamış. Betimlemeler o kadar fazla ki olayı gözünüzde canlandırmamanız imkansız hale gelmiş. Detay seviyorum diyenlerdenseniz şiddetle tavsiye ederim. (Ben bir detaysever olarak biraz bunaldım açıkçası ama yine de şansınızı deneyin.)

 İç savaştaki Amerika, New Orleans kitabın ilk kısmındaki mekanımız. İkinci kısımda başka bir yere geçiyorlar. (Gereğinden fazla spoiler vermemeye çalıştığım için söylemeyeceğim.) Erkek baş karakterimiz Cole Latimer; cerrah olarak atanan yüzbaşı oldukça yakışıklı bir adam. Genç ve dinamik. Alaina MacGaren ise tehlikelerden korunmak için erkek kılığında seyahat eden bir kadın. Onun için en önemli şey hayatta kalmak, çünkü aynı zamanda bir suçlu olarak da aranıyor. Cole ile karşılaştıklarında adam küçük bir erkek çocuğunu koruduğunu sanarak onu amcasının evine kadar bırakıyor. Alaina’nın kıskanç ve uyuz kuzeni de kitaba böylece dahil oluyor. Kuzeni Roberta, Cole’den o kadar etkileniyor ki onun düşman bir asker olması umurunda değil. Ona göre Cole hayatına heyecan katmanın yeni bir yolu. Ancak Alaina ne kadar Cole’den etkilense de onunla düşman oldukları gerçeğini unutmuyor. Ancak ona hastahanede bir iş bulmasına da karşı çıkmıyor. Çünkü amcasının ona bakamayacağını düşünüyor ve böylece Alaina, Al oluyor. 
 Kadınsal olarak kuzenini kıskanan Roberta ise bu durumdan oldukça memnun oluyor. Ancak Al ve Cole ikilisinin samimiyetinden yine de hoşlanmıyor. Al ise gün geçtikçe Cole’den daha çok hoşlanıyor. Ayrıca hastahanede girdiği işle birlikte Kuzeylilerin de insan olduğunu fark edip önyargıları kırılıyor. Erkek kılığındaki yaşamının avantajları her ne kadar daha fazla olsa da bir kadın olmayı özlüyor Alaina.
 43 bölüm ve 2 kısımdan oluşan kitabın ikinci kısmı, birinci kısmından daha iyiydi. Zaten ilk kısmın sonlarına doğru kitap sıkmaya başlıyor. İkinci kısımla birlikteyse yeniden heyecan vermeye başlıyor. Kafa dağıtmalık bir kitap asla değil. Okurken emek vermek, kafa yormak zorunda olduğunuz ağır bir roman. Doğrusu kitaba başlamadan kalınlığının bir gözümü korkutmadığını söyleyemeceğim, korktum ama yine de dört gün içerisinde bitirdim. 
 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤ 

ÖLÜMLE RANDEVU ~ MARİO MAZZANTİ

 Kitap Ortaçağ araştırmaları yapan ünlü bir profesörün ölümü ile başlıyor. Komiser Benni de katilin peşine düşüyor. Ellerinde çok az ipucu var ve olaylar da oldukça yavaş bir şekilde gelişiyor. Olay her ne kadar 2006 yılında geçse de daha çok tarih anlatılıyor. Tarih kısımlarının anlatılması içinse Komiser Benni’nin sevgilisi Angela yardımcı oluyor ve tarihe meraklı bir doktora başvuruyorlar.

 Açıkçası kitap Komiser Benni ve sevgilisi Angela’nın tarih dersi almasını daha çok anlatıyor. Çok fazla Hristiyanlık tarihi anlatılıyor ve bu durum insanı sıkıyor. Çünkü bu kitabı tarih okumak için elime almamıştım sonuçta. Çok fazla tarih olduğu içinde okuyucunun dikkati dağıtılıp gülümsetilmek istenmiş ancak bu girişim işe yaramıyor. Çünkü espriler havada kalmış. İlk 134 sayfa adeta bir tarih kitabı olarak yazılmış gibi. Ancak deliller sürekli tarihi olaylar ilgili çıkınca bu durumda uzuyor.

 Bir de elyazması ortaya çıkınca tamam bakalım daha ne kadar sıkıcı olacak, dedim. Çünkü benim okuduğum tek el yazması Marx’ınkiydi. Ancak elyazması kitapta okuduğum en güzel kısımdı. Yani kitabı biraz elyazmasını bitirmek için hızlı okudum.😁

 Aksiyonu düşük bir kitaptı. Aslında tarihin bir ders gibi anlatıldığı kısımlar bitince kitabı okumak kolaylaşıyor. Ancak tarihi sevmeyenlerin okuyabileceği bir kitap değil. Tarihi sevenlerinde (ki ben tarih severim) Hristiyanlık tarihine daha doğrusu İtalya tarihinde Hristiyanlığa ilgi duyması okumayı kolaylaştırır. Mario Mazzanti’nin şuana kadar çevirisi yapılan diğer üç kitabı da okudum ve bu kitap kendimi zorlayarak okuduğum tek kitaptı. Bir yazarın hayatımda gördüğüm en iyi ve en kötü kitabın ikisini de yazabileceğini düşünmezdim. Ama Mazzanti bunu başardı. Ölümle Randevu okuduğum en kötü polisiye romandı.😓

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤ 

ÖLDÜRMEK İÇİN MÜKEMMEL BİR GÜN ~ MARİO MAZZANTİ

 Bir başka cinayet kitabıyla daha karşınızdayım.😼 Mario Mazzanti yine mükemmel bir iş çıkarmış. Yazar bu defa kaçırılan küçük bir kızı arıyor. Önceki kitaptan da tanıdığımız Trevis yine olaylara dahil olsa da baş kahramanımız bu sefer o değil. Zaten aradan 20 yıl da geçmiş ve yıl 2004 olmuş. Yani Trevis de artık yaşlanmış ve sadece birkaç kişiyi tedavi ediyor.

 Kaybolan küçük Ami’nin arayışı insanı gerçekten geriyor. Mükemmel görünen bir ailenin kızı olan Ami kaçırıldığında insan haliyle kimse bu kadar mükemmel olamaz, diyor ama olaylar öyle bir hal alıyor ki vay be demekten de kendini alamıyor insan. Ami kaybolduktan sonra herkes elinden geleni yapıyor. Ancak ardından gelen kaybolma haberleri insanı oldukça geriyor. Böylece kitap okundukça kendini daha çok okutuyor. İnsanı bitirene kadar merak içinde bırakan yazar, kitabının son sayfasına kadar (kesinlikle mecaz değil) okuyucuyu şaşırtmaya devam ediyor.

 Mario Mazzanti katillerini profillerini de oldukça iyi çiziyor. Sürekli bir suçlu arayışı içinde olduğum için karşılaştığım her karakteri dikkatle incelemeye çalıştım. Doğruyu söylemek gerekirse bu kitap için suçluları bulmak oldukça zordu. Bence Şah Mat’tan sonraki en iyi romanıydı, tartışmasız. Mazzanti’nin dilimize çevrilmiş 4 kitabı var. Ben üçünü okumuş biri olarak son kitabını da (Ölümle Randevu & Elyazmasının Sırrı) bir an önce okumak istiyorum. Bu kitabı bir gün içerisinde bitirdiğimi de söylemeliyim sanırım. O kadar sürükleyici ve merak uyandırıcıydı ki kitabı elimden bıraktığım an vazgeçip tekrar kitaba dönüyordum.😁 Eğer cinayet, suç, polisiye romanlarından hoşlanıyorsanız bu kitabı kesinlikle okumalısınız.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

YEMİNİMİ BOZANA KADAR ~ JULIANNE MACLEAN

 Yeminimi Bozana Kadar, tarihi aşk türünde yazılmış bir roman. Ancak kitap bir seri kitabıymış ve ben bunu ancak kitabı bitirdikten sonra öğrendim. Aslında o kadar büyük bir sorun değil sıraya göre okumamak ama okunsa tabiki daha iyi olur. İki kitaplık seri şöyle;
1-Ben Sana Tutsak
2-Yeminimi Bozana Kadar

Kitabın başında birileri bir kaleyi fethediyor ama açıkçası İskoçlar mı İngilizlerin kalesini fethediyor yoksa İngilizler mi İskoçların kalesini fethediyor pek anlayamadım. Yani oldukça kafa karıştırıcı bir başlangıçtı. Ancak sonradan anladım ki kahramanlarımızın ikisi de İskoç ve Büyük Britanya adı altında yaşıyorlar. Büyük Britanya da aşağıda gördüğünüz gibi İngiltere ve İskoçya’nın (Galler’de var tabi) birliğinden oluşuyor.

 Her neyse kitaba dönersek işgal altına alınan kalede bir lider yok. Kızımızın babası vefat etmiş ve erkek kardeşi de henüz kaleye dönmemiş. Bu nedenle de lideri olmayan bir kaleye saldıran Angus kalede pazarlık(!) etmek için kalenin kızı olan Gwendolen’ı karşısına almak zorunda kalıyor. 
 Gwendolen (adını sevdiğinmi söyleyemeyeceğim), Angus’u ilk gördüğü andan itibaren etkileniyor. Angus’da ondan etkileniyor. Ancak bu romantik bir etkilenme yani kız adamın kalesine saldırdığını adamlarını öldürdüğünü falan aklından çıkarıyor. Bence bu çok yüzeysel bir duygu geçişi olmuş, çünkü kız kalesi için canını ortaya koymaya hazırken bir anda düşmanından etkileniverdi. Bu yüzden kitaba eksi bir puan verdiğimi belirtmek isterim. Neyse; hiçbir şekilde dövüşmek için eğitim almamış olan kızımız, savaşması için özel olarak eğitilen bir adam olan Angus ile dövüşmek istiyor. İşte cesaretin aptal işi olduğunu bu kitaplarda anlıyorum. Yani sen elin sıcak sudan soğuk suya değmeden yaşa sonrada başına bir iş geldiğinde ben en iyi şekilde eğitilmiş insanlarla savaşacağım de. O yolun sonunda ölüm var arkadaşım, onun yerine zekanın kullanılabileceğini böyle yazarlara iletmek istiyorum. Kısaca kitabın gerçekçiliğini düşük buldum. Neyse Angus benim aksime kızın bu hareketini oldukça cesur buluyor, o da ayrı bir konu.
Kalenin hanımı olan Gwendolen’ın annesi, pek anne gibi değil. Yani kızına verdiği tavsiyeleri hangi anne verir bilmiyorum. Yine de kız annesine karşı -ilginç bir şekilde- aklı başında davranıyor.
Açıkçası ben bu kitabın kahramanları pek sevemedim. Zaten Angus ilk kitapta da sevimsiz biri gibi duruyor; belki de karakterin bende temeli olmadığı için sevememişimdir, bilemiyorum. Ama boş zamanında okunabilir bir kitap olarak not edilebilir.

Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤

GÖRDÜĞÜNE ASLA İNANMA ~ MARİO MAZZANTİ

 İlk olarak Şah Mat kitabıyla tanıdığım yazar bende adeta bağımlılık yaptı. Doğruyu söylemek gerekirse Şah Mat en sevdiğim kitaplardan biridir. Ancak buraya yazısını koyamayacak kadar önce okuduğum için sadece bu cümlelerimle tavsiye edeceğim. Gördüğüne Asla İnanma ise yazarı bir kere daha sevmeme neden oldu diyebilirim. Oldukça sürükleyici bir kitaptı, iki gün içinde bitti. Ancak yine de belirtmek gerekirse bir Şah Mat değildi.😉

 Profesör Meriurgo yaşlı, espirili ve zeki bir adam. Trevis’in de akıl hocası diyebiliriz. İkilinin oldukça yakın bir ilişkisi var ve profesörün ölümüyle Trevis yıkılıyor. Ancak bu yıkımın altında ezilmek yerine yıkıntının tepesine çıkmaya karar veriyor. Maceramız da böylece başlıyor. Trevis bir dedektif gibi takılırken Denise de ona yardım ediyor. 
 Kitabın başında yedi kişi katil adayı olarak veriliyor. Bu arada kitaptaki olaylar 1984 yılında gerçekleşiyor, yani teknolojinin bugünkü kadar gelişmediğini göz önünde bulundurmamız da gerekiyor. Çünkü ben bazen kendimi bugünkü teknolojik aletleri neden kullanmadıklarını sorgularken buldum ve kendime hemen olayların 1984 yılında gerçekleştiğini hatırlattım. Mazzanti’nin tıp fakültesinden mezun olduğunu anlamak o kadar da zor olmuyor açıkçası. 
 Kitapta geçen gizli aşk oldukça merak uyandırıcı ve yanıltıcı. Trevis’in asistanı Denise’in gizli sevgilisi de oldukça merak uyandırıyor. ( Ancak kimliğini kitabın sonuna kadar öğrenemiyoruz, hatta benim tahmin ettiğim kişi bile değildi.😓 ) Katilin kim olduğunu bulmak için kendime bir not defteri tuttuğumu da söylemek istiyorum ve katilin kimliğini çözdüğümü de gururla söylemek istiyorum.😏
 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 


DÜNYAYA ORMAN DENİR ~ URSULA K. LE GUİN

 Ursula K. Le Guin bilim kurgu türünün önemli bir yazarıdır. Bilimsel yönü ağırlıklı olmasa bile gezegenler arasılık, insanların değişimi – ilerleyişi (gerçi kime göre-neye göre ilerleyiş?) anlatarak fantastik bir dünya oluşturuyor, bu da onu bilim kurgu dünyasında önemli bir yere oturtuyor. Le Guin’in dili ağır değil, öyle süslü sözcükleri yok ama anlatmak istediğini yalın ve akıcı şekilde anlatıyor.

 Kitabın ilk bölümü daha çok nasıl bir evrenin içerisinde olduklarını anlatmak için yazılmış bir bölüm. Doğrusu ilk bölümde öyle ilgi çekici bir olay yoktu, daha çok durum anlatılıyordu diyebilirim. Ancak ilk bölümün son sayfalarında olaylar ilginç bir hal almaya başlıyor.

Gezegenleri insanlar tarafından ele geçirilmiş Atsheliler (yaratıkçıklar da deniyor, ancak bu ırkçı bir söylem olarak görülüyor), köle olarak kullanılıyor. Bunun adı her ne kadar gönüllü yardım hizmeti olarak geçse de öyle olmadığını anlatıyor yazar bize. Atsheliler barış yanlısı bir toplum olarak onlara gezegenlerine kabul ediyorlar. Ancak insanlar onların bu davranışını suistimal ederek Atshelilere tecavüz ediyor, şiddet uyguluyorlar. Her iki ırkında birbirini çocuk gibi gördükleri söylenebilir sanırım. Ancak Atsheliler artık şiddet ve tecavüzden bıkmış durumdadır, bu yüzden de insanlara kendi silahlarıyla karşılık vermeye karar verirler. 

 Yüzbaşı Davidson bütün canlılardan üstün gördüğü insan ırkını korumak için oldukça büyük bir uğraş gösteriyor. Gerçi Davidson sadece gezegenler arası değil, dünya içinde de ırkçı olan bir asker. Kendi değerlerini korumak ve kendini haklı çıkarmak için şiddete başvurmaktan kaçınmıyor. Yaratıkçık olarak adlandırdığı Atshelilerin bulundukları gezegenin asıl sahibi olması umurunda değil. Umurunda olan tek şey gezegeni sömürmek.
 İnsanlar kendi dünyalarında orman kalmadığı için başka gezegenlere gidip ormanları kesiyor ve kereste elde ediyorlar. 4 yıl öncede Atshelilerin gezgenine yani Yeni Tahiti’ye gelmişler. Yeni Tahiti’nin ataerkil bir toplumu yok. Onlarda kadınlar yönetimde ön plana çıkıyor ve hatta insanların gezegenlerine erkekleri değil kadınları göndermeleri gerektiğini düşünüyorlar. Çünkü onlara göre göç edilecek yeri kadınların hazırlaması gerektiğine inanıyorlar; yuvayı dişi kuş yapar misali. 
 Atshe dilinde çöl kelimesinin bir karşılığı yok, çünkü onların dünyasında çöl yok. Ağaçlar onların dostu, yuvası. Yeni Tahiti’nin özü orman ve insanlar ormanlarını, yuvalarını yok ediyor. Atshe dilinde dünya kelimesi aynı zamanda orman anlamına da geliyor. Yani orman onlar için hayat demek. İnsanların aksine ormanları kesip ev yapmıyorlar, ormanları evleri olarak görüyorlar. Köylerinin, şarkılarının adları ağaçlarla ilgili oluyor. 
 Kitapta mükemmel karakter diye bir şey yok. Selver ve Lyubov kitabın iyi karakterleri olsalar bile mükemmel değiller. Le Guin belki de insanlığın içindeki şiddeti yansıtmak için şiddet dolu bir roman yazmış. İnsanların sadece kendilerinden olanı kabul ettiğini ve diğerlerini ötekileştirdiğini göstermiş. Nüfusu 3 milyon olan Atsheliler ile birkaç bin insanın savaşını anlatmış kitabında. Aslında kitapta bir ırka öldürmeyi öğreten insanlık anlatılıyor diyebiliriz. 
 Kitabın Vietnam Savaşı’na göndermelerde bulunduğu bariz biçimde belli oluyor. Ancak kitap sadece bununla kalmıyor, Kızıl Derililerin de aynı şeyleri yaşadığını ima ediyor. Kitabında dünyamızda yaşadığını bildiğimiz tipte karakterler anlatılıyor, yani uzak gelecekte böyle şeylerin yaşanması acı bir şekilde olasılıklar dahilinde.😔 Güzel bir kitaptı, 130 sayfa birkaç saat içinde bitiyor zaten ve yazar ilk bölümden sonra şimdi ne olacak sorusunu okuyucunun kafasına sokmayı başarmış. Gelecek güzel günlerin bizi beklemesi dileğiyle…

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 
  

TEK İSTEDİĞİM HER ŞEY (DEDİKODUCU KIZ 3) ~ CECİLY VON ZİEGESAR

Dedikodu Kız serisinin üçüncü kitabını da bitirmiş bulunmaktayım. Yani 13 kitaplık bir seride 10 kitabım kaldı.😊 Serinin kitaplarını tam olarak hiç yazmadığımı fark ettim. O yüzden Dedikoducu Kız serisinin kitap sıralamasını şuraya bırakıyorum efendim;
1-Dedikoducu Kız
2-Beni Sevdiğini Biliyorsun
3-Tek İstediğim Her Şey
4-Çünkü Ben Buna Değerim
5-Ben Böyle Severim
6-İstediğim Sensin
7-Kimse Daha İyisini Yapamaz
8-Hiçbir Şey Bizi Bir Arada Tutamaz
9-Anca Rüyanda Görürsün
10-Sana Hiç Yalan Söyler Miyim?
11-Sakın Beni Unutma
12-O Sen Olmalıydın
13-Seni Daima Seveceğim

Kitabımıza döndüğümüzde New York’a noel zamanının geldiğini görüyoruz. Bu sırada önceki kitabın sonunda barışan Serena ve Blair ise arkadaşlıklarının tadını çıkarıyorlar.

Serena anı yaşayan birisi olduğu için ilişkilerin onu engellediğine inanıyor. Bu nedenle de kimseyle gerçek bir ilişki kurmak istemiyor. O özgür ruhlu bir kadın ve kendini bir kişiye bağlamaktan hoşlanmıyor. Blair ise depresyonda ve hala Yale’e girmek için uğraşıyor. Bu uğraşlarında bile hayranı olduğu Audrey’nin bir şekilde yer almasını da sağlıyor. Yani Blair, Serena’nın aksine bir şeylere tutkuyla bağlanma konusunda oldukça ısrarcı. Blair ve Serena birbirine zıt iki karakterin nasıl en yakın arkadaş olabileceğini anlatıyor. Blair adeta ordu nizamından hoşlanan bütün hayatını planlayan ve bu planların alt üst olmasıyla ruhu da alt üst olan bir karakterken Serena sıkıya gelemeyen özgürlüğünün tadını çıkarmaktan hoşlanan gençliğini sonuna kadar yaşamaya kararlı bir karakter. Yani herkes bu kitapta biraz kendini bulabilir. 
Nate ve Jenny ilişkisi ise biraz karışıyor. Jenny, Nate’in onu gerçekten sevdiğini düşünürken Nate o sıralarda genelde başka şeyler düşünüyor. Hatta Blair ile birbirlerini gerçekten tanıdıkları hissine yeni kavuşuyor.😒 Blair’in Jenny’den çok daha muhteşem olduğunu düşündüğünü de bir kenara not edelim. Yani Nate aslında Jenny’yi umursamıyor. Sadece sıradan hayatında sıkıldığında bir farklılık olarak görüyor Jenny’yi. Jenny ise tam bir aptal aşık olduğundan bu durumu fark edemiyor. 
Chuck ise yine ortalarda yok, ki kendileri benim dizideki en sevdiğim karakterdi. Bakalım dördüncü kitapta ortaya çıkacak mı?

Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤
” Beni sevdiğinizi biliyorsunuz. “
WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın