AY IŞIĞI SOKAĞI ~ STEFAN ZWEİG

 İyi bir yazarın iyi bir kitabıyla daha karşınızdayım. Zweig bu kitabında bizlere 5 küçük öykü anlatıyor. Bu öykülerin her biri de o kadar gerçeklikle iç içe ki yazara bir kez daha hayran kalmadan edemiyor insan. Hemen ilk öykümüzle başlayalım.

 1)Ay Işığı Sokağı: Karakterimiz Almanya’ya giden treni kaçırıyor ve Fransa’da kalıyor. Karakterimizde Zweig gibi bir Alman. Otelinde bunalıp kendisini sokaklara atıyor ve tesadüfen geçtiği sokakta Almanca bir şarkı duyduğu meyhaneye giriyor. Öykü bu meyhanedeki insanlarla ilgili aslında. Ayrıca anlatıcı öykünün ana karakteri de değil, Zweig küçük bir şaşırtma yapmış. Sonu biraz okuyucuya bırakılmış gibi geldi bana. Bu küçük öyküyle Zweig, egonun insanın başına neler getireceğini anlatıyor.

 2)Leoporella: Crescenz evlilik dışı bir çocuk olarak zor şartlar altında büyümüş bir kadın. Parayı zorlukla kazanıp seven bir başka karakter de Crescenz. Para kazanmaya odaklı sınırlı bir dünyası varken bir aşk ilişkisi ihtimali kendini açmasını sağlıyor ve böylece adam için her şeyi yapmaya başlıyor. Bu arada adam çalıştığı evin beyi ve aslında zengin olan da karısı. Adamın karısıyla arasının bozuk olmasından nasıl mutlu anlatamam. Oldukça ürpertici bir kadın ki delicesine hizmet ettiği baronu bile ürkütüyor. Kadın aslında onun sırdaşı ve suç ortağı haline geliyor ama gerçekten çok korkunç biri. Hayatına gelen bu yeni heyecan dalgasıyla yapmadığı şey kalmıyor.

 3)Nişan: İspanyollarla gerçekleşen bir çatışmanın ortasında şans eseri hayatta kalan Fransız albay hiç bilmediği bir ormanda, düşman topraklarında yapayalnız kalıyor. Zweig böyle anlatıyor durumu. Albay askerlerinin öldüğünü görünce acı ve öfkeyle gördüğü bir İspanyol’u öldürüyor. Bir süre gururuyla mücadele ettikten sonra onun kıyafetlerini giyip hayatta kalmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor Zweig. Oldukça etkileyici bir hikaye olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

 4)Leman Gölü Kıyısında Bir Olay: Bir balıkçının Leman Gölü’nde bulduğu bir insanla başlıyor öykü. Kendisi Fransa’dan Rusya’ya dönmeye çalışan bir Rus asker kaçağı. Köyde Rusça konuşmayı bilen bir kişi var ve o da işlerinden dolayı adamla ilgilenemiyor. Yapayalnız kalan asker kaçağımız çaresizliği dibine kadar hisseden bir insan olarak hareket ediyor. Açıkçası kitaptaki en etkileyici hikaye buydu.

 5)Avare: Bu sefer bir öğrenci var sayfalarımızın arasında. Ancak sınıf arkadaşları yaşıtları değil. Kendi arkadaşları mezun olmuş ama o sınavı geçemediği için henüz mezun olamamış. Kendini yapayalnız hisseden genç bir ruhun onu sınavdan geçirmeyen öğretmenine büyük bir kin duyuyor. Zweig birkaç sayfaya yine güzel bir hikaye sığdırmayı başarmış.

 Zweig’in intihara meyilli biri olduğu buradaki öykülerinden belli oluyor. Spoiler vermek gibi olmasın ama her öykünün sonun ölüm/intihar var. Hikayeler en kötü durumlarla karşı karşıya gelen insanları anlatıyor. İnsan incelemeyi çok iyi bilen Zweig öykülerini başarıyla yazmış. O kadar gerçek ki bazen bu insanların gerçekten yaşadığına inanırken bulabilirsiniz kendinizi.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

FİDYE ~ JULİE GARWOOD

 Bir başka Julie Garwood kitabıyla karşınızdayım. 544 sayfa başta bir insana kaç günde biter acaba dedirtse bile 2 günde bitiveriyor. Hatta kitabı kapatıp ara verdiğinizde acaba ne olacak, diye sordurtuyor insana. Bir polisiye romanı değil ancak eğlenceli ve iyi yazılmış bir tarihi aşk romanı. Merak ögesini oluşturan ise karakterlerimizin ilişkileri.

 Yazar kitabın tanıtımında her ne kadar iki aşk hikayesi vaat etse de bir çiftimiz oldukça eksik anlatılıyor. Göz önünde olan çiftimiz Brodick ve Gillian’ın yolları tamamen kaderle bağlanmış. Ben kadere çok inanan biri değilimdir, yani kaderimizi biraz da yaptığımız tercihlerin belirlediğine inanırım ama bir aşk romanı okurken bu gerçeği biraz göz ardı edebiliyorsunuz.

 Kitap Gillian’ın küçüklüğünü anlatarak başlıyor. Küçük Gillian bazen çok zeki bazense aptalın teki oluyor; arası yok. Çocukken evlerine yapılan bir saldırı sırasında Gillian bütün ailesini kaybediyor; babası ölüyor (annesi zaten ölmüş), kaçarken ayrı düştüğü ablası da kayboluyor. Böylece Gillian amcasının yanına gönderiliyor ve orada büyüyor.

 Diğer aşk hikayemizin kahramanı ise Ramsey Sinclair ile Bridgid KirkConnell. Ramsey’in babası, Bridgid’e, babasının iyi bir savaşçı olması nedeniyle, eşini seçme hakkı vermiş. Ramsey ve Bridgid de aldığı evlilik tekliflerini iletirken tanışıyorlar. Açıkçası Bridgid’i, Gillian’dan daha çok sevdim ve Ramsey’i de Brodick’ten.😁 Ancak yazar Ramsey ve Bridgid’i kitabın ortasına doğru olaylara dahil ediyor hatta aşklarını da kitabın sonlarında yaşatıyor. Bu durum beni üzse de Brodick ve Gillian’ın da iyi bir ikili olduğunu söylemeliyim.

 Gillian kardeşini aramak için bir İngiliz olarak İskoçların ortasına düşüyor. Önceki kitaptan tanıdığımız Ian Maitland’ın oğlu Alec’i kurtarıp İskoçların gözüne giriyor. Zaten Brodick ile de Alec’in koruyucusu olması vesilesiyle tanışıyor. Şimdi kitap iyi dediysek hiç saçma bir şey de yok demedik, Gillian daha Brodick’i görmeden adamın hançerinden elektrik alıyor. Dur, bir adamı gör değil mi? Yok, hançer çok etkiledi onu. Neyse bunu geçtim, kitapta bazı cinsiyetçi söylemler de mevcut. Bu durum beni biraz rahatsız etti. Yani mesela şöyle diyor yazar: Genç adamın ürkmüş bir kadın misali beti benzi atmıştı. Sadece kadınların mı beti benzi atar? Ya da erkekler ürkemez mi?

 Irk konusuna döndüğümüzde ise İngilizlerin ve İskoçların eskiden birbirlerinden hoşlanmadıklarını biliyoruz. Ancak annesi de İngiliz olan bir çocuk için Alec İngilizlere karşı oldukça önyargılı. Hatta Maitland askerleri de öyle. Burası da biraz saçmaydı, çünkü İngiliz bir kadın önemli bir konum elde ettiğine göre önyargıların bu kadar sert olmaması gerekirdi, diye düşünüyorum.

 Kitabın başrolü Gillian da bir başka kainat güzeli. Sanırım Garwood sırada kadınların büyük aşklar yaşayamayacağını düşünüyor. Ya da erkeklerin gözlerinin güzellikle kör olduğunu ima etmeye çalışıyor, bilemiyorum.

 Gillian güzel olur da Bridgid durur mu? Durmaz. O galaksi güzeli, bir de zeki. Sevdiği bey de kızların gerçek anlamda peşinden koştukları biri. Brodick de yakışıklı ama korkutucu. Ramsey öyle mi? Değil. O yakışıklı, kibar, anlayışlı bir adam. Brodick ne kadar düz bir karakterse Ramsey de o kadar karmaşık bir karakter. Bu karmaşıklık ilgi çekici gelse yazarımız, Sayın Julie Garwood hanımefendi, bunu başarıyla görmezden geliyor.😔 Neyse üzülmeyeceğim, hayır ağlamıyorum gözüme toz kaçtı…😭

 Her şeye rağmen yazarın iyi kitaplarından biri olduğunu kolaylıkla söyleyebilirim. Akıcı, tatlı ve bazen oldukça komik ve ilginç olan güzel bir kitaptı. Hatta bittiğinde keşke 544 sayfadan çok daha fazla olsaydı dedim ben. Neyseki serimizin son bir kitabı daha var, gerçi incecik ama olsun. Belki Ramsey ve Bridgid görürüm…😢

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

SESSİZ ÇIĞLIK ~ LİSA GARDNER

 Dedektif D.D. Warren serisinin üçüncü  kitabı olan Sessiz Çığlık okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Gerçi ben serideki her bir kitabı muhteşem buldum ama önemli olan bu değil.😁

 Sessiz Çığlık kitabının adıyla ilgili bir şey söylemek istiyorum önce. Kitabın adı çok saçma bir şekilde çevrilmiş. Yani kitabın adını anlamlandırmak için dolaylı yolları kullanmanız gerekiyor, ki o bile çok saçma bir yola sapıyor sonunda. Kitabın orijinal adı The Neighbor yani Komşu. Bunu neden direk çevirmediklerini anlayamadım açıkçası. 
 Aslında bu kitap bir cinayet vakasıyla değil, kayıp vakasıyla başlıyor. Dışarıdan bakıldığında mükemmel görünen ailemizin annesi bir gece ansızın ortadan kayboluyor. 4 yaşındaki kızı ve kocası baş başa kaldığında gözler otomatik olarak babaya dönüyor. Kitap boyunca kızını bu kadar seven bir babanın başka şeylerde nasıl tepkisiz kaldığını anlamak zor oluyor doğrusu. Ancak yazar her şeye bir açıklama bulmuş.😁 
 Kızlarını korumak için her şeyi yapabilecek anne ve babanın sırlarını keşfettiğinizde şaşkınlıktan küçük dilinizi yutabilirsiniz. Şahsen ben bazen şaşkınlıktan ağzımı açık yakaladım.😁 Bir kere olayın faili olması için sonunda karar kıldığım isim de yanlış çıktı, ki bence kimse doğru bir çözüm yolu bulamayacak ve kendini finalde hazırlıksız yakalayacak. (Bu da benim egomun zedelenmesini engelleyen düşüncem.😁😁)
 Lisa Gardner’ın okuduğum bütün kitapları iki-üç kişinin açısından yazarak ilerler. Böylece okuyucuyu sürekli bir heyecan içinde tutar. Polis birini ararken o kişi kitaptan yok olmaz, okuyucu o kişinin nerede olduğunu bilir. Bu kitapta da aynı şeyi yapmıştı ama içlerinden birisi sürekli geçmişi anlatıyordu ve bu durum biraz ürperticiydi. Çünkü bir ölünün mü yoksa kaçırılan birinin mi konuştuğunu bilemiyorsunuz. Lisa Gardner’ın doğası gereği her an bir yerlerden çıkması gereken cesedi arıyorsunuz ama kitabın sonuna kadar cesetlerle karşılaşmıyorsunuz. Yazar sonunda her şeyi ortaya çıkardığında ise şok üstüne şok yaşatıyor insana. Süprizlerle dolu, zekice kurgulanmış, muhteşem detaylarla örülmüş bir kitaptı. Hani bazı kitaplar vardır ya keşke bitmeseydi dedirten, bu kitap da onlarından birisi.
 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

GİZLİ BAHÇE 2 ~ KANG Yİ-EUL

 Gil Ra Im ve Kim Joo Won’un aşkının da sonuna gelmiş bulunmaktayım.😊 Gururlu Gil Ra Im ile mükemmel Kim Joo Won’un ilişkisi asla normal değildi ve öyle olması da beklenemezdi zaten. Ruhları her yağmurla yer değiştiren bu garip çiftimizin birbirine uyumu da sıfır. Yani onlar tam anlamıyla zıt kutuplar birbirini çeker, sözünün vücut bulmuş hali ama bir o kadar da birbirleri için yaratılmışlar. Kitapta sürekli bir şeyler oluyor, birileri bir şeyler yapıyor, iyi ya da kötü olması önemli değil ama sonunda ruhları yer değiştirdiğinde yaptıklarının bedelini de kendileri ödüyor ve bu durumu daha da eğlenceli kılıyor.😁


 Gizli Bahçe benim lokmalık kitap olarak adlandırdığım bir kategoriye giriyor. Nedir bu lokmalık kitap? Kafa dağıtmalık, ayrıntılarda boğmayacak, seni yormayacak ve başladığın gibi bitireceğin akıcı kitap, lokmalık kitaptır.😊 Okuması sadece birkaç saat sürdü ve diziyi izlediğim için sonunu bildiğim halde önemli değildi. Aynı heyecanla okudum kitabı da.

 Kitapta büyük bir kaynana krizi yaşanıyor. Hatta kitabın kötü karakteri Kim Joo Won’un annesi diyebilirim. Bizim dizilerimizde ve filmlerimizde de bulunan zengin çocuğun annesi fakir kızı kendilerine yakıştıramaz ve onu oğluna istemez. Tam bir klişe yani ama ben hayatımda böyle şirret kaynana görmedim.😁 Yani bir ara kızı bırakıp biricik oğluyla falan uğraşmaya başlıyor, tam bir despotluk. Zaten Gil Ra Im’i ikna etmeye çalışan Joo Won bir de annesiyle uğraşıyor. Kız pas vermese bile yine de peşinden koşan ve aşkına sahip çıkan Kim Joo Won’a bir alkış lütfen.

 Kitapta sadece Gil Ra Im ve Kim Joo Won’un aşkı anlatılmıyor. Oska ve Seul de var. Samimi, kibar ve çapkın Oska eski sevgilisini geri kazanmaya karar verdiğinde işe kendini değiştirerek başlıyor. Onun için büyümeye, olgunlaşmaya çalışıyor. Seul de bizimkini gizli gizli hala sevmektedir zaten ama gururu aşklarına engel olmaktadır. Ne demiş eskiler? Aşkta gurur olmaz. (Hiç katılmıyorum.😁)

  Kitapta bazı yazım hataları var ve haliyle insan rahatsız oluyor. Gelecek basımlarda bu hataları düzeltirler umarım. Onun dışında da tam bir klişeler kitabı ama bir o kadar da değil.😁 Yani aslında durumlar o kadar bilindik ama olaylar bambaşka. Karakterlerin tepkileri, tarzları ve yıkılan tek bir küçük klişe (kızın soğuk nevale olup erkeğin sevgisini göstermesi) bütün her şeyi farklılaştırmış. Gizli bahçe insanın yüzüne küçük bir tebessüm bırakarak kendini okutan bir kitap. Yani benim için tam bir lokmalık kitap.😁😁

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

SONUN GELDİ SEVGİLİM ~ TUNA KİREMİTÇİ

Tuna Kiremitçi’nin günümüz şartlarına uygun bir şekilde yazdığı bu aşk hikayesi insanı güldürürken düşündüren kitaplardan ve benim ilk Tuna Kiremitçi kitabım. Kitapta güldüğünüz şeyin komik olmasının nedeni gerçekliğe çok yakın olması. Öyle komedi kitabı da değil aslında. Yazar yazdıklarıyla okuyucuyu iğneliyor. Kitabında televizyonla birlikte yaşayan insanların nasıl kandırıldığını gerçekçi bir dille anlatıyor. Bunu yaparken de öyle tanıdık şeyleri kullanıyor ki insan bir anda kendini ya da tanıdığı birini görüyor karşısında. Zaten aslında kitabın en başında size neyle karşı karşıya olduğunuzu söylüyor yazar.

 Benim bir kitapta en sevdiğim şey kusurlu karakterlerdir. Çünkü onlar gerçek dünyanın bir parçasıdır. Siz mükemmel birini tanıyor musunuz? Ben tanımıyorum. Tuna Kiremitçi’nin de karakterleri her gün yanından yürüyüp geçtiğimiz sıradan biri kadar kusurlu. Bazı yazarlar karakterlerini mükemmel yapmak için uğraşıp onları gerçeklikten uzaklaştırırken bazı yazarlar da karakterlerini sıradan insanlar yapar ve onları okuyucu için gerçek kılar. Ben bu kitabı okurken Devrim’in, Rosa’nın, Gülbahar’ın vs gerçek olduğunu düşündüm. Karşıda oturan ve babasıyla problemleri olan bir Devrim benim için gerçekten vardı. Çünkü Devrim o kadar sıradan, o kadar tanıdık bir karakter ki onun varlığına inanmamak mümkün değil.

 Devrim’in ağzından yazılan kitap, bugünlerde çok popüler olan insanların dertlerini anlattığı programlardan birine katılan eski karısıyla başlıyor. Aslında bir nevi televizyon dünyasının iç yüzünü gösteriyor insanlara. Yani televizyonda gördüğümüz her şeyin doğru olmadığını gözümüze sokuyor. Bir hava durumu sunucusu olan eski karısı, tüm Türkiye’ye kocasının onu aldattığını söylediğinde Devrim de istemeden ünlü biri haline geliyor. Ve her şey olup biterken Devrim bir kadına aşık oluyor, hemde bu kadın evine televizyon almayan aykırı bir kadın.

 Devrim aslında sıradan bir adam ve öyle kalmak için de büyük bir çaba gösteriyor. Dikkat çekmemeye her zaman dikkat eden biri olarak tanımlıyor kendini Devrim. Sonun Geldi Sevgilim, çağımızda televizyonun ne kadar güçlü bir etkisi olduğunu anlatan bir roman gibi.

 Yazarın oldukça sıradışı betimlemeleri var. Bu betimlemelerin sıradışı olmalarının tek nedeni de günlük hayatta gözden kaçan küçük detaylar olmaları. Devrim’in eski karısı Rosa’nın her zaman hırslı biri olmadığı anlatılmış kitapta. Rosa’nın nazik ve tatlı bir kadın olduğu zamanlarda anlatılmış, geçmiş unutulmamış. Devrim de Rosa’yla değişmiş. Çünkü gerçek insanlar zamanla değişebilir. Aslında geçmişteki olayların insanların hayatlarını nasıl etkilediği oldukça iyi bir şekilde anlatılmış.

 Kitap gerçek anlamda bir çırpıda bitti, yani ne zaman başladım ne zaman sonuna geldim anlamadım bile. Ardından yazım için yazar hakkında ufak bir araştırma yaparken 2016 yılında romancılık kariyerini sonlandırdığını açıkladığını öğrendim.😢 Sanat hayatına müzik ve şiirle devam etmeye karar vermiş. Doğrusu böyle bir hayal dünyasının sahibinin artık roman yazmayacağını öğrenmek beni üzdü.

 Son olarak kitabı almak isteyenlere küçük bir not: Tuna Kiremitçi’nin bu muhteşem kitabını kitapyurdu sitesinin kelepir kitapları kısmından 2.85 Türk Lirasına alabilirsiniz, yani ben öyle yaptım.😁😁

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

SAKLAMBAÇ ~ LİSA GARDNER

 Zeki bir kadın olduğu kitaplarından belli olan Lisa Gardner ile tanışma zamanımız geldi.😍 Lisa Gardner oldukça üretken bir yazar. Şuanda (2017 yılına kadar yani) 29 kitabı var. Hatta 2018 için kitabının yolda olduğunu da biliyoruz. Yazar ilk kitaplarını Alicia Scott adı altında yayınlamış. Kendisi Alicia Scott’ın daha nazik, daha az şiddet ve daha çok romantizm içeren kitaplar yazdığını söylüyor. Ancak bu kitapların hiçbiri dilimize çevrilmedi. Zaten Lisa Gardner kitaplarının da çoğu dilimize çevrilmiş durumda değil. Ayrıca çevrilmiş olsa bile baskısı biten kitapların hiçbiri yeniden basıma girmemiş. Lisa Gardner okumak istiyorsanız kitapları ikinci el olarak almak zorundasınız, ben büyük bir çoğunluğunu ikinci el olarak aldım. Şansıma iki kitabı sıfır bulabildim. Saklambaç kitabı -fotoğraftan da anlaşılacağı gibi- ikinci el olarak aldığım kitaplardan biri. Lisa Gardner’ın dilimize çevrilmiş toplam 10 kitabı var (8’inin baskısı yok). Bu kitaplar serileri olan kitaplar ve şimdi anlatmaya başlayacağım Dedektif D.D. Warren Serisi dilimize neredeyse tamamen çevrilmiş olan tek seri. Yazarın toplam 5 serisi var ki kendisi bu serilerden bağımsız kitap yazmıyor. Sanırım artık serideki kitapların adını verip başlasam iyi olacak 😁;

1-Tek Başına
2-Saklambaç
3-Sessiz Çığlık
4-Anlatmak İçin Yaşa
5-Kızım İçin Son Kez
5.5-The 7th Month (Çevirisi yok)
6-Son Yüzleşme
7-Korkuya Yer Yok
8-3 Truths and a Lie (Kısa Hikaye) (Çevirisi yok)
9-Find Her  (Çevirisi yok)
10-Look For Me (2018’de yayınlanacak)

 Ben Tek Başına kitabını birkaç yıl önce okuduğum için onun yazısını burada yayınlayamayacağım. Ama o kitap aklımda yer edinmeseydi Lisa Gardner’ın diğer kitaplarını da okumazdım. O kitabı referans olarak alıp yazarın diğer kitaplarına yöneldim. Tek Başına’dan sonra okuduğum kitap bu değil ama aynı dedektifleri görünce ortada bir seri olduğunu öğrendim ve araştırmaya başladım. Gerçekten birkaç saatimi serinin sıralamasını çözmekle geçirdim ama sonunda bu listeye ulaştım.😌
 Saklambaç, yazarın bir önceki kitabı Tek Başına’da gerçekleşen olayların tekrarını da içerdiğinden ilk önce o kitabı okumak elbette daha iyi olacaktır. Ancak diğer kitaplarında bu denli bir bağlantı yok. Saklambaç kitabı gerçek anlamda bir saklambaç oynayan aileyi anlatıyor. Korkunç şekilde bulunan 6 ceset Dedektif D.D. Warren ve Bobby Dodge ile yolların kesişmesine neden oluyor. 25 yıl boyunca bir hayaletten kaçan Annabelle artık polise gitme zamanının geldiğine karar veriyor ve olaylar başlıyor. 
 Annabelle’in ailesi onu korumak için kendince bir çözüm bulmuş ve ömürlerinin sonuna kadar bu durumu da devam ettirmişler. Ancak Annabelle kendi başına kaldığında kimden ve neden kaçtığını bilmediği için kaçmaktan vazgeçiyor. Kitap insanlık hallerini oldukça iyi yansıtmış. Kimse üstün bir insan değil. Yani yoruluyorlar, ağlıyorlar, kusurları var.
Dedektif D.D. Warren her zaman sevdiğim bir karakter olmamıştır ama bu kitapta gerçekten sevdim. D.D. işi için her şeyi yapabileceğini gözler önüne seriyor. Annabelle’den ise hiç hoşlanmadım. Bence çok gıcık birisi. D.D.’nin ona iyi bile davrandığını düşündüğüm zamanlar oldu. Bobby ise eski sevgilisi olan D.D. ‘ye karşı oldukça iyi davransa da biraz daha iyi olmasını istediğim zamanlar oldu. Açıkçası ben olsam onları tekrar birleştirirdim. Komik bir çift olabilirlerdi ama yazar bu düşüncemde bana katılmıyor. Neyse önemli olan bu değil zaten.😁
 Kitap büyük şoklar içeriyor. Akla gelmeyen şeyler ve göz önünden kaçan şeylerin hepsi ustalıkla olay örgüsüne oturtulmuş. Her şeyin insani açıklamaları var. Yani hiçbir zaman kimse bunu yapmaz, demiyor insan. Ben yapabilirim, böyle biri bunu yapabilir, dedirtiyor. Kitabı bir günde bitirdim. Yani 427 sayfa olması beni günlerce merak içinde süründürmesine izin vereceğim anlamına gelmiyordu.😁 Kısacası bu türü okumak isteyenler için şiddetle tavsiye ettiğim bir kitap.😉
 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

ALASKA’NIN PEŞİNDE ~ JOHN GREEN

 Alaska’nın Peşinde, John Green’in ilk romanı olduğundan belki de bazı şeylerden esinlendiği oldukça belliydi bana kalırsa. Kitabın başı Ölü Ozanlar Derneği’ni hatırlatıyor. Sadece gruptaki çocuklar biraz daha farklı biraz daha asi. Yine bu kitapta da yeni transfer edilmiş bir öğrencimiz var: Miles. Kendisi kitabın baş karakteri. Ancak bence her şeye rağmen oldukça özgün olan yanları da var kitabın.

 Miles yazarın bir diğer kitabındaki gibi (Aynı Yıldızın Altında) oldukça takıntılı bir karakter. Bu durumun kötü bir şey olduğunu söylemiyorum, bence her iki durumda özgün takıntılardı. Ancak bu durumda yazarında takıntılı bir insan olduğunu düşünebiliriz, şahsen ben öyle düşünüyorum.😁

 Alaska Young, Miles’ın aşık olduğu kız. Hayat dolu ve sıradışı bir karakteri var. Alaska’yı ne sevdim ne sevmedim ama en yakın arkadaşı olan Albay’ı (aynı zamanda Miles’ın oda arkadaşı) oldukça sevdim. Bence bir arkadaşın olması gerektiği gibi içten, fedakar ve zeki. Albay da oldukça hayat dolu bir karakter. Aslında sanırım bu kitapta hayattan soğumuş karakterlerin olmadığını söyleyebilirim. Çünkü hepsi bir şekilde hayata tutunmaya çalışıyor. İnsanların son sözlerini ezberleyen Miles bile hayallerinin peşinden koşuyor, kendine yaşamak için bir neden arıyor.

 Kitap oldukça sürükleyici. Karakterler eğlenceli, yazarın dili akıcı ve yeri geldiğinde komik. Bazen öyle bir cümle yazıyor ki insanın boğazı düğümleniyor ama bazen de öyle bir cümle yazıyor ki sessiz odayı bir kahkaha kaplıyor. Oldukça iyi bir roman, ben iki gün içinde okudum. Ancak plaj için iyi bir seçim olmadığını söylemeliyim, çünkü siyah kapağı güneşten dolayı ateş gibi yanıyor.😁

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 



ALBAYIM BENİ NEZAHAT İLE EVLENDİR ~ İLHAMİ ALGÖR

 Upuzuuuun bir aradan sonra tekrar karşınızdayım.😊 İlhami Algör’ün bir başka kitabını yorumlamak üzere başlıyorum yazıma.

 Öncelikle kitabı okumaya başladığımda ” Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, kitabının devamı mı? ” sorusunu kendime sorup durdum. Ama sanki devamı değil de başka bir boyutta adamın hayatına devam eden hali gibiydi. Yani biraz garip bir kitap gibi geldi bana. Yazar olarak bir karakter var kitapta ve bu yazar gerçek hayattan hikayeler çalıyor. Aslında bu oldukça ilgi çekici bir durum. Müzeyyen de burada bir masal olmakla suçlanıyor. İlhami Algör de bir yazar sonuçta ve burada biraz kendine hakaret ediyor gibi geldi bana. Yani bir nevi özeleştiri de yapıyor diyebiliriz sanırım. Müzeyyen’in esas kız kendisinin figüran olduğunu söylüyor karakterimiz ve bu karakter kaderinin bir yazarın elinde olduğunu biliyor. Sanki kalbi ile beyni konuşuyor gibi bir durum var. Herkesin hikaye kahramanı olduğu dünyada o, kendi başına davranabilen bir hikaye kahramanı olmak istiyor. Hatta kendi kendine bir hikaye yazıyor ki anlatılamaz yani.😁 
Aslında adamın ümitsiz bir aşk arayışı var. ” Hikayenin eksikliği kadın. Hikayem ise o kadını aramak. ” Bu açıdan bakıldığında divan edebiyatına benzetebiliriz sanırım. Orada da sürekli bir aşk acısı vardır, eğer aşk acısı olmazsa şiir olmaz. Yani şair gönüllü olarak aşk acısını çekmek ister. Kitaba dönecek olursak hikayesini arayan bir adam var karşımızda. Bir kitapta bir sürü küçük hikaye var. Aslında oldukça eğlenceli ve ilginç bir kitap. Ancak bir o kadar da kafa karıştırıcı olduğunu söyleyebilirim.
Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤

SIR ~ JULİE GARWOOD

Highlands’ Lairds serisinin ilk kitabı olan Sır, İskoç Beyi Iain Maitland ve İngiliz kızı Judith arasındaki aşkı anlatıyor. Kitabı anlatmaya geçmeden önce serimizdeki kitapları belirtmek istiyorum:
1- Sır,
2- Fidye,
3- Aşk Seni de Vurur

Hikayemiz 12. yüzyılda geçiyor. İki küçük kızın İngiltere ve İskoçya sınırında her yıl yapılan şenlik esnasında tanışıyor. Bu iki küçük kız yılda bir kere buluşarak yıllar geçtikçe sağlamlaşan bir arkadaşlık ilişkisi kuruyor. İskoç kızımız Frances Catherine sınırda yaşıyor ve annesini doğum yaparken kaybetmiş. Judith ise bir İngiliz kızı ve annesi onunla ilgilenmiyor, aslında annesi ondan pek haz etmiyor. Judith, annesinin İskoçlara olan nefretini 11 yaşında babasının aslında bir İskoç olduğunu öğrendiğinde anlamlandırabiliyor.

Frances Catherine, Highland’de yaşayan Patrick Maitland ile evlenince iki arkadaşlık yılda bir kere birbirlerini gördükleri bu şenliklerde de görüşemiyorlar. Highland, İskoçya’daki dağlık araziyi belirtmek için kullanılan özel bir kelime. Frances Catherine sırf sınırda büyüdüğü için kocasının halkı tarafından hor görülüyor. Kız hamile kaldığında Judith’in yanına gelmesini istiyor. Judith, ona çocukken doğumunda yanında olacağına dair söz vermiş ve Frances Catherine onun sözünü tutacağından emin. Ancak Judith’in oraya gelmesi bile olay oluyor. Eğer Patrick’in abisi Iain Maitland bey olmasaydı Judith muhtemelen oraya da gelemezdi. Çünkü Maitlandler kendilerini diğer insanlardan soyutlayarak yaşayan bir halk, bir de üstüne İngilizlerle olan düşmanlıkları düşünülünce Judith’in gelmesi onlar için adeta bir kriz nedeni oluyor.

Ian Maitland ve üç savaşçısı kızı almak için İngiltere’ye gidiyor. Judith’in sözünü tutup onlarla gelmesini beklemiyorlar ama kız onları şaşırtıyor. Ian Maitland, tabiki de en iri, en kaslı ve en yakışıklı olan adam. Ailesine bile güven duyamayan Judith adamı görür görmez ona güvenmekte bir sakınca duymuyor. Zaten genellikle kızların aileleri problemli oluyor, bir klişe yani. Tabiki Iain da Judith’i beğeniyor, aslında Judith’i herkes beğeniyor. Herkes onu kendine istiyor, adeta bir kainat güzeli muamelesi görüyor. Burası kitabın beni biraz rahatsız etti, çünkü saçmaydı.😁

Kitapta yine bazı saçma durumlar vardı. Yani bu tip saçmalamaları artık bu yazarın romantikliğe düşkün olmasına veriyorum. Aslında aşk için romantizm zorunlu bir durum değildir, ama Julie Garwood’un böyle düşünmediği belli. Çünkü kitapta koskoca İskoç Beyi hemencecik kızın kırılan kalbiyle ilgileniyor, daha tanışalı bir gün olmamış. Üstelik bu kız bir de İngiliz. Üstelik beyimiz kızı daha yolda yani birkaç gün içinde sahipleniyor. Iain Maitland tabiki de çok güçlü ama yumuşak dokunuşlu bir savaşçı.

Judith ise hem cesur hem de utangaç. Aslında Judith genel olarak çelişkilerle dolu bir karakter ve bu durum beni rahatsız etti. Bahsettiğim şey yazar o an ne gerekiyorsa onu söylemiş gibi ve bunu sadece kızı mükemmel yapmak için yapmış ki bu çok itici bir durum. Yani halkı bile Iain’dan korkarken kız korkmuyor, bu saçma değil mi şimdi?😁 Ayrıca kadınlık gururundan da haberi yok. Yaptığı bazı şeyleri hiçbir kadının yapacağını düşünmüyorum. Adeta bir iyilik meleği olan Judith, saf ve masum kız olarak lanse edilmiş.

Kadınlarla vakit geçirmeyen ama onlara nasıl iltifat edeceğini bilen dünyalar düzgünü adamımız kendi arazilerine geldiklerinde adeta bir başkası oluveriyor. Halkının yanında sert davranmaya çalışıyor ama işine gelince de romantikleşmekte sorun görmüyor. Zaten halk da çok garip.😁 Sınırda da yetişmiş olsa bir İskoç olan Frances Catherine’i kabullenmiyorlar ama İngiliz olan Judith’i hemencecik kabulleniyorlar. Judith bazen çok akıllı, zeki bazende safın önde gideni oluveriyor. Karakterlerdeki bu çelişkiler beni benden aldı. Kendimi biraz aptal yerine konmuş gibi hissettim.

Kitaba adını veren sır zaten kitabın başında anlatılıyor ama kitabın son 50 sayfasına kadar karakterlerimize rahatsızlık vermiyor. Ben etkisini daha çok görmek isterdim ama yazarımız romantizme biraz fazla takmış durumda olduğunda onu küçük bir olay olarak aradan çıkarmış. Yani kitap kesinlikle mükemmel değil, her şeye rağmen kötü de değil. Özgün olan yanları var ve bu durum benim için Julie Garwood’u okuma listemde tutmak için yeterli. Kitaba 5 üzerinde 3.5 verebilirim sanırım. Bir sonraki kitapta görüşürüz. ❤

ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ ~ NANCY H. KLEINBAUM

Merhabalar efendim. Bu sefer -bence- herkesin mutlaka okuması gereken bir kitapla karşınızdayım. Ölü Ozanlar Derneği yine filmi daha sonra çıkmış bir kitap. Welton Akademisi’ne giden bir grubun hayatı anlatılıyor. Welton Akademisi Amerika’nın en iyi üniversiteye hazırlık okullarından birisi ve bu okula sadece erkekler gidiyor. Welton Akademisi’nin dört temel esası var: Gelenek, onur, disiplin ve mükemmellik. Yeni edebiyat öğretmenleri John Keating de bu okuldan mezun olmuş. Bu okuldan mezun olan başka birisi de yeni çocuk Todd Anderson’ın abisi. Todd Anderson çekingen, kendine güveni olmayan bir çocuk ve Welton Akademisi’ndeki ilk yılı. Abisi okulun en başarılı mezunlarından birisi ve bu yüzden insanların ondan da beklentisi oldukça fazla. Zaten çocuklarını Welton Akademisi’ne gönderen aileler genel olarak onların başarılarına odaklı ve çocukları adına geleceklerini planlamış durumda. Çocuklarına kendi gelecekleri hakkında söz hakkı vermiyorlar. Okulda zaten bu duruma uygun olarak oldukça sıkı bir denetim altında tutuyor çocukları. Bu bunaltıcı okulda yeni gelen edebiyat öğretmenleri çocuklar için yeni bir nefes oluyor. Okul şartlarının farkında olan Keating öğrencilerine hayatı gerçekten yaşamayı öğretmeye çalışıyor. Onlara gerçekten değerli olduklarını hissettirmeye çalışıyor. İlk önce ona hitap edişlerini değiştiriyor ve diğer öğretmenlerine seslendikleri gibi seslenmelerini istemiyor. Onun yerine ona ” Oh Captain, my captain. ” yani ” Oh reis, benim reisim. ” şeklinde hitap etmelerini istiyor ve bunu bile ufak bir başkaldırı olarak görüp bununla bile mutlu oluyor. Çünkü yapmaya çalıştığı şey çocuklara farklılıkların beraberken güzel olduğunu göstermek.

Bu okula gelen çocuklar kendi hayatlarında söz sahibi olmadığı için kendilerini değersiz hissetseler bile yeni gelen edebiyat öğretmenleriyle değerli olduklarını hissetmeye başlıyorlar. Ders çalışırken ellerinden kayıp giden hayatlarını fark ettiriyor onlara. Bu yüzden de ” Anı yaşayın. Hayatlarınızı olağanüstü kılın. “ diyor. Çünkü o okuldan mezun olan yüzlerce öğrencinin bir kopyaları olarak mezun olmalarını istemiyor. Ancak çocuklar anı nasıl yaşayacaklarını bilmiyorlar. Keating çocukları özgür düşünmeleri için cesaretlendiriyor. Onlara düşüncelerinin önemli olduğunu öğretmeye çalışıyor.

İçlerindeki en hayat dolu olan Neil Perry, öğretmenlerinin yıllık sayfasını buluyor ve Ölü Ozanlar Derneği’ni öğreniyorlar. Ölü Ozanlar Derneği; gizli bir topluluk, kızlı-erkekli bütün hisleriyle şiirlerin okunduğu bir dernek. Ölü kelimesi derneğe katılabilmek için ölü olmak gerektiği şartına yapılan bir göndermeymiş. Yani bu okulda okuyan öğrencilerin ölü gibi yaşadıklarına yapılan bir vurgu aslında. Zaten öğrenciler de okulu bir cehennem olarak görüyorlar. Bunu öğrendikleri akşam gizlice eskiden derneğin toplandığı mağaraya gidip Ölü Ozanlar Derneği’ni yeniden canlandırıyorlar.

Ailelerimiz, geleneklerimiz ve modern çağ tarafından koşullanmış durumdayız. Keating bu durumdan ancak sürekli yeni bir bakış açısı kazanmaya çalışarak kurtulabileceğimizi söylüyor. Tektipleşmenin önüne geçmek istiyor ve öğrencilerini de bu yönde yetiştirmeye çalışıyor. Herkesin aynılaştığı bir dünyada kim bunun için onu suçlayabilir? Tabiki bu durumdan memnun olan yöneticiler! Okul yöneticileri Keating’in öğrencilere farkındalık sağladığı derslerinden memnun değil. Onun öğrencilere özgür düşünmeyi öğretmesinden oldukça rahatsızlar. Ancak aralarında bir öğretmen oldukça ilginç bir yorum yapıyor ve onu hemen şöyle alta bırakıyorum.


Çocuklar, Ölü Ozanlar Derneği ile kendilerine Welton’dan, ailelerinden, öğretmenlerinden ve diğerlerinden uzak bir yuva buluyorlar. Burası hayal bile edemeyecekleri insanlar olabilecekleri bir yerdi. Ölü Ozanlar Derneği yaşıyordu, büyüyordu ve anı yaşamaya hazırdı. Keating’in onlara gösterdiği şekliyle hayatlarını yaşamak isteyen bu bir grup çocuk bu dernekle beraber en mutlu günlerini yaşıyor. Keating onlara başkalarının yanında kendi sesimizi dinlemenin ya da inançlarımızı korumanın çok zor olduğunu gösteriyor. Çünkü herkesin içinde bir kabul görme isteği vardır ve bu istek insanları çoğunluğun yaptığı şeyi yapmaya zorlar. Keating onlara aslında bunu yapmak zorunda olmadıklarını öğretmek istiyor.

Keating’e göre eğitim kendi adımıza düşünmeyi öğrenmek ve çocuklara da bunu aşılamak istiyor. İdealist bir öğretmen olduğunu söyleyebiliriz. Kendisi için bir ütopya kuruyor ve bunu elde etmeye çalışıyor Keating. Çocukları gerçekten hayata hazırlamak için uğraşıyor, onlara yaşamaları gereken bir hayatları olduğunu hatırlatıyor.

Hikaye o kadar gerçek ki insanın içine dokunuyor. Özellikle de geleceğimiz olan çocukların öğrenmeye değil hafızaya dayalı bir sınav sistemiyle hayatlarını belirlediğimizi düşünecek olursak aslında bütün bunlar bizlerinde yanıbaşında gerçekleşen olaylar. Belki Welton Akademimiz yok ama bunun yerine hem okula hem dersaneye giden bir de üstüne özel ders alıp günün on iki saati ders çalışan insanlar var çevremizde. Hayatlarının ellerinden kayıp gittiğinin farkında bile olmayan insanlar… En iyi yere gelebilmek için hayatlarının en iyi dönemini harcayan bu insanlardan biri olmadığım için gerçekten mutluyum. Çünkü her Türk evladı gibi bende belirli sınav dönemlerinden geçtim ve bu tip sıkı denetim altına girdiğim zamanlarda bile kendime özel zaman ayırmayı ihmal etmedim. Kendimi diğerleriyle yarışan bir makine olarak görmedim hiç. Bu yarışın saçma olduğunun hep farkındaydım, çünkü bu sınav insanları yeteneklerine göre değil hafızalarına göre sınıyor. Kitaba dönecek olursak eğer kısa ama ders dolu bir kitap. Yani öğretici yönü yüksek. Karakterlerin hepsi aramızda dolaşan insanlar çünkü.

Biraz filmden de bahsedelim. Öncelikle kitap kesinlikle daha güzel. 😁 Bence zaten kitap genelde daha güzel olur. Çünkü kitapta her şey kendi hayal gücümüzün ürünü, organik yani. Kitabı okurken herkes kendi filmini çekiyor. Ama filmi izlediğiniz zaman bu durum sınırlanıyor. Karakterleri dilediğiniz gibi hayal etme özgürlüğünüz elinizden alınıyor. Bu yüzden ben ilk önce kitabı okudum. 😁 Hemen ardından da filmi izledim. Bana göre filmde bazı şeyler eksik kalmış. Robin Williams tabiki muhteşem bir oyunculuk sergilemiş ama senaryoda bazı şeyler tam yansıtılamamış. Yani kitabı okumasam bu nerden çıktı şimdi diyeceğim şeyler vardı. Senaryosunu zaten kitabın yazarı yazmamış, ancak aslına sadık kalınmış. Ama yinede biraz eksik kalmış. Mesela bence kitapta özgür düşünce daha önemliyken filmde anı yaşamaya gereksiz bir vurgu yapılmış. Keating’in asıl amacı onlara özgür düşünmeyi öğretmek. Anı yaşama olayı bu yolda bir yöntem. Her neyse kısaca kitap daha güzeldi. 😁 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤


WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın