BENİ SEVDİĞİNİ BİLİYORSUN (DEDİKODUCU KIZ 2) ~ CECİLY VON ZİEGESAR

 13 kitaplık Dedikoducu Kız serimizin ikinci kitabı Beni Sevdiğini Biliyorsun, ilk kitap kadar skandal dolu değil. Ama elbette skandallarla dolu. Özellikle Blair için. Bir kere öyle aradan aylar yıllar geçmiyor. Yani bıraktığımız yerden son gaz devam ediyoruz okumaya. 😊

 Lisenin son senesi ve karakterlerimizi üniversite telaşı sarmış durumda. Sanki başka dertleri yokmuş gibi! 😁 Serena’nın New York’da artık tek bir arkadaşı bile olmadığından Dan gibi (ona göre) farklı biriyle takılmak hoşuna gidiyor. Dan, fazla drama seven bir arkadaşımız. Hayallerle dolu dünyasında Serena’ya hasta bir şekilde takıntılı. Serena bu durumdan rahatsız olmaya başlasa da hala kibarlık yapmaya devam ediyor. Aslında o, Nate ve Blair ile olan arkadaşlığını özlüyor. Kitapta da hatırlatıldığı gibi, ailelerine yakalanmadıkları sürece dilediklerini yapabilirler ve Serena’nın hatası da okul hayatını mahvetmiş bir şekilde ailesine yakalanmak olmuştu.

 Blair’e gelince, her ne kadar hayatının her dakikasını bir film gibi yaşamak istese de yaşadığı hayatının arkası yarın kuşağı bir pembe diziden farkı yok. Hala Serena’dan nefret ediyor, aslında ona kızgın ve biraz da kıskanç. Çünkü Serena’nın bir şeyleri yapmak için çabalamasına gerek bile yok, o her şeyi elde edebilir. Serena ile arasındaki en büyük fark Serena uyum sağlamayı bilirken Blair her şeyin planladığı gibi olması için uğraşıyor. Blair neredeyse bütün hayatını planlamış ve o, buna göre adımlar atarken Serena daha çok o anın gerektirdiği gibi yaşıyor.

Nate ise Blair’in aksine geleceğini henüz 17 yaşındayken planlamak istemeyen sisteme isyan eden bir arkadaşımız. Hatta şu sıralar Amerika’da çok moda olan gap olayını yapmayı düşünüyor. Peki nedir bu gap olayı? Üniversiteye başlamadan önce bir ya da birkaç yıl ara verip yabancı dil öğrendiği, dünyayı gezdiği ya da kendisine katkısı olacağını düşündüğü herhangi bir şeyi yaparak geçirdiği bu zaman dilimine gap deniyor. Hatta duyduğuma göre Obama’nın kızı da gap yapmayı düşünüyormuş. Kitap boyunca Blair’i görmezden gelen Nate Jenny ile tanışınca değişmeye başlıyor.

 Dan’in küçük kardeşi Jenny ise sosyete hayatına uyum sağlamak için her şeyi yapıyor. Serena’nın peşinde dolanmaya devam ediyor ve onu adeta bir Tanrıça olarak görüyor. Kendine onu örnek alıyor aslında.

 Bu kitapta Blair’ın üvey babası Cyrus’un oğlu Aaron ile tanışıyoruz. (Biraz Osmanlı’da isim söyler gibi oldu ama neyse. 😁) Aaron, Blair’in hayatına adeta bir bomba gibi düşüyor. Bomba derken yani kızın nefret ettiği her şey sanki onda toplanmış gibi.

Benim dizide en sevdiğim karakter olan Chuck ise resmen kitapta yok! 😢 Sadece son bir iki sayfada onu da unutmadığını göstermek için bir şeyler yazmış kadın. Yazık… Bu durum beni oldukça üzdü. Neyse…

  Karakterlerimizin attığı geleceğe yönelik adımların sonucunu önümüzdeki kitapta göreceğiz artık ve bence Serena önümüzdeki kitapta daha heyecanlı bir hayata sahip olacak.😉 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤

                                                                   
                                                                               “Beni sevdiğinizi biliyorsunuz.”

BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU ~ STEFAN ZWEİG

 Stefan Zweig yine döktürmüş.😊 Bu sefer kitabında bir kadının yıllarca süren tek taraflı aşkını anlatıyor. Zweig’in bir erkek olarak bir kadının iç dünyasını muhteşem yansıttığını düşünüyorum. Zweig’in bu kitabı 1922 yılında yazdığı düşünülüyor. Olayın geçtiği yer Viyana. Kadın karakterimizin adı hiçbir yerde geçmiyor, zaten erkek karakterin de tam adı verilmiyor; tanınmış yazar R. olarak geçiyor. R. doğum gününde tanımadığı bir kadından mektup alıyor ve kitabımız böyle başlıyor. Kitabın kadının yazdığı uzun mektuptan oluştuğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Çünkü mektup dışında sadece birkaç sayfa yazılı.

 Kadın, mektubuna R.’ye ‘ Sana, beni asla tanımamış olan sana. ‘  diyerek başlıyor. Oğlunun henüz öldüğünü ve ölmüş çocuğuyla baş başa kalmamak için bu mektubu yazdığını söylüyor. Tasvirlerinden anladığım kadarıyla oğlunun yeni öldüğünü söylerken yeni ile birkaç dakikayı kastediyor. Çocuğun ölü bedeni hala karşısında uzanıyor. Ayrıca kadın mektubu öldüğünde göndereceğini söylediği için buradan öldüğü çıkarımını da yapabiliyoruz.

 Karakterlerimiz gerçek anlamda hiç tanışmayan iki eski komşu. R. onların binasına taşındığında bilinmeyen kadınımız henüz lise öğrencisi. R.’nin bir yazar olduğunu duyduğu andan itibaren, henüz onu görmeden büyük bir hayranlık beslemeye başlıyor. Sonra bir gün adam ona sevecenlikle bakınca ipler kopuyor ve aşık oluyor. Bu aşk kadının bütün hayatını değiştiriyor. Yazar ona hiç dikkat etmesede o, her zaman yazarı gözlemlemiş. Bu yüzden de yazar hakkındaki her şeyi biliyor. Günümüzün stalkerı yani. 😊 Günün birinde taşınmak zorunda kalıyorlar ve adamdan ayrı düşüyor. Bu durum onu mahvediyor.

 Aradan yıllar geçiyor ve hisleri kadınsı bir hal alıyor. Bir yolunu bulup Viyana’ya döndüğünde adamla karşılaşıyor. Birkaç geceyi birlikte geçiriyorlar ama adam kadını hiçbir şekilde tanımıyor. Birkaç yıl arayla bir iki kez daha karşılaşıyorlar ama adam her seferinde onun başka biri olduğunu düşünüyor. Kadının içinde onu tanıyacağına dair umudu hiçbir zaman yok olmuyor. Onunla evlenmek isteyen herkesi reddediyor, çünkü yazar için her zaman özgür olmak istiyor. Kendi deyimiyle ‘hep bekleyen ama hiç çağrılmayan kadın’ o. Onu tanımadığı için ölümünün yazarı üzmeyecek olması bile bir mutluluk nedeni kadın için.

  Kitapta psikolojik çözümlemeler gerçekten çok iyi yapılmış. Kadının adı hiçbir yerde geçmiyor, kadın da özellikle belirtmediğini söylüyor zaten. Mektupta adama sürekli ‘ Sen beni hiç tanımadın. ‘ diyor ama asla adamı suçlamıyor. Çünkü ona göre yazarın hiçbir kötü özelliği, kusuru olamaz. Kadın ise yazarın hayatına giren diğer kadınlarla aynı kefede tuttuğu biri. Oysaki Zweig’in yazdığı kadın kara sevdaya tutulmuş, ondan başka kimseyi gözü görmeyen bir kadın. Oturup bir saatte okuduğum muhteşem bir kitaptı. Film tadı vardı biraz. Ama baştan sonunu bildiğiniz bir film. Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤

THE ORİGİNALS DİRİLİŞ ~ JULİE PLEC

  Bu hafta The Originals Anlatılmamış Hikaye serisinin son kitabı The Originals Diriliş ile karşınızdayım. İlk iki kitapta sinir bozucu bir şekilde aşkı için savaşan Klaus bu kitapta güç için savaşıyor ve diziyi izleyenlerin aşina olduğu yüzünü gösteriyor. Kitaba adını veren diriliş dönemi aslında kitabın sonunda başlıyor. Hikayemiz 1788 yılında geçiyor. Vivianne’e sahip olamayacağını anlayan Klaus aşkını kalbine gömüyor ve New Orleans’ı yönetme fikrini aklına koyuyor. Klaus aşka dair bütün ümitlerini kaybetse de onunla beraber sevgilisini kaybeden Rebekah aşka dair umudunu hiç kaybetmiyor. 
Elijah ve Rebekah yeni aşıklarımız. Elijah’ın aşk hayatı Rebekah’nınkinden biraz daha karışık. Elijah, önceki kitapta tanıştığımız Lisette’i Klaus’dan korumak için ayrılmış ve yerine hemen yeni bir sevgili yapmıştır: Alejandra! Klaus ise bu sırada barışın hüküm sürdüğü bir şehirde çıkılabilecek en yüksek noktaya çıkıyor ve bu ona yetmiyor. Çünkü kendisi barıştan çok hoşlanmıyor, muhtemelen samimi olduğunu düşünmüyor. Zaten Klaus’un sevdiğim yanlarından birisi de bu psikopatlık durumu. Mesela New Orleans içinde eğer benim olmayacaksa tamamen yok olabilir düşüncesine sahip. Niklaus ve kardeşleri, bilindiği üzere üvey babasından korkuyor ve kaçıyorlar. Bu yüzden de Mikael ortaya çıktığında en güçlü konumda olmaları gerekiyor. Bunun yolu da bütün şehri kontrol altına almak. 

Yine önceki kitaptan tanıdığımız bir karakter olan Marguerite, Rebekah’nın kanatları altında yaşarken Klaus tarafından öldürülüyor. Bu olaydan sonra abileriyle geçirmek için sözleştikleri sonsuzluk ona artık çok uzun geliyor. Sonsuz yaşamı bir lanet olarak görse bile aslında yaşamayı seviyor. 

 Vampirlerimizi öldürebilen tek şey olan akmeşe ağacı ile ilk defa bu kitapta karşılaşıyoruz. Ama herhangi bir akmeşe ağacı değil tabiki Mistik Şelalesi’nin oradaki akmeşe ağacı olmalı. Aslında bu ağacı yakmışlar ancak ağaç yeniden filizlenmiş. İki kitaptır her şeye rağmen Klaus’u düşünen Rebekah’nın artık canına tak ettiği için akmeşe ağacından bir parçadan kazık yapıyor. 
 Klaus, Lisette’ten gerçekten nefret ediyor ama yinede iyi bir savaşçı olduğu için onu yanında tutuyor. Asıl hedefi geçen kitapta şehre ortak olan kurt adamlardan kurtulmak. Bunun için yaptıklarından sonra Elijah bir yanlış anlaşılma sonucu Klaus ile kavga ediyor ve Elijah şehri ona bırakıyor. Klaus ve Rebekah’nın artık ona ihtiyacı olmadığına inanıyor. 

Aile üyelerimiz yine birbirine düşmüşken karşılarına cadılar ve kurt adamlardan başka bir rakip çıkıyor: İnsanlar. İnsanlardan oluşan Janus Tarikatı şehri olağanüstü varlıklardan temizleyip tekrar insan insana yaşamak isteyen bir grup. Ailemiz tabiki her şeye rağmen yine bir araya geliyor. Çünkü birbirlerine karşı besledikleri kötü duygular olsa da birbirlerine çok bağlılar. Kitapta yazdığı gibi: ” Ailelerinin yazgısı; her zaman ve sonsuza dek. ”   
 Aslında kitaba tarafsız gözlerle bakıldığında okuyan insanların kazanmasını ister ancak ben taraflı gözlerle baktığım için Klaus’un tarafını tutuyorum.😁 Yani bazen bu seçimimden ötürü kendimi biraz kınasam da vazgeçemedim. Çünkü dehşet saçma konusunda insanlarında cadılardan, kurt adamlardan ya da vampirlerden pek farkları yok. Ama yine de bir insan olarak düşününce Janus tarikatı haklı. 
Kitabın sonu ilk bölümde anlatılıyor, kitabın kalanında o ana gelene kadar neler olup bittiği anlatılıyor. Diğer iki kitaba oranla bu kitabı daha çok sevdim; çünkü şahsen ben aptal aşık Klaus’u görmeye dayanamıyordum. Gerçi bu kitapta da aptal aşığımız Elijah ama onu anlayabiliyorsunuz bir süre sonra. Neyse üç kitaplık The Originals Anlatılmamış Hikaye serimizi böylece sonlandırdık. Sonraki kitapta görüşürüz. ❤
AİLE GÜÇTÜR.
Köken vampir ailesi bin sene evvel birbirlerine bir söz verdi. Her zaman ve sonsuza dek bir arada kalacaklardı. Ama verilen sözleri tutmak ölümsüzken bile kolay değildi.


THE ORİGİNALS DÜŞÜŞ ~ JULİE PLEC

 Bu hafta The Originals Anlatılmamış Hikaye serisinin ikinci kitabını ele alıyorum. İkinci kitap olduğu için ilk kitaba dair spoiler içerebilir. Yeni kitabımızda aradan 44 yıl geçmiş ve Mikaelson ailesi şehre hakim olmayı başarmıştır. Klaus keyfine bakarken Elijah şehri yönetiyor, Rebekah da anaç bir tavırla evi çekip çeviriyor. 1722’deki kasırgadan sonra kurt adamların çoğu şehri terk etmiş, cadılarsa bataklığa yerleşmiş. Böylece güç tamamen köken vampir ailesinin eline geçmiş. Klaus’un şehirle ilgilenmemesinin nedeni 44 yıl önce ölen sevgilisi Vivianne’e olan aşkı. Gözü yaşlı Klaus, Vivianne’in kraliçe olduğu bir şehri yönetmek istiyor ve kıza olan tutkusu hala devam ediyor. Bu yüzden de onu diriltmek için cadıların peşinde koşuyor. Ancak ondan nefret eden cadılar en çok istediği şeyi elde etmesine izin vermiyor. Önceki kitapta Elijah’ın arkadaşı olan cadıların başındaki isim Ysabelle kitabın başında ölüyor, eceliyle. 😁 Onun yerini alan kızı Lily, Klaus’un isteğini kendisi için bir fırsata dönüştürüyor. Sevdiği kadını diriltmek için her şeyi göze alan Klaus yanlış giden bir şeyler sezse bile Lily’ye hiçbir şekilde müdahale etmiyor.

 Vivianne’i diriltmeden önce Rebekah ile kavga eden Klaus kardeşinin öfkesinin hedefi oluyor ve Rebekah bu sefer intikam almak istiyor. Çünkü Klaus, hiçbir zaman onunla aynı tarafta olduklarını düşünmüyor. Ancak abisi Elijah’a garip bir şekilde saygı duyuyor. Kardeşleri arasında herhangi bir fark olmasa da Klaus bir şekilde ondan daha tehlikeli. Hatta kardeşlerinin huzurlu hayatları için de bir tehdit. Zaten Rebekah da bunu bozduğu için Klaus’a kızıyor ve intikam almak istiyor. 
 Lily, Vivianne’i diriltmesine diriltiyor ama Klaus’u da kendine bağlıyor. Yani Lily’nin parmağı kanasa Klaus’un da parmağı kanıyor. Böylece kadın kendi kendini ölümsüzleştiriyor. Vivianne dirildikten sonra Klaus tekrar aptal aşık moduna geri dönüyor. 😒 Aşık olmasıyla bir sorunum yok ama bu kadar sinir bozucu bir aşık olamaz. En sinir olduğum şey de Vivianne’i yüzyıllardır onu çeken Rebekah’dan daha çok koruması. Rebekah da köken vampir ama yine de kardeşi. Onun mutluluğunu da düşünmek ona da güvenmek zorunda ama Klaus bu duygulardan Rebekah için mahrum. Vivianne’in dirildiği  gece Elijah da saldırıya uğruyor. Saldırganlarımız ise kalp yiyen cadılar. Yani hüküm sürdükleri şehirde yeni bir tehdit var. 
 Rebekah, yeni dirilttiği sevgilisiyle evlenmek isteyen Klaus’a yardım ederken intikamını almak için mükemmel bir fırsat yakalıyor. Planını uygularken de Vivianne’in gerçek Vivianne olmadığını çözüyor. Ancak Klaus bunu Rebekah’nın şakası olarak değil, ihaneti olarak değerlendiriyor. Elijah ne kadar sevgi dolu bir abi ise Klaus da onun tersine sevgisini asla göstermeyen bir abi zaten. Sonuç olarak kardeşlerimizin arası ciddi bir şekilde bozuluyor. Rebekah ise her şeye rağmen her zaman Klaus’u düşünüyor. Elijah ise bu sırada kalp yiyen cadılarla olan savaşı kazanmak için kurt adamlarla anlaşma yapmaya karar veriyor. 
 Klaus, kardeşine haksızlık ettiğini kendi kendine anladığında Rebekah’dan özür diliyor. Rebekah da ondan özür dileyince araları tekrar düzeliyor. 💑 Zaten Klaus ve Rebekah arasındaki ilişki sevgi ve nefret arasında gidip geliyor. Lily, Klaus’a istediği şeyi ona karşı bir silah olarak vererek dahiyane bir kötülük yapıyor. Savaş sonrası şehirde bir kez daha her şeyi baştan inşa etme zamanı. Elijah’ın kurt adamlarla yaptığı antlaşma sonucu kurt adamlar şehre geri dönüyor ve köken ailemiz onların güçlenmesini istemiyor.
 Kitap gayet sürükleyici ve önceki kitaptan daha olaylı. Heyecan ögesi daha ön plana çıkmış bir durumda ve bu insanı kitaba daha çok bağlıyor. Bir dahaki kitapta görüşmek üzere. ❤
AİLE GÜÇTÜR.
Köken vampir ailesi bin sene evvel birbirlerine bir söz verdi. Her zaman ve sonsuza dek bir arada kalacaklardı. Ama verilen sözleri tutmak ölümsüzken bile kolay değildi.


THE ORİGİNALS YÜKSELİŞ ~ JULİE PLEC

  En bi sevdiğim dizinin kitabıyla karşınızdayım : The Originals! Aslında kitabın diziyle bir alakası yok. Kitap 18. yüzyılda geçiyor, dizi ise günümüzdeki hallerini anlatıyor. Karakterlerimiz vampir olduğu için bu durum garipsenmiyor tabiki. Kitabın yazarı Julie Plec aynı zamanda dizinin de yaratıcısı ve senaristi. The Originals dizisi The Vampire Diaries dizisinin yan dizisi olarak başlamış olsa bile benim için boynuz kulağı geçti. 😁 The Originals Anlatılmamış Hikaye serisi üç kitaptan oluşuyor ve son kitabı da yakın zamanda dilimize çevirilerek seri tamamlandı. Dizi ise hala devam etmekte ve mart ayında dördüncü sezonuna başlayacak. İlk kitap olan Yükseliş de Mikaelson ailesinin 1722 yılındaki maceralarını anlatıyor. Hemen aile ağacını alta bırakıp kitabı anlatmaya başlıyorum.

Esther Mikaelson çok güçlü bir cadı ve ailesini kurt adamlardan korumak için onları vampire dönüştürüyor. Kurt adamlar ile vampirler arasındaki düşmanlığın nedeni de Esther’in bir kurt adamla Mikael’ı aldatması. Kocası Mikael, Niklaus’un gerçek babası değil ve bu yüzden Mikael ondan da nefret ediyor. Zaten vampire dönüştüğü için Mikael, dönüştürdüğü için de Esther pişman oluyor. Çocuklarının birer canavara dönüştüğü, hayatlarını kurtarmanın korkunç bir hata olduğu inancıyla onlara sırtını çevirmiş ve Mikael bir vampir olarak vampir avcısı olmuş. 
Ailemiz köken vampir olduğu için ölüm onlara uğramıyor ancak Klaus’un hançerleri onları donduruyor ve böyle durumlarda tabuta kaldırılıp yanlarında gezdiriyorlar. Mikaelson kardeşler bin sene önce verdikleri ” Her zaman ve sonsuza kadar. ” sözünü tutmaya çalışıyor. 
   Öncelikle Finn ve Kol’un adı kitapta bir ya da iki kez geçiyor. Çünkü kendileri Klaus’u kızdırmış ve hançerlenmiş durumda tabutlarında yatıyor. Zaten Klaus kızdığı zaman kardeşlerini bu hançerlerle tehdit ediyor. Çünkü Klaus yarı üvey kardeş olduğu için bu ailenin bir parçası olmadığına dair bir inanca sahip ve bu da köken vampirlerimizi bölüp tehlikeye atıyor. Bela her zaman Klaus’un olduğu yerde. Bazen pervasızlığı bazen hırsları ailemizin başını belaya sokuyor. Elijah bir baba gibi kardeşlerini koruyup kollamaya çalışıyor. Aslında hepsi birbirini koruyup kollamaya çalışıyor ama Elijah bunu daha asil daha uzlaşmacı yollarla yapmaya çalışıyor. Elijah uyum sağlamak ve iyi geçinmek konusunda oldukça başarılı.
  Mekanımız New Orleans. Köken ailemiz 9 yıl kadar önce gelmiş aslında buraya ancak Mikael’dan kaçtıkları için çok göze batmamaya çalışıyor ve şehirde huzurlu bir şekilde yaşamak için cadılarla anlaşma yapıyorlar. Vivianne buradaki cadı-kurt adam melezi olarak şehirdeki barışı sağlamak için bir kurt adam ile evlenmek üzere. Tam da bu sırada Niklaus kıza gönlünü kaptırıyor ve ipler burada kopuyor. Çünkü Elijah tam şehirde kendilerini üstünlük sağlamak için planlar yaparken Klaus bunları bilinçsizce bozuyor. Gerçi bilse de bozardı muhtemelen, çünkü kendisi emir almaktan ve başkalarının planına uymaktan pek haz etmiyor.

  Cadılar bile her ne kadar büyüye saygı duysa da onları vampir yapanın bir büyü olduğunu unutarak ‘lanetli’ varlıklar olarak lanse ediliyorlar. Bu yüzden yıllardır yaşadıkları şehirde kendilerine ait bir evleri bile yok. Bu yüzden de şehirde güç kazanmaya odaklanıyorlar. Elijah kendileri için arazi bakarken Rebekah da insan ordusundaki yüzbaşıyı tavlayarak bir insan ordusu ( böyle söyleyince de bir garip oluyor 😁 ) elde etmeye çalışıyor. Niklaus ise kendisinin deyimiyle bir imparatorluk kurma peşinde bambaşka planlar yapıyor. Aslında Klaus kitapta daha çok aşık yönüyle ön planda. Onu rahatlatan ve sakinleştiren tek şey resim yapmak. Resimlerini bile aşkıyla yapıyor. Bu kadar acımasız bir adamın böyle bir aşık olacağını düşünmüyor insan. Rebekah da aşık oluyor ve bazen bu aşka çok fazla kapıldığını düşünüyorsun. Klaus bu duruma sinirlenip Rebekah’yı gümüş hançerle tehdit ediyor, yani durum ciddi biraz. Aslında Klaus bence ailesinin başkalarını sevmesinden hoşlanmıyor. Kendini diğerlerinden daha üstün görüyor, narsizm var yani. Kitapta öyle bir yer var ki diziyi izlemesem orada Klaus’tan kesin nefret ederdim. Klaus sevgili aşkı Vivianne’in mutluluğunu Rebekah’nın mutluluğundan üstün tutuyor bir yerde. Ancak kitabın sonunda görüyoruz ki sadece kardeşini kızdırmak için yaptığını anlıyoruz. Zaten Vivianne istediğini yapmayınca da büyük bir hayal kırıklığı ile ondan vazgeçiyor. Sonuç olarak kardeşler birbirlerini ne olursa olsun koruyorlar ve bin sene önce verdikleri sözü tutuyorlar, her ne kadar zor olsa bile.

 Kitap gayet sürükleyici, komik. Özellikle Rebekah çok tatlı. Elijah da oldukça onurlu, asil bir adam. Plec’in dizi için bu kadar mücadele etmesine değdiğini düşünüyorum. Kitap da gayet güzel olmuş zaten. Televizyondan tanıdığım karakterlerin öncesini anlatan bir kitap beni onlara daha da yakınlaştırdı. Aralarındaki bağı daha da anlamlı hale getirdi. Ancak kitap az geldi, yani biraz daha bir şeyler olmasını bekliyor insan ama hemencecik bitiveriyor. Neyseki iki kitabı daha var. Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤
AİLE GÜÇTÜR.
Köken vampir ailesi bin sene evvel birbirlerine bir söz verdi. Her zaman ve sonsuza dek bir arada kalacaklardı. Ama verilen sözleri tutmak ölümsüzken bile kolay değildi.

SATRANÇ / STEFAN ZWEİG

    ” Belki hücremde kendime bir çeşit satranç tahtası yapıp, oyunları oynamayı deneyebilirim diye düşündüm; gökten gelen bir işaret gibi, yatak örtümün kare desenli olması beni şaşırtmıştı. Doğru şekilde katlanırsa, altmış dört kare içeren bir kare haline getirilebiliyordu. Öncelikle kitabı şiltemin altına sakladım ve ilk sayfayı yırtıp aldım. Daha sonra kalan ekmek kırıntılarından şah ve vezir gibi satranç taşlarını modellemeye başladım; elbette sonuç gülünç ve kusurlu oluyordu. Nihayet uzun uğraşlar sonunda, damalı yatak örtümün üzerinde bir oyunu kurabildim. ” 

 Stefan Zweig kitaptaki önemli karakterler gibi Avusturyalı. 1933 yılında nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında onun eserleri de var. Burada Zweig’in Yahudi kökenli olduğunu belirtmek gerekir. Gestapo yani gizli devlet polisi evini basıp silah aradıktan sonra ülkesini terk etmek zorunda kalmış ve karısıyla birlikte Londra’ya yerleşmiş. Birkaç yıl sonra karısından ayrılıp Lotte Altman ile Portekiz’e gidip onunla evlendi. 2. Dünya Savaşı sırasında ise Brezilya’ya yerleşme kararı alıyor ve Satranç kitabını da orada yazıyor. Zaten romanımız da 12 günlük Rio yolculuğu yapan bir gemide geçiyor. Zweig çok hassas bir ruha sahip. 1942 yılında Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntüyle karısı Lotte ile beraber intihar ediyor. Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra kendi dünyasının asla bir daha var olmayacağı düşüncesi neden olduğu söyleniyor. Böylece karısına ve kendisine yazık etmiş oluyor, üç sene daha beklese kabus sona erecekmiş. Ama bunu o nereden bilebilirdi ki? Gerçi o kamplardaki insanlar hayata tutunmaya çalışırken onun bu şekilde intihar etmesi biraz lüks gibi ama adamın ruhu hassasmış yani. Neyse ölünün arkasından konuşulmaz. 😁
 Kitabımıza dönersek 58 sayfalık muhteşem bir roman. Az önce de söylediğim gibi kitap Rio yolculuğu yapan bir gemide geçiyor. Anlatıcımız, dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic ve Doktor B. de bu gemide yolculuk yapıyor. Önce Mirko’nun ne kadar zor bir çocukluk geçirdiği anlatılıyor ve baş karakterin o olduğunuz yanılsamasına kapılıyorsunuz. Mirko, satrancı sadece izleyerek öğrenmiş ve satranç kariyeri de oynarken izlediği pederin onu keşfetmesiyle başlamış. Yaratıcılık gücünden yoksun olduğu için her daim yanında bir satranç tahtası bulunduruyor. Ben bunu garipsemedim çünkü satranç zaten zor bir oyun ve insanın bütün taşlarının, karelerinin yerini hayal etmesi ve aklında tutması daha da zor. Gerçi dünya satranç şampiyonu ama o da insan yani. Her şeye kayıtsızlıkla yaklaşan bu adamın hayatında sadece iki önemli şey var: Satranç ve para. Para almadan asla satranç oynamıyor bir kere. Anlatıcımız da bu adamla tanışmak için gemide karısıyla satranç oynamaya başlıyor ve sonunda gemide bir grup insanla Mirko’ya karşı oynama imkanı elde ediyor. Tabi parası ödeniyor. İlk oyunda doğal olarak yeniliyorlar. Fakat ikinci oyunda gruba bir adamın katılmasıyla dikkat çekici hamleler yapmaya başlıyorlar. Adı Doktor B. olan bu adam baş karakterimiz diyebiliriz. Aslında Mirko da başlarda ön planda ama Doktor B.’nin hikayesi onu geride bırakıyor. Doktor B.’ye Mirko ile baş başa oynaması teklif edildiğinde reddediyor ama daha sonra anlatıcımız onu ikna ediyor ve bu sırada hikayesini de öğreniyor. Burada bütün hikayeyi anlatmayacağım ama Doktor B. naziler tarafından esir alınıp bir otel odasına kapatılıyor. Kampa götürülmemesinin nedeni de onu yalnızlaştırarak bilgilerini öğrenmek istemeleri. Yani yalnızlaştırma politikası uygulayarak üzerinde başka türde bir işkence ediyorlar. Şiddet asla uygulanmıyor ama odasında hapis durumda ve dış dünyayla hiçbir bağı yok. Ne kağıt ne kalem kendini oyalayabilecek hiçbir şeyi yok. Böylece bütün gün kendi düşünceleriyle boğuşarak kontrolünü kaybetmesi hedefleniyor. Tam kontrolünü kaybedeceği sırada sorgu için alınıyor ve kapıda beklerken asılı bir ceketin cebindeki kitabı fark ediyor. Zorlukla bu kitabı çalıp odasına götürdüğünde büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. Çünkü kitap bir satranç kılavuzu! İşte burada kitabı kapatıp bir ” Vay be. ” diyorsunuz.😁 Yapacak başka bir şeyi olmadığından kitaptaki oyunları oynamaya başlıyor. Başlarda elindeki imkanlarla satranç tahtası ve taşları yapmaya çalışıyor. Bir süre sonra buna ihtiyacı kalmıyor çünkü hayal ederek oynayabiliyor. Bu meşguliyet onu içine düştüğü hiçlikten kurtarıyor. Ama bir süre sonra bütün oyunları ezberliyor ve artık iki ayrı beyin gibi kendi kendine oynamaya başlıyor. Zaten ip buradan sonra kopuyor. Satranç artık bir tutku haline geliyor ve tutkuyu da baya bir aşıyor. Bir gün kendine karşı oynarken sinir krizi geçirip hastaneye kaldırılıyor. Oradaki doktor onu kurtarıyor ve normal yaşamına dönmesini sağlıyor. Mirko ile oynadığı oyunda ilk defa satranç tahtasında satranç oynuyor. Mirko ilk oyunda yenilmemek için çekiliyor ve bir başka oyun daha istiyor. Tek bir oyun oynayacağını söyleyen Doktor B. hırsına yeniliyor ve bu teklifi kabul ediyor. Mirko onun beklemekten rahatsız olduğunun farkında olduğu için kasıtlı olarak uzatarak oynuyor. Doktor B. bu aralarda kafasında başka oyunlar oynuyor ve bir süre sonra oyundan kopuyor. Sessiz ve sakin olan Doktor B. kendini kaybediyor. Anlatıcımız onu kendine getirerek oyundan çekilmesini sağlıyor.
 İncecik bir kitap ama çok büyük bir roman. Okumak için bu kadar beklediğime pişmanım doğrusu. Bir başka kitapta görüşmek üzere. 🎈

GİZLİ BAHÇE ~ KANG Yİ-EUL

 2017’nin ilk kitabıyla karşınızdayım! 😁  Gizli Bahçe, dilimize Korece’den çevrilmiş bir kitap. Bence Olimpos yayınevi çok zekice bir hamle yaparak ülkemizde günden güne etkisi artan Kore akımını kullanmış. Ben diğer alanların neden bu akımının etkisini göremediklerini anlamıyorum doğrusu. Her neyse kitabımıza dönelim. Gizli Bahçe aslında bir dizi olarak tanındı ilk önce. Ancak bir kitap uyarlamasıydı ve 2016’nın ekim ayında da kitabı dilimize çevrildi. Gözlemlediğim kadarıyla kitap çok iyi tepkiler almış. İnsanlar yayınevinin internet sayfalarında çok güzel yorumlar yapıyor, taleplerini belirtiyor. Kitabın bu kadar tutmasının bir nedeni de dizisinin çok sevilmiş olması elbette. Öncülük yaparken kendilerini büyük bir riske atmayıp zaten tutmuş bir işe tutunmasıyla yayınevi benden bir alkış daha aldı. Secret Garden adıyla 2010 yılında yayınlanan dizi 20 bölüm sürmüştü. Dizi Kore’de çok tuttu tabi,

aradan yıllar geçmesine rağmen hala birçok insan en sevdiği dizi olarak gösterir ve oturup tekrar tekrar izler. Hatta o kadar popülerdi ki Kore’nin ünlü grubu Big Bang bir de parodisini çekmiş ve gerçekten çok keyifli bir iş çıkarmışlar. Kore’de beğenilen dizilere, filmlere parodi yapmak gibi bir alışkanlık var. Diziyi izleyenlerden biri de benim. Gerçekten çok severek izlediğim bir diziydi. Ama kitabı okuduğumda fark ettim ki eksik parçalar varmış. Aslında kitap ve dizi arasında hiçbir fark yok ama kitapta karakterlerin bir şeyi yaparken ne düşündüğünü de öğrenebiliyorsunuz. İşte bu dizideki o eksikliği tamamlıyor. Ayrıca olaylar tıpatıp aynı ve bu her şeyi daha da iyi bir hale getiriyor. Genelde uyarlama kitaplar bunu yapamıyor. Dizinin senaristi ile kitabın yazarı da farklı üstelik, zaten kitap senaryo şeklinde değil. Senarist Kim Eun-Sook birçok başarılı işe imzasını atmış biri ve kitabı da bozmadan senaryolaştırmış. Kitapta zengin ve garip bir adamla dublör kızın aşkı anlatılıyor. Kitapta fantastik bir durum var; özel bir içki içiyorlar ve ruhları birbirlerinin bedenlerine geçiyor. Merak unsuru ağırlıklı bir kitap. Sürekli şimdi ne olacak diye okuyorsun kitabı. Ruhların değiştiği yerlerin rahat anlaşılması için beden sahibinin adı altı çizilerek yazılmış. Böylece sürekli yaşanacak bir kafa karışıklığının önüne geçilmiş. Gizli Bahçe iki kitaplık bir seri ve bu kitap da serinin ilk kitabı. İkinci kitap da bu ay içinde çıkacakmış.

Dublör kızımızın adı Gil Ra Im, zengin ve garip adamımız ise Kim Joo Won. Oska, Kim Joo Won’un kuzeni ve bir Hallyu starı. Hallyu; Yurtdışındaki Kore dalgası demek. Oska çapkın bir adam ama aşık olursa o kadın için yapamayacağı şey yok. Kim Joo Won ile Gil Ra Im, Oska’nın çapkınlıklarından biri sayesinde tanışıyor.

Joo Won çok zeki, elit ve hazırcevap bir karakter. Bu hazırcevaplığı gerçekleri olduğu gibi dile getirmesinden kaynaklanıyor. Aslında çok komik bir karakter ama bazen patavatsızlık yapabiliyor. Ayrıca görgü kurallarını hiçe sayabiliyor ama bu insanı gülümsetiyor. Kötü biri değil sadece fazla gerçekçi düşünüyor. Bir yanlış anlaşılma sonucu tanıştığı Ra Im’den etkilenmesini çok garipsiyor. Çünkü aşka inanan bir adam değil. Zaten evlilik içinde görücü usulü randevulara gidiyor ve mantık evliliği peşinde. Hatta bu randevulardan birinden sonra kızın babası Joo Won’a hediye olarak geyik gönderiyor.😁😁 Ra Im ise zeki ama biraz hırçın bir kız. Ailesini kaybetmiş, kimsesiz ve kendi başına ayakta durmaya çalışıyor. Dublörlük yaparak para kazanıyor. Ra Im ise Joo Won’dan hoşlandığını kendine bile itiraf etmek istemiyor. Aslında ikisi de birbirlerinden hoşlandıkları için rahatsız oluyorlar. Özellikle Joo Won, Gil Ra Im’i kendine yakıştıramıyor. Ancak yine de Joo Won kızı görmek için nefret ettiği şeyleri bile yapıyor. Bir süre sonra Gil Ra Im’de onu görmeye çalışıyor, ama tabi bunu kendine bile belli etmek istemiyor. Aslında kitap biraz fantastik ögeler ekleyerek zengin adam fakir kız aşkını anlatıyor. Ama bunu o kadar yaratıcı bir şekilde yapıyor ki bu klişenin farkına bile varamıyor insan. Bir kere kızın meslek seçimi bile çok değişik. Yazar uzun uzun karakter tanıtımı yapmak yerine karakterlin özelliklerini cevaplarına yerleştirmiş. Böylece bize boş boş onlarca sayfa okutmuyor ya da karakterleri tanımadan kitabı bitiremiyoruz.

 Peki ruhların değişimi nasıl oldu? Ra Im kaybolunca Joo Won peşine düşüyor ve ürkütücü bir restoran buluyorlar. Oradan ‘zorla’ içki alıp ayrılıyorlar. Yağmur yağarken içkileri içiyorlar ve sabah kalktıklarında ruhlarının değiştiğini fark ediyorlar. Nasıl bedenlerine geri döneceklerini düşünürken yazar ben bunları burada öpüştürürüm diye düşünerek minik bir öpücük sahnesi yazmış. Ama bu çok saçma bir mantık; çünkü içkileri içerken yan yana bile değiller. Kitabın sonunda yağmurun yağmasıyla bedenler değişiyor ama devamı olacağı belli olan bir yerde kalıyor. Hatta gelecek kitabın başının çok komik olacağından da eminim.




Dipnotumsu: Joo Won’a parlak eşofmanlı adam deniyor bazen, dizide de bu çok olay olmuştu. Bu eşofmanları o kadar seviyor ki ruhları değiştiğinde gidip bir de kız için alıyor ve onu giyiyor. Ben onun bu eşofmanlarını çok sevimli buluyorum. Ciddi karakteriyle bir zıtlık oluşturması hoşuma gidiyor. Kitabın içinden çıkan ayracın ve posterin fotoğrafının yanında Joo Won’un dizide giydiği eşofmanlarının ve en sevdiğim sahnenin de fotoğrafını koyarak yazımı bitiriyorum. Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. 🎀


DEDİKODUCU KIZ / CECİLY VON ZİEGESAR


Skandal, ahlak tarafından sıkıcı hale getirilmiş dedikodudur.

                 –Oscar Wilde

Gayet popüler bir dizi olarak beyaz ekranlarda yayınlanan Dedikoducu Kız aslında bir kitap uyarlaması. Üstelik 13 kitaba sahip bir serisi var. Ben kitabı okumadan yıllar yıllar önce diziyi izledim ve diziyi çok sevmiştim. Dizi ile kitap arasında çok büyük farklar yok. Sadece aile üyeleri ile ilgili değişiklikler var. Mesela Blair ve Chuck’ın kardeşi var, Erik aslında Serena’dan büyük ve anne babalarla ilgili birkaç durum var ama yinede çok önemli şeyler değil. Zaten aileler dizideki kadar çok ortada değil. Cecily Von Ziegesar, yaşadığı hayattan esinlenerek yazıyor bu kitapları. O da, tıpkı karakterlerimiz gibi Manhattan’da özel bir okulda okumuş ve bu tip insanlarla takılmış. Zaten yazarımızda esas kızımız Serena’ya oldukça benziyor.

Tanıtım kapağında ” Bu kesinlikle üzerinizde saten pijamalarınızı, yanınızda bir kutu çikolatayla birlikte yatağınızda okuyacağınız, son derece arsız, seksi ve ‘hoşgörü’ dolu bir roman… ” yazıyor. Her ne kadar saten pijamalar yerine polar pijamalarımla okumuş olsam da çikolata tavsiyesine tamamen uydum.😁  Kitapta kim olduğu bilinmeyen bir blogger seçkin insanların hayatını anlatıyor. Kendisine ‘Dedikoducu Kız’ diyor, ama kız mı erkek mi olduğunu bilmiyoruz tabi ki. Kitap Serena’nın New York’a dönüşüyle başlıyor. Serena gittiği yatılı okuldan atılarak Yukarı Doğu Yakası’na geri dönüyor. Zengin Yukarı Doğu Yakalı gençler için her şey normal göründüğü sürece ne yaptıkları önemli değil. Yani aileleri olaylara sadece itibarlarına zarar veriyorsa müdahale ediyor. Benim dizide de en sevdiğim karakter olan Chuck burada da serseri ve kötü çocuk. Ama kitapta tam nefretlik bir tip, yani dizide bu kadar rahatsız etmiyor hareketleri. Serena ve Blair en yakın arkadaşlarken Serena döndüğünde işler değişiyor. Blair, Serena’yı sevse bile onu o kadar çok kıskanıyor ki Serena gittikten bir süre sonra gittiği için mutlu bile oluyor. Çünkü Serena yanındayken bütün ilgi Serena’da olurken o gittikten sonra insanlar ilgilerini Blair’e yöneltmiş durumdalar. Bir de Serena’ya kızgın; en yakın arkadaşını kaybettikten sonra aniden geri dönmesi onu sarsıyor ve onunla ilgilenmemeyi tercih ediyor. Serena ise bu duruma anlam veremiyor. Kızın arkasından çok fena dedikodular dönüyor ve böyle insanların gerçekten var olması insanın sinirini bozuyor. Kitap biraz da dedikodunun nasıl ortaya çıktığını, kıskançlığın insanlara neler yaptırabileceğini anlatıyor. Esas oğlanımız Nate ise Blair ile nişanlı olmasına rağmen Serena’ya aşık ve Blair bu durumun farkında. Ancak Nate tam bir korkaklık abidesi olduğu için Blair’den ayrılamıyor. Nate ne kadar kibar ve yakışıklı olsa bile sinir bozucu bir karakter. Blair’in dışladığı Serena ise kendi yolunu çizmeye çalışıyor ve bununla ilgili bir şeyler yapmaya çalışırken Dan ile tanışıyor ve ondan etkileniyor.

Kitabı okurken dizide izlediğim bütün o sahneler gözümün önüne gelip durdu. Tatlı bir nostalji yaşadım. Diziyi özlediğimi fark ettim. Bu kitap giriş paragrafı gibi bir şeydi, yani olaysız denilebilir. Dili çok akıcı, insanı yormadan kendini okutuyor. Tam bir popüler kültür ürünü; dünyanın nasıl bir dönemde olduğunu anlatıyor. Komik, eğlenceli ve insancıl bir roman.

                                                                           Beni sevdiğinizi biliyorsunuz.

GELİN / JULİE GARWOOD

Bugünkü kitabımızı Julie Garwood her ne kadar 1989 yılında yazmış olsa bile dilimize 2008 yılında çevrilmiş. Kitabın türü benim de en sevdiğim türlerden biri olan tarihi aşk. Aslında bana bu türü Judith Mcnaught sevdirdi ve ben sırf bu yüzden başka tarihi aşk romanlarını okumayı bir süre reddettim. Çünkü diğerlerinin onun çakması olduğunu düşünüyordum. Hatta sırf bu yüzden Julie Garwood da uzun bir süre uzak durduğum bir isimdi. Bugünlerde bu ön yargımı kırmaya çalışıyorum.😁 Kitabımıza döndüğümüzde söylemek istediğim ilk şey beklentimi karşılamadığı oluyor. Çünkü kitabı okumadan önce yaptığım araştırmalarda en iyi roman ödülünü aldığını öğrendim ve yorumlarda aksini söylemiyordu. Ben büyük bir hevesle kitaba başladım ancak kitap beklentilerimin altında kaldı. Bunun nedeni muhtemelen çıtayı çok yukarıda tutmamdı. Asla kötü bir kitap değil, ama ödül alacak bir kitap olduğunu da düşünmüyorum. Kitapta Bir İskoç Beyi olan Alec Kincaid ile İngiliz kızı Jamie’nin aşkı anlatılıyor. Tabiki kralın verdiği bir emirle çiftimiz evleniyor, hatta Jamie’nin kız kardeşi Mary de Alec’in en yakın arkadaşı Daniel ile evleniyor. Bir kere Jamie’nin kitaptaki tasviri sanki dünyanın değil, kainatın en güzeliymiş gibi yapılıyor. Bütün iyi özellikler, hatta kötü görülmesi gereken ama aslında iyi olan bütün özellikler onda toplanmış, tam evlenilecek kadınmış gibi bir profili çiziliyor. Ben bundan hoşlanmadım açıkçası. Yani hikaye Alec’in gözünden yapılsaydı evet bu tasviri kabul edebilirdim ama üçüncü tekil şahsın ağzından anlatılınca bunu kabul etmem mümkün değil. Ayrıca kızın yaşı çok küçük gösterilmeye çalışılmış ama bazı davranışları var ki o yaşlardaki hiç kimse öyle davranamaz. Alec’e gelince kendisi başlarda çok acımasız, yani silaha bile ihtiyaç duymadan adam öldüren biriyken karısı söz konusu olunca birden yelkenler suya iniyor. Jamie o kadar sert bir adamı yumuşatmak için hiçbir çaba harcamıyor, bu bence kitaptaki eksikliklerden biriydi. Zaten aradan bir gün bile geçmeden birbirlerinin aşkından ölmeye başlıyorlar. Bu, beni en çok rahatsız eden şey oldu. İlk görüşte aşık olsalardı sorun olmazdı, zamanla aşık olsalardı da sorun olmazdı. Ama bir günde aşık olamaları bana bir arada kalmışlık hissi verdi ve bu beni cidden rahatsız etti. Mizahi ögesinin belirli bir seviyesi var, bu konuda haksızlık edemem. Kitabı okurken kahkaha atıp çevremdekilerin garip bakışlarına maruz kalmadım değil, fakat duygusallığın zayıf kaldığını düşünüyorum. Sürekli ah o ne güzel, ah bu ne güzel, ah ona çok aşığım tarzı yüzeysel söylemler var. Aşkın derinliğine inemedim açıkçası. Bazı kitaplarda yaşanan aşkı içinizde yaşarsınız, onunla beraber aşık olursunuz ya, işte bu kitapta o olmadı. Bence en büyük eksikliği de bu. Okuyucuyu tam anlamıyla içine çekecek kadar yansıtılamamış duygular. Sayfalarca okuyorsunuz kitabı ama bir süre sonra ne okuduğunu tam anlamıyla kavrayamıyorsun. Jamie bir şekilde birkaç kere savaş nedeni oluyor ama bu durum çok önemsizmiş gibi gösterilip tam unuttuğunuz sırada, kitabın sonunda ortaya çıkıyor. Bu durumlar birkaç sayfada hallediliyor, bu da hoş değildi. Kitapta takıldığım bir başka nokta ise Jamie’nin menekşe gözleri oldu. Menekşe göz denilince benim aklıma mor gözlü insanlar geliyor ve bu tipleme bana bir olağanüstülük çağrıştırıyor. Sırf karakteri mükemmelleştirmek adına yapılmış bir başka hata olduğunu düşünüyorum. Jamie bu kadar mükemmel olmak zorunda değildi bence. Kitabı okudukça adeta bir kraliçe gibi davranılması ise bence saçmalıktı. Mary ve Daniel’ın hikayesi ise çok yan hikaye olarak kalmış. Ama insan onlarında ilişkisini merak ediyor, hatta bence onların ilişkisi çok daha merak uyandırıcıydı. Çünkü Daniel’ın bir metresi var ve Mary onunla başa çıkmak zorunda. Ancak biz Mary’nin yaşadıklarını çok yüzeysel öğrenebiliyoruz. Yani aslında kitabın tek sorunu yüzeysel olmasıydı. Asla çöpe atılacak bir kitap değil ama geliştirilirse çok daha iyi bir roman olabilir. Bu kadar kötü eleştiri yapmış olsam bile kitabı sevdim, sevmedim değil. Okunabilir ama benim kadar yüksek beklentilerle değil.😏

DR. JEKYLL İLE BAY HYDE / ROBERT LOUİS STEVENSON

Robert Louis Stevenson kitaplarını yazarken genelde hayat tecrübelerinden yararlanıyor. Bu kitabın doğuşu da yinelenen kabuslarına dayanıyor. Stevenson kabuslarında kendini gündüzleri saygın bir doktor olarak çalıştığını, geceleri ise sokaklarda gezindiğini görüyor. İnsanın kişilik farklılıklarını, iyi – kötü çatışmasını anlatıyor. Yazar hukuk okumuş ve hikayemizi anlatan Bay Utterson da bir avukattır. Bay Utterson kendine karşı acımasız başkalarına karşı ise hoşgörülü ve meraklı bir karakter. Doktor Jekyll’i de çok sever ve korumak ister. Ancak onun sorununu anlayamaz. Kitapta çokluk kişilik bozukluğu ile birlikte iyilik ve kötülüğün insanda bir arada var olmasından kaynaklanan iç çatışma anlatılır. Hatta çokluk kişilik bozukluğunun nedeni olarak gösterilir. Bay Hyde hakkında çok az bilgi var; ailesi bulunamıyor ve tek bir fotoğrafı bile yok. Hatta insanlar onu dikkatle inceleyecek kadar görmüyor bile. Doktor Jekyll ise hayırseverliği ve eğlenceli kişiliği ile tanınıyor. Jekyll, Hyde’a dönüşmesinin nedeni olarak tutkularının dayatıcılığını sorumlu tutuyor. İyiliği de kötülüğü de başkalarında göre daha uçta yaşadığını söylüyor. Her iki kişiliğinde kendisi olduğunu ve sahte olmadıklarını söylüyor. Ancak Hyde’a yine de “ben” diyemiyor Jekyll. Kötü olan Bay Hyde’ın uzun süre kötülük yapmadığı için çirkin olduğunu söylüyor. Ona göre kötülük o bedene çarpıklık ve bozulmanın damgasını vuruyor. Jekyll’in pes ettiği yerde Hyde ortaya çıkıyor. Bu kitap aslında dönemindeki kitaplara göre biraz farklı. Çünkü o zamanlar kitaplardaki karakterler ya hep ya hiç mantığıyla ya iyi ya kötü olarak gösteriliyordu. Ancak bu kitap bunu yıkarak insanda bunun birlikte olduğunu gösteriyor. Hatta bunun etkisini kitap karakterlerinin üzerinde bile görebiliyoruz. Eser hala popülerliğini koruyor; televizyon, müzik, bigisayar oyunu, kitap gibi alanlarda Stevenson’ın kitabının izlerini görmek mümkün. 

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın