MÜKEMMEL KOCA ~ LİSA GARDNER

 En sevdiğim cinayet yazarı Lisa Gardner’ın dilimize çevirilmiş ve baskısı bittince yenilenmemiş bir diğer kitabı Mükemmel Koca. Peki ben bu kitabı nereden buldum da okudum?😎 12 Şubat 2019 tarihinde (yani 7 ay önce) nadirkitap.com sitesinde 20 TL’ye kitabın sıfırını bulup almıştım. Ondan önce de kitabı araştırıyordum zaten ancak 30, 40 hatta 75 TL’ye kitabı satıyorlardı. (Nadirkitap sitesindeki satıcılar okuyucunun durumundan faydalanmayı seviyor.) 20 TL gibi bir fiyata sıfırını bulduğum an aldım o yüzden.😁


FBI PROFILER SERİSİ

1) Mükemmel Koca

2) The Third Victom

3) The Next Accident

4) The Killing Hour

5) Gone

6) Kusursuz Tuzak

7) Right Behind You

 FBI Profiler serisinin başkarakteri Pierce Quincy, yeni boşanmış orta yaşlı bir adam. Ancak kendisini bu kitapta pek göremeyeceğiz. Daha çok Tess ve J.T. ile vakit geçiriyoruz. Gerçi diğer kitaplarda Quincy’nin rolü ne kadar büyüyor bilemiyorum çevirisi olmadığı için, Kusursuz Tuzak hariç.😠

” “Kocan bu kadar mı kötüydü?”

   “Hayır,” dedi kadın düz bir sesle. “Daha da kötüydü.” “

 Theresa, bağnaz bir ailede şiddet görerek büyüyen ve onu koruyacak bir gölge arayan bir lise öğrencisiyken tanışıyor polis memuru Jim Beckett ile. Lisede ponpon kız grubunda olan Theresa örnek bir evlat olarak tam bir masumiyet timsali. Jim Beckett, bütün genç kızların hayranlığını kazanan güçlü ve yakışıklı bir polis. Ve görür görmez kendisine eş olarak Theresa’yı seçiyor.

 Evleniyorlar ve bir de kızları oluyor Beckett çiftinin. Ancak Jim’in ne kadar korkutucu bir adam olduğunu evlendikten sonra fark edebiliyor Theresa. Hiç fiziksel şiddet görmese de psikolojik şiddete bol bol başvuruyor yakışıklı ve güçlü kocası.

 Theresa gittikçe pasifleşiyor ve Jim pasifleştirdiği karısının polisle işbirliğine girmesiyle 10 kadın cinayetinden mesul bulunarak tutuklanıyor. Tabi tutuklanmadan hemen önce Theresa’yı öldürmek için ciddi planlar yapıp neredeyse de başarılı oluyor. Neredeyse.

 “Polislerin iyi insanlar olmak zorunda olduğunu söyleyen bir kural yoktu, tıpkı saygın ordu albaylarının ailelerine hobi olarak işkence yapmayacağının garantisi olmadığı gibi.”

 Jordan Terrance Dillon ise donanmadan yıllar önce ayrılıp paralı asker olarak çalışan güçlü kuvvetli, deneyimli diğer başkarakterimiz. J.T. ile yıllık içki alemini yaparken tanışıyoruz. Karısı Rachel ve oğlu Teddy’nin ölümünün ardından her yıl eylül ayında 5 gün unutamadığı şeylerin acısını çekmek için kendini alkole veriyor. Yılın kalan 360 gününde ise sadece bira kullanıyor. Kısacası kendisi bir alkolik.

 Eski bir albay olan hasta bir babası ve FBI için çalışan bir kız kardeşi var. Babasıyla görüşmüyor, hatta ondan nefret bile ediyor diyebilirim. Ancak kız kardeşi Marion’u seviyor. Marion ise abisi J.T.’den rahatsız oluyor. Babalarının J.T.’yi daha çok sevmesine katlanamıyor, J.T. yıllar önce Marion için babasına sırtını dönmüş olsa bile.

“Benim gibi bir adamın izini sürdüğüne göre, peşinde en azından Medellin uyuşturucu kartelinin olması gerekirdi.”

 Jim Beckett yüksek güvenlikli bir hapishaneden kaçtıktan 3 hafta sonra tanışıyor J.T. ile Theresa.  İnsanların hayatta kalmak için iki doğal içgüdüsü vardır: Savaş ya da kaç. Theresa o güne kadar kaçtıktan sonra artık savaşmaya karar veriyor ve onu eğitmesi için J.T. Dillon’u bir aylığına kiralıyor. Çünkü eski kocasının hala polislerden bilgi alabildiğini düşünüyor.

 Sahte bir isimle (Te-şey-Angela) tanıtıyor kendini J.T.’ye. Marion, J.T.’nin yardımcısından eve birinin geldiğini öğrenir öğrenmez ekiple damlıyor eve. Ancak J.T. kadını henüz kovup kovmayacağına karar vermemiş olsa bile teslim etmiyor. Marion’u bir FBI ajanı olarak değil ama kardeşi olarak eve alıyor. Böyle başlıyor maceramız.

 Birbirine yardım eden iki insanın hikayesiyle anlatılan bir suç romanı Mükemmel Koca. Diğer kitaplarından daha fazla romantizme yer vermiş bu kitabında Lisa Gardner, ki bu beni hiç bozmadı. Aksine tehlikeli olayları birlikte atlatan insanların birbiriyle yakınlaşmasının kitabın gerçekçiliğini arttırdığını düşündüm. Onun dışında çevirmen hatası olduğunu düşündüğüm bir iki yer var; kitabın en hararetli kısımlarında Jim Beckett yerine J.T. ya da Tess yerine Marion yazılması gibi. Ama Martı Yayınları işte… Başka söze gerek bırakmıyor. Bunun dışında kitap her Lisa Gardner kitabı gibi oldukça etkileyiciydi ve zekiceydi.


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

NEFRET OYUNU ~ SALLY THORNE

 Uzun zamandır okuğum en komik ve en tatlı kitap oldu Nefret Oyunu. Tek kelimeyle bayıldım!😍 Lucy Hutton ve Joshua Templeman çifti kalbimi başarıyla kazandı. Keşke dedim, daha uzun dedim, olsaydı dedim ama yazarı bunu hak görmüş efendim, bize laf düşmez…E o zaman yorumuma başlayayım.

“Aşk da nefret de aynı oyunun aynadan yansımaları gibiydi ve kazanmak zorundaydınız. Neden peki? Kalbiniz ve egonuz için.”

 Bexley & Gamin, ekonomik durumları kötüye gidince birleşmeye karar veren iki yayınevi. Şirketin Bexley kısmından gelenler matematiksel tarafı, Gamin kısmından gelenler ise duygusal tarafı temsil ediyor. Lucy Hutton, şirketin Gamin kısmından gelen eş CEO Helene Pascal’ın yönetici asistanı. Joshua Templeman ise Bay Bexley’nin yönetici asistanı. Lucy ile Joshua baş başa karşılıklı masalarda oturarak çalışıyor. Ofislerinin her yeri mermer ve ayna dolu olduğu için birbirlerinin yüzünü görmeden bir saniye bile geçiremiyorlar diyebilirim.

 Joshua ile Lucy’nin problemi ise karşılaştıkları ilk gün Lucy ona gülümsediğinde Joshua’nın küçümseyici bakışlarıyla karşılaşması. O günden itibaren Lucy ve Joshua bir nefret oyununun içine sürükleniyor.

“Eğer bayılırsam ne yapardı? Büyük olasılıkla yere yuvarlanmama müsaade eder ve ardından beni ayağının ucuyla dürtüklerdi.” 

 Herkes tarafından sevilen Lucy, Joshua tarafından sevilmediği daha doğrusu hor görüldüğü için ondan nefret ediyor. Hatta Lucy’nin bilgisayarının şifresi bile bununla ilgili: JOSHUADANSONSUZADEKNFRTEDYRM@. Joshua’dan nefret eden ise sadece Lucy değil, neredeyse bütün şirket. Her şeyin üstüne bir de terfi yarışı araya girince rekabet kızı

 Joshua fiziksel olarak etkileyici, uzun boylu, güçlü, katı ve soğuk bir karakter. Ayrıca ‘hoş’ insanlara karşı da özellikle duyduğu bir tiksinme var. Lucy ise 1,53 boyuyla, kimseyi kıramaması ve esprili diliyle tam bir sevimlilik ve ‘hoşluk’ abidesi. Peki bu çift nasıl bir araya geldi? Ayrıca olaylar kesinlikle bir araya gelmeleriyle bitmiyor. Hatta yeni bile başlıyor diyebilirim.😊

” “Düğünün nerede olduğunu bile bilmiyorsun.”

   “Eğer Kuzey Kore’de değilse geleceğim.” “

 Lucy hastalandığında, gerçekten kötü hastalanıyor, Joshua ilgileniyor onunla. Bütün ailesi doktor olan Joshua, abisi Patrick’ten gecenin bir yarısı gelip Lucy’ye bakmasını istiyor. Patrick geldiğinde düğününe Lucy ile gelmesini söylüyor Joshua’ya. Her neyse böylece Lucy, ona borçlanıyor. Tabi bir de üstüne yaptığı birkaç kabalık eklenince Lucy kendini iyice borçlu hissediyor.

 Peki Joshua sütten çıkmış ak kaşık mı? Asla!

 Muhteşem eğlenceli, bayılarak okuduğum, keşke bir sürü kitabı olan bir serinin başlangıç kitabı olsaydı dediğim ve bir günde okuduğum 377 sayfalık bir romantik komedi kitabıydı Nefret Oyunu. Tabiki böyle iyi bir kitabın hemen filmini çekmeye karar verdiler. Bunun iyi bir karar olup olmayacağını göreceğiz ama ben her zaman kitapları filmlere tercih ederim. Başrollerinde Robbie Amell ve Lucy Hale’in olacağı kesinleşti. Sally Thorne filmin 2020’nin ilk aylarında vizyona gireceğini söyledi. Bakalım, hevesle bekliyorum açıkçası.


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

SADIK BEY ~ PINAR KÜR

“Sevdiği tek bir kişi bile kalmamış mıydı?”

 Kapitalizmin çarkına istemeyerek de olsa ceketini kaptırmış orta yaşlı bir adam Sadık Bey. Çocukluk arkadaşı Ertuğrul’un büyük hissedar olduğu şirkette kendisinin de küçük bir hissesi var. Aynı zamanda şirketin muhasebe müdürü, ancak onun üstünde bir finans bölümü var.

18 yaşında hamileyken, 19 yaşındaki bir serseriyle evlenen kızı Nurcan ve annesinin dedesinden para almak için kullandığı torunu Caner’le çok çok nadir görüşüyor. Nurcan ona aynı zamanda eski sekreteri de olan eski karısı Nuriye’yi hatırlatıyor. Onun gibi olduğunu gördükçe öfkeleniyor Sadık Bey kızı Nurcan’a.

“Zamanı geldiğinde zamanın çoktan geçmiş olacağını nerden bilecekti? Gençlik işte…”

 İşten erken çıkıp her zaman gittiği meyhaneye gidiyor Sadık Bey. O girerken gizemli bir genç çıkıyor meyhaneden, hatta onun kalktığı masaya oturuyor Sadık Bey, yalnız başına. Hayatta yapayalnız  kalmış, sevgi kelimesinin anlamını-hissini uzun süre önce unutmuş bir adam.

 Meyhaneden çıkarken yağmur bastırınca hızla gidiyor otoparktaki arabasına ve arabaya bindiğinde aniden yolcu kapısı açılıyor. Meyhanedeki gizemli gençten başka birisi değil bu. Taksim’e kadar bırakmasını istiyor kendisini Sadık Bey’den. Bu gizemli adam onu bir şeylere karşı uyarmak istiyor ama Sadık Bey onu hiç anlamıyor.

 Sonra Semiramis’i hatırlıyor Sadık Bey. Ertuğrul ile dostluklarını zehirli bir sarmaşık gibi saran kadını. İkisinin de aşık olduğu ve şimdi ikisine de ait olmayan kadın Semiramis: Ertuğrul’a hayır diyen tek kadın, Sadık Bey’in ise sevdiği tek kadın. Sanat ve Semiramis bir zamanlar en büyük aşkıyken nasıl oldu da muhasebe bölümünde bir koltuk edinivermişti Sadık Bey?

 Hayatını ve Ertuğrul’un hayatına olan müdahalelerini düşünmeye başladığında fark ediyor Sadık Bey dostluklarının zehirli sarmaşığa bu kadar dolanmış olduğunu. Ve bir anda her şeyi bütün gerçekliğiyle görüyor, en başta da sistemin çarkına ceketini nasıl kaptırdığını.

 Benim için muhteşem ya da kötü bir kitap değildi Sadık Bey. Ortalama bir eser olduğunu düşünüyorum. Ancak verdiği mesajlar açısından (modernitenin sıkıştırdığı insanlar, çıkar çatışmaları, güven meselesi vs) önemli yanları vardı.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

AŞKI SENDE BULDUM ~ CATHY MAXWELL

 Constance Cameron, Genç Hanımlar Akademisi’nde bir öğrenci. Ancak kendini oraya ait hissetmiyor. Çünkü Constance Cameron, ailesinin sürgüne gönderilmesinden ötürü Amerika’da yetişmiş özgür ruhlu bir kadın. Ve tek amacı da Amerika’ya geri dönmektir.

 Gordon Lachlan ise asi bir İskoç’tur. Amacı İngiltere’nin işgal etmeye çalıştığı ülkesini korumak olan genç adam Constance ile de bu nedenle tanışır.

 Kızın ablalarından birisinin evli olduğu Colster Dükü, aslında bir İskoç olup İngiltere’deki ünvanı kabul ederek halkını yarı yolda bırakmış bir adamdır. Ve İskoçya’dan giderken halk için manevi değeri çok yüksek olan bir kılıcı da yanında götürmüştür.

 Gordon da insanları davasına çekebilmek ve onlara güç ve moral kaynağı sunabilmek için bu kılıcı almaya karar verir. Constance Cameron da planlarına bu aşamada dahil olur zaten. Kızı kaçır, kılıcı al, kızı geri ver. Plan teoride bu kadar basittir işte. Peki pratikte?

“Yetişmesi gereken bir gemi vardı. Kaçırılmak için hiç vakti yoktu.”

 Lachlan babasının ölümüyle birlikte, Londra’da hukuk okumuş bir centilmenden bir savaşçıya dönüşüyor. İskoçya’yı savunmak için Londra’daki rahat hayatını geride bırakıyor.

 Constance ise iyi bir evlilik yapması gerektiği dayatmasından ve kadının konumunun katılığından duyduğu rahatsızlıkla Amerika’ya, özgürlüklerin ülkesine geri dönmek istiyor. Ve bu konuda oldukça inatçı da. Güçlü bir duruş sergiliyor, bu yönüyle feminizme selam çakıyor diyebilirim.

 Her iki karakter de uzlaşmak için oldukça inatçı. Ancak başlarına kötü şeyler geldikten sonra akılları başlarına geliyor. Ve hayattan gerçekten ne istediklerini anlıyorlar.

 Ortalama bir kitaptı; kötü değildi, iyi sayılabilir. Biraz sığ kaldığı yönleri olduğunu düşünüyorum. Örneğin kızın geçmişi hakkında çözüldüğü kısım, bence, çok saçmaydı. Bunun dışında bir esir olarak gittiği kampı dize getirmeye başarmasını da çok mantıklı bulmadım. Ama boştaysanız okunabilir. Aslında Cameron Sisters serisinin son kitabıymış Aşkı Sende Buldum. Ancak ilk iki kitabın (Constance’ın ablalarının hikayeleri) çevirisi yapılmadığı için okuyamadım. Belki ilk iki kitabı okusaydım daha çok hoşlanırdım. Kısaca bir kadının sorumluluğunu taşıyamayacağını düşünen bir adam ve özgür ruhlu bir kızın aşk hikayesini anlatmak istemiş yazar.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

DEĞİŞEN KAHRAMANIMIZ ~ Yİ MUN-YOL

 İ. Munyol ya da Yi Mun-yol, Kore Edebiyatı’nın önemli isimlerinden birisi.✌ (Kore Edebiyatı’ndan çok çevirimiz olmamasından kaynaklıyor olmalı ki, adamın adını bile nasıl yazacağımıza karar veremiyoruz.) Kore’nin en çok okunan yazarlarından olmasına rağmen sadece 2 kitabı dilimize çevirilmiş.

“Sanki ne olduğu belli olmayan sağlam ve yüksek bir duvar önümde yükselmişti.”

 Hayatının 30 yıl önceki dönemini hatırlayan Byongte Han’ın anılarını okuyoruz. Seul’de bir devlet memuru olan babası küçük bir kasabaya sürüldüğünde daha 12 yaşında Byonte. Geldiği yerde hayat Seul’dekinden çok farklı; kızlar ve erkeklerin sınıfları ayrı mesela, okul binası bakımsız ve eski, sınıf öğretmeni de yeterince özenli değil.

 Ona hayatının ilk mücadelesini yaşatacak kişi de o sınıfın başkanı Sokde Om işte. O küçük kasabada sınıfın kabadayısı ya da sınıf başkanının aynı şey olduğunu fark ediyor Byonte Han. Oysa Seul’de hiç öyle değildi ki. Sınıf arkadaşları Sokde Om’a adeta sınıf öğretmeni yetkileri veriyor. Bir de Sokde Om’un okul birincisi olması işini hiç kolaylaştırmıyor Byongte’nin.

“Büyüklerin ifadesini kullanacak olursak, aptal ve ödlek bir çoğunluk yüzünden savunduğum doğruların bu şekilde ayaklar altında ezilmesi içimdeki acıyı daha da artırmış, bu da yılmadan mücadeleme devam etmemde bana dayanma gücü vermişti.” 

 Sınıf öğretmenine, babasına, annesine gidiyor bir çözüm bulabilmek için Byongte Han. Ama bütün çabaları sonuçsuz kalıyor ve sınıf arkadaşları tarafından dışlanıyor. Buranın sistemini hiç sevmiyor ve benimsemek zor geliyor Byongte’ye. Seul’deki sistemi geri istiyor ama tek başına yürüttüğü mücadele bir süre sonra onu da yoruyor.

“Önümde iki seçenek vardı. Birincisi, Sokde’yi ihbar edip sınıfın yeni kahramanı olmak. İkincisi ise, bu durum karşısında sessiz kalarak Sokde’nin egemenliği altında rahat bir hayat sürmekti.”

 Öğretmenlerinin Sokde’ye bu kadar iyi davranmasının nedeni ise, Sokde’nin hükümdarlığında olan sınıfın örnek bir sınıf olması. Böylece öğretmenin işini azaltıyor ve daha rahat bir hayat sağlıyor öğretmene Sokde Om. Oysa ertesi yıl öğretmenlerinin değişmesiyle hükümdarlığının temelleri de sallanmaya başlıyor Sokde’nin.

 Çocuklar arasındaki mücadeleyi politika eleştirisi yapmak için bir metafor olarak kullanmış yazar. Örneğin Seul, demokrasiyi temsil ederken; Sokde Om, otoriter ve baskıcı rejimi temsil ediyor. Bir çırıpıda biten kitap insanın gerçekten ufkunu açıyor. Gerek psikolojik gerekse toplumsal analizleriyle okunması gereken çok kıymetli bir kitap olduğunu düşünüyorum.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

UZAKTAN KUMANDALI KIZ ~ JAMES TIPTREE JR.

 Ursula K. Le Guin’in önsözüyle İthaki’den çıkmış bir bilimkurgu klasiği Uzaktan Kumandalı Kız.

 James Tiptree Jr ya da gerçek adıyla Alice Bradley Sheldon. Modern dönemde yaşamasına rağmen yazılarını yayımlamak için bir erkek adını tercih ediyor. Sanatla iç içe büyüyen yazar hayatının bir kısmında istihbaratçı olarak görev yapıyor. Oldukça ilginç bir yaşam öyküsüne sahip olan James ya da Alice, eşiyle yaptığı bir intihar antlaşması sonucu 19 Mayıs 1987’de önce eşini sonra da kendisini öldürür.

“Tanrıların sahip olduklarını ölümlüler de arzuluyor sonuçta. “

 Yazarın tabiriyle izlediğimiz kızın adı P. Burke. Burke, dış görünüşü yüzünden zor zamanlar geçirdiğinde intihara kalkışıyor. Ancak kaldırıldığı hastanede hayata geri döndürülüyor. Ve burada bir doktor tarafından iş teklifi alıyor. Koşulları açık ve net: Yıldızlarla tanışmak karşılığında yasal olarak ölü kabul edilecek. Zaten kendini öldürmeyi denemiş ve başarısız olmuş olan Burke, işi kabul ediyor.

 Özel bir hastanede, onun dünyasında zenginlerin sahip olabildiği gerçek çiçeklerin bile olduğu bir odaya alınıyor. İyileşme sürecinin ardından işin tam olarak ne olduğunu öğreniyor Burke. Reklamların tamamen yasaklandığı dünyada gizli reklam yapmak, hemde kimse fark etmeden.

 Bir bedeni naklen, uzaktan kontrol etmek. Bunun için Burke yeraltında bir kabine yerleştiriliyor ve kontrol edeceği beden, Delphi, ise ışıltılı bir hayata başlıyor. 18 yaşındaki Burke, 15 yaşında Delphi olarak ürünleri kullanıyor ve insanlara gösteriyor. Tat ve koku almak hariç bütün duyguları Burke de Delphi ile birlikte yaşıyor.Ve sonra biriyle tanışıyor Delphi olan Burke.

” Sorun şu ki, Paul’u seven aslında sekiz bin kilometre ötedeki P. Burke.”

 Burke, Delphi’yi o kadar seviyor ki kabinden hiç çıkmıyor ve rahatsızlanarak Delphi’nin de bayılmasına neden oluyor. Bu noktada hemşire Burke’e müdahale ederek onun yüzmeyi sevdiğini keşfediyor. Ve Burke için bir havuz ayarlıyor.

 Bu sırada Paul ve Delphi gittikçe birbirlerine bağlanıyor. Ve bu aşk yetkilileri rahatsız etmeye başladığında somut müdahaleler de başlıyor. La Casa De Papel’de Tokyo’nun da dediği gibi, sonuçta aşk her şeyin mahvolması için iyi bir nedendir.

 Çok severek okuduğum bir kitap oldu. Ursula K. Le Guin’in yakın bir arkadaşı olan yazarı kesinlikle onun kadar sevdim. Bilmiyorum, belki kadınların az olduğu bir alanda kadınları desteklemek için onlara daha ılımlı yaklaşıyor da olabilirim.😉

 Günün birinde reklamların yasaklanması gibi bir mucize olursa, ki hiç sanmıyorum, gerçekleşmesi olası şeyler içeriyor metin. P. Burke insanın içini sızlatan, kıyamam ya şeklinde okuduğum bir karakter oldu. Ve onun yaşadığı intihar olayı malesef ki bilimkurgunun değil gerçek dünyanın bir parçası.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

SİYAH ELBİSENİN İTİRAFLARI ~ ELİZABETH BOYLE

 Aksiyonu ve heyecanı bol bir tarihi aşk kitabıyla karşınızdayım.Zaten Thalia Langley’den de daha farklı bir şey bekleyemezdik, öyle değil mi? 😁 Serimiz:

1)Evcilik Oyunu (Yorum için tıklayınız.)

2)Serserim Benim (Yorum için tıklayınız.)

3)Mektubumu Aldın mı?

4)Siyah Elbisenin itirafları

5)Kırmızı Elbisenin Hatıraları

6)How I Met My Countess

7)Mad About The Duke

8)Lord Langley Is Back In Town

8.5)Mad About The Major

 Thalia Langley, ikizi Felicity’nin otoriter tavrının aksine daha rahat bir yaşamı benimsemiş. Bir erkeğe ihtiyacı olduğunu reddeden Tally, kuzeniyle birlikte oyun yazıyor. Tally, ikizinin inatçı doğasıyla başa çıkmaya çalışsa bile çoğu zaman onun isteklerine boyun eğmek durumunda kalıyor. Rahip Milo Ryder ile ilgilenmesi için ’emir’ aldığında da başka çaresi kalmıyor.

 Kendini bir rahip olarak tanıtan ajan Lord Larken, hapishaneden kaçırılan Dashwell’i bulmak için görevlendirilmiş. Dashwell, Philippa’nın yani canım Pippin’in biricik aşkı olduğu için kızlardan şüpheleniyorlar.

 Tally, Larken’i ilk gördüğünde, bir beş saniye kadar, hayallerindeki gizemli adamı bulduğunu düşünüyor. Onun bir rahip olduğunu anladığında ise dehşete düşüyor diyebiliriz. 😅

 Taşınırken kendi sandığını kaybeden Tally, yanlışlıkla başka birinin sandığını alıyor. Ancak içinde bulduğu muhteşem eşyalardan sonra sandığı geri göndermiyor. Bu eşyalara siyah elbise de dahil.☘ Oldukça hayalperest bir kişiliğe sahip olan Tally, siyah elbisesiyle rahibin sakladığı gizemli kişiliğini ortaya çıkartmak istiyor.

 İstihbarat şefinin görevlendirdiği Lord Larken ise pervasız kişiliği nedeniyle uzaklaştırılmış bir isimdir. Lord Larken babasının adını temizlemek için intihar görevleri olarak adlandırılabilecek imkansız görevleri almaktadır. Ancak bu vaat hiç yerine getirilmemiş ve Lord Larken sürekli aynı şekilde kandırılmış. Tally ile en büyük ortak noktası ise ikisinin de uyumsuz olması.

 Larken ile Tally’nin karşılaşmasıyla heyecanlı bir aşk hikayesi başlıyor. İki uyumsuzun birbirine nasıl uyum sağladığı anlatılıyor. Pippin ve Dashwell’in de arka planda anlatılan bir hikayesi var ve önümüzdeki kitap onların aşk hikayesini anlatıyormuş. (Sonunda! 👧)

Aksiyonu bol romantik bir aşk romanı. Kitapta heyecan hiç bitmiyor ve dili de oldukça eğlenceli. Yani bir insanı kitaba çekmek için gereken bütün ögelere sahip.😉

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

BİR KEDİ, BİR ADAM, İKİ KADIN ~ JUNİÇİRO TANİZAKİ

 ” Başka manasız isteklerde bulunmayacağım, her şeyden geçtim, yenildim, aşağılandım ama yine de katlandım. Bu kadar büyük fedakarlığın karşılığında ufak bir kediyi istemek çok mu? ” 

 Lili, Avrupalı ve sahibi Şozo tarafından çok şımartılmış bir kedicik. Şozo dünyadaki her şeyi bir yana kedisi Lili’yi de öteki yana koyuyor. Şozo ilk eşi Şinako’dan ayrılıp anne tarafından kuzeni olan Fukuko’yla evlenmiş. Şinako, Şozo’dan kediyi istemiş ancak eski kocası, yeni karısı Fukuko’nun kediden ayrılmak istemediğini bahane etmiş. Şinako da çözümü Fukuko’ya mektup yazmakta bulmuş.

 Şinako, aslında evlendiklerinde kediden pek haz etmeyen bir kadın. Şozo’nun kendisinden çok kedisiyle ilgilenmesinden rahatsızlık duyuyor ve bu konuda pek çok tartışma yaşıyorlar. Yeni karısı Fukuko, kuzenini sık sık misafirliğe çağırıp karısının bu konuda saçma davrandığına dair telkinler veriyor. Şozo’nun annesi Orin ve şimdiki yeni karısı, aynı zamanda kuzeni, Fukuko bir olup Şozo’yu Şinako’dan ayırıyor.

 Orin’in bunu yapmaktaki amacı zengin olan Fukuko’nun parasından faydalanmak. Fukuko ise biraz hoppa bir kız olarak adı çıktığı için evlenebileceği tek erkeğin kuzeni Şozo olduğunun bilincinde.

 Şozo, annesinin tesiri altında yaşayan, hala büyüyememiş ve kuralları sadece Lili için çiğneyebilecek 30 yaşına gelmiş bir adam olarak görünüyor. (Bu konuyla ilgili çok fena ters köşe oldum, o yüzden herkesin bunu okuyarak öğrenmesini istiyorum, spoiler yok! 😅)

 Şinako’nun mektubunda kedinin evin içinde Şozo için karısından daha önemli bir varlık olduğuna dair yaptığı vurgular Fukuko’nun da aklını çeliyor. Mektubu okuduktan sonra kedinin kendinden önemli geldiğini fark ediyor ve Lili’nin Şinako’ya gönderilmesini istiyor. Hatta Fukuko ya Lili ya da ben, diyerek Şozo’yu terk etmekle bile tehdit ediyor.

 ” Önceliği, ne olursa olsun karşısındakini üzmekten kaçınmak, köşeye sıkıştırılana kadar tepkisiz kalmaktı. ” 

 Lili, Şozo için sadece bir kedi değil; bu dünyada gerçek kimliğini ortaya koyabildiği, onunlayken kendi olabildiği tek varlık. O yüzden Lili, hayatındaki her şeyden değerli. Ben Şozo’nun Lili’yle iken kendini yalnız hissetmediğini düşünüyorum. Hayatındaki diğer insanların aksine Lili onu kontrol etmeye çalışmıyor, beraber oyun oynuyorlar. Birbirlerini sadece seviyor ve bu sevgiyi de çekinmeden gösterebiliyorlar. Yani Lili, Şozo’nun hayatındaki boşlukları dolduruyor ve bu onu her şeyden önemli hale getiriyor. Oysa insanlar etrafındayken Şozo kendi isteklerini ortaya koyamıyor. Çünkü onların istekleri, Şozo’nunkilerden daha kıymetli oluyor.

 Okuduğum ilk Tanizaki kitabıydı ve kitaba bayıldım! Özellikle beni ters köşe ettiği yerde ben neden bunu düşünemedim ki, dedim. Yazarın maddi zorluklar nedeniyle üniversitedeki edebiyat eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldığını öğrenmek beni üzdü açıkçası. Ama sevdiği şeyin peşinden gitmesi, ipin ucunu bırakmaması sayesinde ülkesinde oldukça önemli ödüller kazanması beni daha da çok sevindirdi. Bu kitaptan sonra Japon edebiyatından okumaya devam edeceğim bir yazar daha oldu.

İnsanları anlamak, farklı bir bakış açısına sahip olmak adına benim için çok kıymetli bir kitaptı.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤  

SERSERİM BENİM ~ ELİZABETH BOYLE

 Serserim Benim, Elizabeth Boyle’un The Bachelor Chronicles serisinin ikinci kitabı ve beni ilk kitaptan kat ve kat daha çok eğlendirdi!😁 Seri şöyle:

1)Evcilik Oyunu (Yorum için tıklayınız.)

2)Serserim Benim

3)Mektubumu Aldın mı?

4)Siyah Elbisenin itirafları

5)Kırmızı Elbisenin Hatıraları

6)How I Met My Countess

7)Mad About The Duke

8)Lord Langley Is Back In Town

8.5)Mad About The Major

 Bir önceki kitapta yan karakterlerden biri olarak okuduğumuz Bayan Miranda Mabberly, Emmaline’in eltisinin erkek kardeşiyle evlenerek kontes olmak üzeredir. Kayınvalidesi Leydi Oxley bu durumdan hiç memnun değildir, ama kızımızın babası zengin olduğu ve tek çocuk olduğu için evlenmelerine izin vermiştir. Ancak bu her yerde kızı aşağılaması için bir engel teşkil etmemektedir. Kont da zaten kızla parası için evlendiği için bu durum umurunda değildir. Miranda’nın Leydi Oxley’ye katıldığı tek bir şey varsa eğer o da bu evlilikten duyduğu memnuniyetsizliktir. Sonra Lord Sedgewick’in hovarda arkadaşı Lord Jack Tremont’un operada ‘yanlışlıkla’ kızımızı öpmesiyle bu evlilik tarihe karışıyor. Yani ilk kitabın sonunda patlayan skandalla başlıyor kitabımız.

 O günden sonra babası kızını şehirden sürüp taşraya gönderiyor ve okuyucunun karşısına 9 yıl sonra Kibar Bayanları Eğitme Kurumu’nda bir öğretmen olarak çıkıyor Miranda. Ancak adı artık Miranda değil, Bayan Jane Porter. Ve okullarında bir öğrenci olan Leydi Arabella bir seyis ile öpüşürken yakalandığı için kuzini tarafından okuldan alınacaktır. Bu genç hanımın kuzini ise Lord Jack Tremont’tan başkası değildir!😁

 9 yıl sonra ilk defa karşılaştıklarında Jack, kızı tanıyamaz; ancak ondan etkilenir. Ama öyle romantizm başlamıyor hemen, hatta üstüne aralarında küçük bir atışma geçiyor. Bu karşılaşmadan 3 ay sonra ise Miranda, babasından kalan mirasıyla huzurlu bir yaşam sürmek için okuldan ayrılır. Ve yeni satın aldığı eve doğru Kent’e gidecekken üç öğrencisi de  (Bayan Felicity ve Thalia Langley, ve kuzinleri Leydi Philippa Knolle)  Kent’e yaz tatili için gideceklerini belirterek öğretmenlerinden kendilerine eşlik etmesini istiyorlar.

 Bayan Porter ve öğrencileri fırtınalı bir gecede öğrencilerin görmek için ölüp bittiği bir kaleye sığınıyor ve tesadüfen evin sahibi Jack Tremont çıkıveriyor! İşte ben buna kader derim!😂 Ve fırtına kraliyete ait olan, daire çapı 9 metreyi bulan bir meşeyi yıkıp avlunun tek çıkış kapısını kapatıyor.

 Aksiyon dolu, eğlenceli ve kesinlikle zekice yazılmış. Sevmediğim bir tane bile karakter olmadı. Kaderin tesadüflerden değil de insanların planlarından etkilendiğini göstermesi çok hoşuma gitti. Plan yapan insanlar varken kimin aptal tesadüflere ihtiyacı vardır ki? 😁 Elizabeth Boyle okudukça bana kendini daha çok sevdiriyor, darısı diğer kitaplarının başına.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

O MUYDU? ~ STEFAN ZWEİG

 “ Şahsen katilin o olduğundan neredeyse eminim; ama elimde çürütülmesi imkansız o son kanıt yok. “

 Cümlesiyle başlayan öykü sizi şüphe duygusuna kapılmış bir kadınla karşı karşıya bırakıyor.Bu kadın aynı zamanda öykümüzün de anlatıcısı olan Betsy. Betsy ve kocası el değmemiş, sakin ve huzurlu bir yerde yaşlılıklarını geçirmek üzere eski bir kanalın yakınlarında kalan bir eve yerleşiyorlar.

 Betsy’nin bu evle ilgili tek şikayeti ise hiç komşularının olmaması. Ve bir gün vadiye aynı zamanda adı da verilen Bay ve Bayan Limpley taşınıyor. Böylece kanalın kıyısında iki ev oluyor. 

“ Fakat sürekli mutlu olup bu mutluluğu yüksek sesli, gürültülü bir biçimde yaşaması, onu katlanılması zor hale getiriyordu. “

 Ellen Limpley sessiz, sakin ve biraz yorgun bir kadın. Çünkü kocası John Charleston Limpley, karısının aksine oldukça heyecanlı, her şeyden mutlu olabilen birisi. Eğer bir şey John Charleston Limpley’ye aitse o şey dünyadaki en iyisidir. Ve bu nedenle de Bay Limpley, onun olan her şeyi çok büyük bir aşkla sever. Karısını da dünyadaki en güzel, en iyi kadın olarak gören Bay Limpley onun üzerine titremektedir.

 Anlatıcımız Betsy ise kadının bu kadar ilgiden bunaldığına karar vererek Bay Limpley’nin ilgisini dağıtmak amacıyla onlara bir köpek armağan ediyor. Tahmin ettiği gibi de oluyor, Bay Limpley bu sefer köpeğinin üzerine titremeye başlıyor ve karısı da onun bu durumunu gülümseyerek izliyor. Ancak adını Ponto koyduğu köpek, Bay Limpley’ye karısı kadar nazik davranmıyor. 9 yıllık evliliklerinde çocukları olmayan Limpley çifti, Bayan Limpley’nin hamileliğiyle ailelerini daha da genişletiliyor. Ancak aile üyelerinin hepsi, birbirinden memnun değil.

 Zweig’in kaleminden çıkan heyecanlı ve gizemli bir öykü O Muydu. Bu sefer sadece insan doğasını-psikolojisini değil; hayvan doğasını ve psikolojisini de ele alıyor. Açıkçası bazen bunu köpek yapmaz, dediğim yerler olsa bile yapacak olan köpeklerin var olduğunu da biliyordum.

 Bu öyküde görünen suçlunun gerçek suçlu olduğuna da inanmıyorum. Böyle bir suçun gerçekleşmesine olanak sağlayan koşullar birileri tarafından oluşturuldu. Bana kalırsa bu koşulları oluşturan kişi suçludur. 

 Hiçbir kitabın sonunu burada yazıp insanların okuma hevesini kırmadım ve bunun için cümleler de haliyle uzuyor. Yine de söylemeden son bir küçük eleştiri de bulunacağım. Betsy, köpeklerinin ölümünden sonra kocası çok üzüldüğü için kendilerine değil de Limpley’lere bir köpek armağan ediyor. Ve kocası kitabın sonuna gelindiğinde bana hiç de bir köpeğin ölümüne çok üzülen biri gibi gelmedi.

 Bunların dışında Stefan Zweig’in kalemine söylenecek bir söz yok. Kuvvetli, gerçekçi ve insan doğasını – psikolojisini gerçekten kavramış bir yazar. Bunu okuruna anlatmakta da oldukça başarılı. Bu öyküsünde genel olarak şüphe ve korku duygusunu ele aldığını söyleyebilirim. Bu kitap Zweig’in çok beğendiğim öykülerinin arasına katıldı.

  Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.🖤  

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın