1984 / GEORGE ORWELL

1984 distopik bir roman, hatta distopyanın en iyi örneklerinden biri. George Orwell bu romanı veremle savaşırken yazmıştır. Stalin ve Hitler’i görmüş olduğundan bu isimlerin eylemleri romanına ilham kaynağı olmuş. Çünkü kendisi de kitabında komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş olan bozukluklara değindiğini söyler. Zaten Orwell kitaplarında hayat tecrübelerinden oldukça yararlanmıştır. Hatta bir kitabının otoiyografi olup olmadığı hala tartışılmaktadır. 1984, çok zekice kurgulanmış bir kitap. Kitabı okurken gözlerimin önünde sürekli gri bir şehir vardı, yani öyle bir yaşatıyor ki size o dünya içinize işliyor. Belki de bunun nedeni artık bu tip bir şeyin çok kolaylıkla yapılabileceği düşüncesi olabilir. Açıkçası bu distopyanın bir gün bizim gerçek hayatımız olma olasılığı beni korkuttu. Okyanusya Büyük Birader (Big Brother) tarafından yönetilen bir ülke. Büyük Birader’in her yerde gözleri vardır, her şeyi duyar ve bilir. Zaten her yerde ” BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜSTÜNDE ” yazılı posterler asılı. Burada ne zaman izlendiğinizi anlamanız imkansız. Evlere kadar yerleştirilen tele-ekranlar sayesinde insanlar her an izleniyor. Teknoloji ile insanlar kısıtlanıyor, özel hayat diye bir şey yok. Yani Okyanusya bir denetim ve gözlem toplumu. Parti’nin birçok sloganı var ama benim en çok dikkatimi çeken şu oldu: ” Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar. “. Parti de zaten tam olarak bunu yapıyor. Geçmiş günü gününe, dakikası dakikasına güncelleniyor. Böylece Parti’nin yanlış tahminleri, çelişkili cümleleri kayıtlardan siliniyor ve tek doğru Parti’ymiş gibi yeniden yazılıyor. Zaten baş karakterimiz Winston da böyle bir iş yapıyor. Parti’nin en büyük hedeflerinden biri dili en aza indirgemek. Buna yenisöylem adını veriyorlar ve Orwell’ın hiç üşenmeyip kitabın en arkasına yenisöylem sözlüğü koyması ona karşı ayrı bir saygı duymamı sağladı. Adamın hasta yatağında bu kadar özen göstermiş olması benim için gerçekten hayranlık uyandırıcı bir şey. Yenisöylemin tüm amacı düşüncenin ufkunu daraltarak düşünce suçlarını, Parti’ye karşı oluşabilecek fikirleri engellemek. Okyanusya’da çocuklar Parti’ye hizmet etmek için doğuyor. Bu yüzden çocuklar da okullarda aldıkları eğitimlerle beyinleri yıkanarak ailelerinden çok Parti’yi seviyor. Proleterler grubuna ise dışarıdan bakıldığında gözüken bir müdahaleleri yok, özgürler. Ancak okudukları kitaba, söyledikleri şarkılara kadar her şeyi aslında Parti belirliyor. Açıkçası ben bunun nedenini her iktidarın karşısında bir dirence ihtiyaç duymasına bağlıyorum. Bu yüzden Proleterlerin de burada direnç olarak özellikle oluşturulmuş bir kesim olduğunu düşünüyorum. Okyanusya başka halklarla sürekli bir savaş halinde. Her ne kadar bu savaşların tarafları sürekli değişse de yeniden yazımlarla halk bunu anlamıyor. Çünkü biz bile yazılı olana inanmak varken hatırladığımız şeye inanmayız. Bu savaşın sürekli devam etmesinin nedeni olarak da halkı denetim altında tutmayı kolaylaştırması gösteriliyor. Savaş yüzünden olağanüstü bir hal var ve bu yüzden her an her şey olabilir düşüncesine sahip olan halkı kandırmak bile daha kolay oluyor. Okyanusya’da insanlar hiç var olmamış gibi bir anda ortadan kayboluyor ve herkes böylece o kişinin Parti’ye karşı suç işlediğini anlıyor. Sanki o hiç hayatlarında olmamış gibi yaşamlarına devam ediyorlar. Bunun en büyük nedeni ise korku. Korku ve nefret Okyanusya’ya hakim olan duygular. Ancak iyi olan her şeyin kaynağında Büyük Birader vardır. Büyük Birader’in doğum tarihi belli değil ve asla da ölmeyecektir. Burada yapılan vurgulardan anladığım kadarıyla Büyük Birader’in birkaç nesil sonra -yeniden yazılan tarih sayesinde tabiki- ezeli ve ebedi olarak gösterilmesi Parti’nin en büyük hedefi.

FAKAT MÜZEYYEN BU DERİN BİR TUTKU / İLHAMİ ALGÖR

İlhami Algör’ün 2005 yılında yazdığı Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku kitabı filme uyarlanmış bir kitap. Ancak ben kitabı filmi izlemeden okudum yani herhangi bir kıyas yapamayacağım. Kitabın başında Müzeyyen’in ayrılışıyla ruhu kaybolmuş bir adamı görüyoruz. Kitap zaten genel olarak monologlardan yani iç konuşmalardan oluşuyor ancak yazar bu iç konuşmaların aslında Müzeyyen’le yapıldığını belirtiyor. Yani aslında karakterimiz hala Müzeyyen’den tam olarak ayrılabilmiş değil. Avaramu kelimesinin kitapta önemli bir yeri var. Avaramu; avare, başıboş anlamlarına geliyor ve karakterimiz bu kelimeyi kendini tanımlarken kullanıyor. İlhami Algör’ün betimlemelerine hayran kalmamak elde değil. Yaptığı betimlemelerle insanı kitabın içine sokuyor ve karakterin geçtiği sokaklardan geçiyor, onun yaşadığı duygu durumlarını yaşıyorsunuz. Eğitim sistemini örnek göstererek bazı şeylere sonradan alışıldığını aslında genlerimizde olmadığını söylüyor ve ” Şimdi devrik ve devirsizdik. ” cümlesi ile tektipleşmeye ve küreselleşmeye vurgu yapıyor. Karakterimiz Müzeyyen’e hayran. Çünkü Müzeyyen çok zeki, özgür ruhlu, baskıların altında ezilmeyen bir kadın. Kahramanımız Müzeyyen’i o kadar iyi tanıyor ki artık bir bakışından bile ne hissettiğini, ne düşündüğünü anlayabiliyor ve bize nerede böyle adamlar dedirtiyor. Müzeyyen’in değiştiğinin farkında olan karakterimiz, kitabın sonlarına doğru eski günlere dönmek istiyor, kendini oraya ait hissetmiyor. Zaten adamımız çok düşünen, hassas bir adam. Kitap aslında Müzeyyen’in öteki oluşunu anlatıyor ve bunu o kadar mükemmel bir şekilde yapıyor ki kitap bittiğinde sanki 
Müzeyyen bizi terk etmiş gibi bir hüzne kapılıyorsunuz.
BONUS: 

BURASI NERESİYMİŞ BÖYLE?

Merhaba! Bloguma hoşgeldiniz! Kendime ait küçük ve özel bir alanım olmasını istedim ve bunun içinde bir blog açmaya karar verdim. Ancak anonim kalmayı sevdiğim için kendi adımla bu işi yapmak istemedim. İsim için bir şeyler düşünmeye başladığımda bütün kitapları içine alacak güzel bir şey olması gerektiğini düşündüm. Çünkü ben aşk romanınından akademik kitaplara kadar birçok farklı türde kitap okurum ve burada da okuduğum kitapların (kendimce) incelemelerini yapmayı planlıyorum. Okuduğum kitapları insanlara tavsiye etmek ne kadar hoşuma gidiyorsa kitaplarımı başkalarına vermekten de o kadar hoşlanmam. Çünkü birisine bir kitabı verdiğinizde çoğu zaman o kitap geri gelmez ve ben bu durumdan nefret ederim. O yüzden de en yakınlarıma bile kitap vermekten hoşlanmam. Tam bir kitap delisiyimdir. Kitap almaya bayılırım ve çoğu zaman onları okumak için yazı beklemem gerekir, çünkü okuduğum bölümde biraz fazla kitap yüküm var. 3 ayda 43 kitap okuduğum zamanlar oluyor. Yine de elimden geldiğince burayla ilgilenmeye çalışacağım. Bazen okul kitaplarım hakkında bile yazı yazabilirim. Merak etmeyin burayı akademik kitaplarla doldurmayacağım, okutulan kitaplar arasında çok güzel romanlarda oluyor. 🙂 Her neyse eğer her telden çalan bir blog takip etmek istiyorsanız, tebrikler! Aradığınız blogu buldunuz! Burada neler yapabileceğimi görmek istiyorum Sonuçta ne demiş Charles Dickens amcamız İki Şehrin Hikayesi’nde? ” Elinizden geleni yapın. Hayatı bazen boşa harcıyor olsak dahi, uğraşmaya değer. ” Görüşmek üzere!

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın